Psikolog BulŞehrinde bir uzman

Kintsugi: Kırıldığın Yerden Yeniden Bütünleşmek

14 dk.okuma süresi
Kintsugi: Kırıldığın Yerden Yeniden Bütünleşmek

Kategori: Ruh Sağlığı | Pozitif Psikoloji | Psikolojik Dayanıklılık

Spot: Her kırılma insanı güçlendirmez, her yara zamanla kendiliğinden iyileşmez. Peki, yaşadığımız kayıplar, hayal kırıklıkları ve başarısızlıklarla birlikte kendimizi yeniden kabul etmek mümkün mü? Japonların kintsugi sanatı, psikolojik dayanıklılık, öz şefkat ve iyileşme kavramları üzerinden insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye farklı bir pencereden bakmamızı sağlıyor.

Kırılmak, Eksilmek midir?

Bazı kırılmaların sesi duyulmaz.

Bir ilişkinin bitişinde, beklenmedik bir kayıpta, güvenimizin sarsıldığı bir anda ya da yıllarca emek verdiğimiz bir hayalin gerçekleşmediğini öğrendiğimizde içimizde bir şeylerin değiştiğini hissederiz.

Dışarıdan bakıldığında hayat devam ediyordur. İşimize gider, insanlarla konuşur, sorumluluklarımızı yerine getiririz. Fakat bazen iç dünyamız, dışarıdan göründüğü kadar bütün değildir.

İnsan, yaşadığı zor deneyimlerin ardından yalnızca olup biteni değil, kendisini de sorgulamaya başlayabilir.

“Ben nerede yanlış yaptım?”

“Neden bunu hak ettim?”

“Bundan sonra eskisi gibi olabilir miyim?”

Bu sorular bazen yaşadığımız olayın kendisinden daha yorucu hâle gelir. Çünkü insan yalnızca başına gelenlerden değil, yaşadıklarına yüklediği anlamlardan da etkilenir.

Bir başarısızlığı kişisel yetersizliğimizin kanıtı, bir reddedilmeyi sevilmeye değer olmadığımızın göstergesi olarak değerlendirebiliriz.

Oysa yaşadığımız bir deneyim, kim olduğumuzun tamamını anlatmaz.

Belki de iyileşmenin önemli adımlarından biri, başımıza gelenlerle kendimiz hakkında vardığımız sonuçları birbirinden ayırabilmektir.

Japon kültüründe yüzyıllardır uygulanan kintsugi sanatı, tam da bu noktada üzerinde düşünmeye değer bir bakış açısı sunar.

Kintsugi: Çatlakları Gizlemeyen Bir Sanat

Japoncada “altınla birleştirme” anlamına gelen kintsugi, kırılmış seramiklerin urushi adı verilen doğal reçine esaslı bir malzemeyle onarıldığı, onarım izlerinin ise çoğunlukla altın tozuyla belirginleştirildiği geleneksel bir Japon sanatıdır.

Kintsugi sanatının en dikkat çekici yönü, kırıkları saklamaya çalışmamasıdır.

Kırılan bir kâse onarıldığında çatlakları tamamen ortadan kaybolmaz. Aksine, bu izler nesnenin geçmişini görünür kılan birer ayrıntıya dönüşür.

Onarılan kâse artık eskisiyle birebir aynı değildir. Ancak değişmiş olması, değerini kaybettiği anlamına gelmez.

Kintsugi, kusurluluğu ve geçiciliği estetik açıdan önemseyen Japon wabi-sabi anlayışıyla da ilişkilendirilir.

Psikolojik açıdan bakıldığında bu sanat, insanın yaşadığı kayıplar, hayal kırıklıkları ve başarısızlıklarla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesine yardımcı olabilecek güçlü bir metafordur.

Çünkü insan da zaman zaman kırılır.

Güvendiği birinden beklemediği bir davranış gördüğünde, kendisi için önemli bir şeyi kaybettiğinde ya da hayatı planladığı gibi ilerlemediğinde psikolojik olarak zorlanabilir.

