İnsan zihni, dünyayı katlanılabilir kılmak için oldukça acımasız bir savunma mekanizması inşa etmiştir: Başkasının felaketini onun kendi hatası olarak etiketlemek. Bir yıkıma, travmaya veya haksızlığa tanık olduğumuzda, dehşetin rastgele gerçekleşebileceği gerçeğiyle yüzleşmek istemeyiz. Çünkü kötülüklerin ve felaketlerin herkesin, dolayısıyla bizim de başımıza gelebileceğini kabul etmek, sürekli bir tehdit altında yaşamak demektir. Dünyanın; kurallara uyanların güvende kaldığı, hata yapanların ise bedel ödediği düzenli ve adil bir yer olduğuna inanmaya muhtacızdır. Bu yüzden mağduru yargılamak, izleyicinin kendi kaygısını yatıştırmak için başvurduğu bir yoldur. Kendimizi güvende hissetmek için, başkasının yarasını deşmekten çekinmeyiz. Bu bazen oldukça da işlevseldir. İşlevseldir ancak ne kadar doğrudur?
Birinin sınava ya da mülakata geç kalması, ilk bakışta sadece sorumsuzluğunun sonucudur ve kişi sonucunu hak etmiştir. Oysa o kişinin evde bakmak zorunda kaldığı üç çocuğu, sabah çözmek zorunda kaldığı bir problem veya kontrolü dışındaki aksilikler nadiren akla gelir. Çünkü bağlamı hesaba katmak, empati kurmayı ve “Benim de başıma gelebilirdi” ihtimalini kabullenmeyi gerektirir. Kendimiz hata yaptığımızda dış koşullara, trafiğe veya şanssızlığa sığınırken; başkası aynı hatayı yaptığında onu doğrudan karakteriyle yargılarız. Bu durum, insanı başkasının yükünü anlamaktan ve o yüke ortak olmaktan kurtarır. Gerçekleri basitleştirmek, zihni yormamanın en kolay yoludur.
Bu duyarsızlığın daha tehlikeli boyutu, toplumsal düzeyde bilinçli bir hissizleşmeye dönüşmesidir. Taciz şakalarının rahatça yapılabilmesi, ağır travmaların küçümsenerek geçiştirilmesi bir karakter kusurundan çok, sistematik bir ahlaki çözülme pratiğidir. İnsan, kendi duygusal kapasitesini aşan veya onda derin bir rahatsızlık uyandıran bir gerçeklikle başa çıkamadığında, o gerçeğin içini boşaltma yoluna gider. Yaşanan ağır bir durumu “abartılıyor” veya “alt tarafı mizah” diyerek yeniden çerçevelediğinizde, o olayın talep ettiği insani ve ahlaki sorumluluktan da sıyrılmış olursunuz. Empati duymak, eyleme geçmeyi gerektirir. Eyleme geçmek istemeyen kalabalıklar için en iyi yol, ortada empati kurulacak bir durum olmadığını iddia etmektir. Suçu mağdura atmak, sistemin çarpıklığını aklamaktır. Durum bazen öyle bir yere sürüklenir ki suçu mağdura atmaktan ziyade ortada bir suç olmadığı savunulmaya başlanır. Yani taciz edenin yaptığı aslında taciz değil, mobbing ‘mobbing’ değildir ve şiddet aslında bir uyarıdır. Suç bile değildir.
İşin en yaralayıcı kısımlarından biri ise “Kimse beni umursamadı, ben neden umursayayım?” savunmasıdır. Bu salt bir bencillik değil, aslında hayal kırıklığının sebep olduğu bir kabuktur. Geçmişinde kendi dertleriyle tek başına boğuşmak zorunda bırakılmış, yaraları görülmemiş insanlar, zamanla bir hayatta kalma stratejisi olarak dış dünyaya kapanırlar. Kendi acısına şefkat gösterilmemiş biri, başkasının acısına ve çaresizliğine tahammül edemez. Bu katı tutum, aslında kişinin zamanında kendi yalnızlığına duyduğu öfkenin dışa vurumudur. Kendi içindeki çaresizliği ve kurban olma korkusunu bastırmak için, dışarıdaki kurbanlara öfke duyar.
Herkesin kendi hikayesindeki kırgınlıkları gördüğü, kimsenin bir başkasının hikayesini dinlemeye mecalinin kalmadığı bu düzen, görünüşte bir sorumluluk alanı ve bireysel çaba gerektirdiği hissini yaratır. Ancak bu düzen bir sorumluluk alanı yaratmaktan ziyade, insanın kendi kırılganlığını reddetmesine ve empatiyi bir zayıflık olarak görmesine yol açar. Hayatta kalmak için başkalarının üstüne basmayı, onları görmezden gelmeyi bir tür güç gösterisi sanırız. Oysa başkalarının koşullarını yok sayarak kurduğumuz bu “herkes hak ettiğini bulur” düşüncesi çok daha kırılgandır. Gerçek güç, kendi zayıflıklarımıza rağmen başkasının hikayesine de bakabilmektir.
“Ölecekse ölsün” diyerek kestirip attığımız, mazeretlerini dinlemeyi reddettiğimiz o insanın hikayesindeki kırılma noktası, bir gün bizim de ayağımızı tökezlettiğinde ne olacak? Sadece sonuca bakılarak yargılanan kişi konumuna biz düştüğümüzde, kurallarına bu kadar güvendiğimiz o adil dünyanın neresinde duracağız? Birbirimizin yarasını küçümseyerek inşa ettiğimiz bu sistem bizi hayata karşı daha güçlü yapmıyor. Sadece sıranın bize geleceği günü beklerken, kendi insanlığımızı yavaş yavaş ortadan kaldırıyor. Peki ya bir sonraki bizsek?
Son günlerde yaşanan Cornell olayına değinmezsek olmaz. Cornell7 davası bize birilerinin tecavüz gibi bir diğer insanın hayatını sonu olmaksızın etkileyecek bir kötülükte bile birilerinin çıkıp “yapmasaydı, gitmeseydi, memnundu, o da istedi” diyebileceğini gösterdi. Olayın yaralayıcılığı bir yana bazılarımızın mücadelesi suçlu olmadığını kanıtlamak ve tacizin/istismarın kötü bir şey olduğunu anlatmak oldu. Sahi bu düzene mahkum edenlere insan denir mi? Göz yuman gruptaki kişilere, susturmaya çalışanlara, suçluya cezasını vermeyenlere, mağduru suçlamak için çırpınanlara, mağduriyeti yok sayanlara, mizah adı altında travmatik olayların altını boşaltanlara, bizlere korku dolu bir dünya bırakanlara insan denir mi? Cornell7 davası dışında da kötü bir sistemin çarkı olduğumuzu fark ettiğimizde en basitinden ben buna karşıyım demek bile birilerinin hayatında sayısız şey değiştirir, daha önce de değiştirdi ve hep değiştirecek. Çünkü biliyoruz ki bizler için de öyle oldu. Birinin kendi acısının yanında bize neyin var demesi kimi gün bizim de elimizden tuttu.
Zor günümüzde yanımızda olanlar, kendi mücadelelerinin arasında bize de yer açanlar, bazen bir nasılsınla bizi yaşama yeniden bağlayanlar iyi ki varlar. Onlardan aldığımız cesaretle “birilerinin” çektiği acıyı biz de paylaşacağız. Elinden tutmanın paylaştıkça çoğalması dileğiyle. Her şeye rağmen yaşıyoruz işte.