Bazen bu deneyimlerin etkileri uzun süre devam eder.

Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Kintsugi bize kırılmanın güzel olduğunu değil, kırılmış olanın da değerini koruyabileceğini hatırlatır.

İnsan için de benzer bir düşünce mümkündür.

Yaşadığımız olaylar bizi değiştirebilir; fakat bu değişim, kişisel değerimizin azaldığı anlamına gelmek zorunda değildir.

Psikolojik Dayanıklılık: Güçlü İnsan Hiç Kırılmayan İnsan mıdır?

Güçlü olmak çoğu zaman yanlış anlaşılır.

Üzülmemek, ağlamamak, yaşananlardan etkilenmemek ya da her koşulda ayakta kalabilmek güçlü olmanın göstergesi gibi sunulur.

Oysa psikolojik dayanıklılık, zorlayıcı deneyimler karşısında hiçbir şey hissetmemek değildir.

Masten (2001), psikolojik dayanıklılığı yalnızca sıra dışı bireylerin sahip olduğu özel bir güç olarak değil, insanların gelişim ve uyum süreçlerinde bulunan destekleyici mekanizmalarla ilişkili bir olgu olarak ele alır.

Bu yaklaşım bize önemli bir noktayı hatırlatır: Dayanıklılık yalnızca kişinin kendi iradesiyle açıklanamaz. Sosyal destek, güvenli ilişkiler, çevresel kaynaklar ve baş etme becerileri de bu süreçte önemli rol oynar.

Dolayısıyla psikolojik açıdan dayanıklı olmak, her şeyi tek başına aşmak anlamına gelmez.

Bazen dayanıklılık, yorulduğunu kabul edebilmektir.

Bazen yardım istemek, bazen kendine zaman tanımak, bazen de hayatın eskisi gibi devam etmediğini kabul ederek yeni koşullara uyum sağlamaya çalışmaktır.

Kintsugi sanatındaki onarım süreci de bu durumu düşündürür.

Kırılan parçalar bir anda birleşmez. Onarım zaman, dikkat ve uygun koşullar gerektirir.

İnsanın psikolojik iyileşmesi de her zaman hızlı ve doğrusal ilerlemez.

Bir gün kendimizi iyi hissederken başka bir gün geçmişte yaşadığımız bir olayın hüznünü yeniden hissedebiliriz. Uzun zamandır aklımıza gelmeyen bir anı, beklenmedik bir anda duygularımızı harekete geçirebilir.

Bu durum, tek başına iyileşmenin başarısız olduğu anlamına gelmez.

Çünkü iyileşmek, geçmişte hiçbir şey yaşanmamış gibi davranmak değildir.

Bazen iyileşmek, geçmişin bugünümüz üzerindeki etkisini zamanla yeniden düzenleyebilmektir.

Kendimize Neden Başkalarından Daha Sert Davranıyoruz?

Bir arkadaşımız hata yaptığında ona anlayış göstermek çoğu zaman kolaydır.

“Herkes hata yapabilir.”

“O günün koşullarında elinden geleni yaptın.”

“Kendine bu kadar yüklenme.”

Peki aynı cümleleri kendimize ne kadar söyleyebiliyoruz?

İnsan bazen başkalarının hatalarını koşullarla açıklarken kendi hatalarını kişiliğinin bir kusuru olarak değerlendirebilir.

Yanlış bir karar verdiğinde kendisini yetersiz görebilir. Bir ilişkiyi sürdüremediğinde sevilmeye değer olup olmadığını sorgulayabilir. Başarısız olduğunda yalnızca yaptığı işi değil, bütün benliğini eleştirebilir.

Psikolojide bu noktada karşımıza öz şefkat kavramı çıkar.

Neff (2003), öz şefkati kişinin zorlayıcı deneyimler karşısında kendisine anlayışla yaklaşması, yaşadığı güçlükleri ortak insan deneyiminin bir parçası olarak görebilmesi ve duygularını dengeli biçimde fark edebilmesi üzerinden açıklar.

Öz şefkat, kişinin yaptığı her davranışı doğru kabul etmesi ya da sorumluluk almaktan kaçınması değildir.

Aksine, hatalarını inkâr etmeden kendisini bütünüyle değersizleştirmemesidir.

“Yanlış bir karar verdim.” demekle “Ben yanlış bir insanım.” demek arasında önemli bir fark vardır.

İlk cümle bir davranışı değerlendirirken ikinci cümle kişinin bütün kimliğini tek bir deneyime indirger.

Kintsugi metaforuyla düşündüğümüzde, bir seramiğin çatlağı onun bütün değerini belirlemez.

Benzer şekilde insanın yaşadığı bir başarısızlık, kayıp ya da hayal kırıklığı da kim olduğunun tamamını tanımlamak zorunda değildir.

Belki de kendimize gösterebileceğimiz en önemli anlayış, geçmişteki kararlarımızı değerlendirirken o günkü bilgimizi, duygularımızı ve koşullarımızı da hesaba katabilmektir.

Çünkü geçmişteki kendimizi, bugün öğrendiklerimizle sürekli yargılamak bazen iyileşmekten çok kendimizi cezalandırmaya dönüşebilir.

Travma Sonrası Büyüme: Her Acı İnsanı Güçlendirir mi?

Zor zamanlardan geçen insanlara sıkça söylenen bir söz vardır:

“Seni öldürmeyen şey güçlendirir.”

İlk bakışta umut verici görünen bu ifade, psikolojik açıdan her zaman geçerli değildir.

Bazı zorlayıcı deneyimler kişinin yaşamını yeniden değerlendirmesine katkıda bulunabilirken bazıları uzun süreli psikolojik zorlanmalara neden olabilir.

Tedeschi ve Calhoun (2004), travma sonrası büyümeyi son derece zorlayıcı yaşam olaylarıyla mücadele sonucunda ortaya çıkabilen olumlu psikolojik değişimler olarak ele alır.

Bu değişimler kişinin yaşamın değerini daha fazla fark etmesi, ilişkilerini yeniden değerlendirmesi, yeni olasılıklar görmesi veya kişisel önceliklerini değiştirmesi şeklinde ortaya çıkabilir.

Ancak burada önemli bir noktayı gözden kaçırmamak gerekir.

Her acı insanı güçlendirmez. Her kayıp bir kazanıma dönüşmez. Her kırılmanın ardından daha iyi bir insan olmak zorunda değiliz.

Travmatik yaşantılar bazı bireylerde uzun süreli psikolojik güçlükler oluşturabilir. Bu nedenle acıyı romantikleştirmek veya kişinin yaşadığı her olumsuz deneyimden mutlaka olumlu bir anlam çıkarmasını beklemek sağlıklı değildir.

Bazen insan yaşadığı deneyimden yeni bir anlam çıkarır.

Bazen yalnızca yeniden gündelik yaşamına dönebilmek için çabalar.

Bazen de yaşadıklarıyla baş edebilmek için profesyonel desteğe ihtiyaç duyar.

Bu süreçlerin hiçbiri diğerinden daha değersiz değildir.

Kintsugi sanatındaki altın çizgiler de bu açıdan anlamlıdır.

Altın, seramiğin kırılmasını iyi bir olay hâline getirmez. Yalnızca kırılmanın, nesnenin bütün hikâyesini tek başına belirlemediğini hatırlatır.

İnsan da yaşadığı acıya güzel bir anlam yüklemek zorunda olmadan iyileşebilir.

Geçmişi Değiştiremeyiz, Peki Ona Bakışımızı Değiştirebilir miyiz?

İnsan zihni yalnızca yaşanan olayları hatırlamaz; bu olaylara ilişkin yorumlar ve değerlendirmeler de oluşturur.

Bilişsel davranışçı yaklaşımda, kişinin duygusal tepkilerinin yalnızca yaşadığı olaylarla değil, bu olayları nasıl yorumladığıyla da ilişkili olduğu vurgulanır (Beck, 1976).

Örneğin bir ilişkinin sona ermesi, kişinin “Ben sevilmeye değer değilim.” düşüncesini geliştirmesine neden olabilir.

Oysa bir ilişkinin sona ermesinin birçok nedeni bulunabilir. Bu deneyimi kişinin bütün değerinin göstergesi olarak değerlendirmek, yaşanan olayın ötesinde bir anlam yüklemektir.

Benzer şekilde bir başarısızlık, “Bu konuda istediğim sonucu alamadım.” yerine “Ben hiçbir şeyi başaramıyorum.” düşüncesine dönüşebilir.

Bu tür genelleyici değerlendirmeler, kişinin kendisine ve geleceğe yönelik bakışını olumsuz etkileyebilir.

Elbette psikolojik iyileşme yalnızca olumlu düşünmekle gerçekleşmez. Özellikle travmatik deneyimlerin etkileri biyolojik, psikolojik ve sosyal birçok etkenle ilişkilidir.

Ancak geçmişe ilişkin katı ve kendimizi suçlayıcı düşünceleri yeniden değerlendirmek, bazı durumlarda iyileşme sürecini destekleyebilir.

Bir zamanlar “Nasıl böyle bir hata yaptım?” diye düşündüğümüz bir olaya, yıllar sonra “O gün bildiklerim ve imkânlarım bunlardı.” diyerek yaklaşabiliriz.

Bu, geçmişte yaşananları önemsizleştirmek değildir.

Geçmişle kurduğumuz ilişkinin değişmesidir.

Kintsugi sanatında da onarılan nesnenin kırıldığı gerçeği ortadan kalkmaz. Ancak çatlaklar artık yalnızca bir hasarın değil, aynı zamanda bir onarım sürecinin izlerini taşır.

İnsan için de geçmişi silmek mümkün olmayabilir.

Fakat geçmişin hayatımızdaki yeri değişebilir.

Bazen iyileşmek, bir anıyı artık hatırlamamak değil; o anıyı hatırladığımızda kendimize eskisi kadar sert davranmamayı öğrenmektir.

Kabul Etmek, Vazgeçmek Değildir

Psikolojik iyileşme sürecinde kabul kavramı zaman zaman yanlış anlaşılır.

Kabul etmek, yaşanan haksızlığı onaylamak, zarar veren bir ilişkiye devam etmek ya da değiştirebileceğimiz koşullar karşısında sessiz kalmak değildir.

Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) yaklaşımında psikolojik esneklik, kişinin zorlayıcı düşünce ve duygularıyla daha işlevsel bir ilişki kurabilmesi ve kendi değerleri doğrultusunda davranabilmesiyle ilişkilendirilir (Hayes ve ark., 2006).

Bu yaklaşımda amaç, olumsuz duyguları tamamen ortadan kaldırmak değil, onların yaşamımız üzerindeki belirleyiciliğini azaltabilmektir.

Örneğin geçmişte güveni sarsılmış bir insanın yeniden birine güvenmekte zorlanması anlaşılabilir bir durumdur.

Ancak bu korkunun varlığını kabul etmekle, korkunun gelecekteki bütün ilişkilerini yönetmesine izin vermek aynı şey değildir.

Benzer şekilde başarısızlık korkusu yaşayan bir kişi, korkusunun tamamen ortadan kalkmasını beklemeden kendisi için anlamlı adımlar atmayı öğrenebilir.

Kintsugi sanatında onarım, kırılmanın hiç yaşanmadığını varsayarak başlamaz.

Öncelikle kırılan parçaların ve mevcut durumun görülmesini gerektirir.

Psikolojik açıdan da bazen değişimin ilk adımı, yaşadığımız duyguları inkâr etmek yerine onları fark edebilmektir.

Çünkü kabul etmek, her şeyi olduğu gibi bırakmak değil; değiştiremeyeceklerimizle değiştirebileceklerimiz arasındaki farkı görebilmektir.

Kendi Çatlaklarına Nasıl Bakıyorsun?

Günlük yaşamda çoğu zaman başkalarının bize nasıl davrandığına dikkat ederiz.

Kim bizi anladı, kim yanımızda olmadı, kim hayal kırıklığına uğrattı?

Fakat kendimize nasıl davrandığımızı aynı dikkatle değerlendirmeyebiliriz.

Oysa kendimizle kurduğumuz ilişki, psikolojik iyilik hâlimizin önemli bir parçasıdır.

Belki de zaman zaman durup kendimize şu soruları yöneltmek gerekir:

1. Geçmişte yaşadığım hangi olay nedeniyle kendimi hâlâ suçluyorum? 2. Bir hata yaptığımda davranışımı mı değerlendiriyorum, yoksa bütün kişiliğimi mi yargılıyorum? 3. Sevdiğim bir insan aynı deneyimi yaşasaydı ona da kendime davrandığım kadar sert davranır mıydım? 4. Güçlü görünmeye çalışırken hangi duygularımı görmezden geliyorum? 5. Geçmişimi değiştiremesem de bugün kendime yaklaşımımda neyi değiştirebilirim?

Bu soruların amacı, yaşadığımız bütün kırılmalara olumlu anlamlar yüklemek değildir.

Amaç, kendimizle kurduğumuz ilişkinin ne kadar anlayışlı, gerçekçi ve destekleyici olduğunu fark edebilmektir.

Her sorunun yanıtını hemen bulmak zorunda değiliz.

Bazen yalnızca kendimize yönelttiğimiz eleştirilerin farkına varmak bile önemli bir başlangıç olabilir.

Son Söz: Belki de Mesele Eskisi Gibi Olmak Değildir

Hayatımızın bazı dönemlerinde tek istediğimiz, her şeyin eskisi gibi olmasıdır.

O ilişki hiç bitmemiş, o kayıp hiç yaşanmamış, o yanlış karar hiç verilmemiş olsun isteriz.

Fakat yaşam her zaman bize geçmişe dönme imkânı sunmaz.

Bazen değişen koşullara, kaybettiklerimize ve artık eskisi gibi olmayan yanlarımıza rağmen hayatımızı yeniden düzenlememiz gerekir.

Kintsugi sanatında onarılan seramik, kırılmadan önceki hâlinin kusursuz bir kopyası değildir.

Geçmişini taşıyan, değişmiş ama değerini yitirmemiş bir bütündür.

İnsanın psikolojik iyileşmesinde de hedef her zaman eski hâline dönmek olmayabilir.

Bazen kendimizi daha iyi tanımak, ihtiyaçlarımızı fark etmek, sınırlarımızı yeniden belirlemek ve yaşadıklarımızın bizi bütünüyle tanımlamasına izin vermemek daha anlamlıdır.

Üstelik her kırılmanın görünür bir onarıma, her acının bir başarı hikâyesine dönüşmesi gerekmez.

Kimileri yaşadıklarından sonra yeni anlamlar bulur. Kimileri uzun süre yalnızca toparlanmaya çalışır. Kimileri ise bazı izleri hayatı boyunca taşır.

İyileşmenin tek bir biçimi, tek bir süresi ve herkes için geçerli bir sonucu yoktur.

Belki de kendimize sormamız gereken soru, “Nasıl yeniden eskisi gibi olurum?” değildir.

“Yaşadıklarımdan sonra kendime nasıl daha anlayışlı yaklaşabilirim?” sorusudur.

Çünkü insanın değeri, hiç kırılmamış olmasından gelmez.

Her çatlağı altınla doldurmak zorunda değiliz. Bazen iyileşmenin başlangıcı, kırıldığımız için kendimizi suçlamaktan vazgeçmektir.

Psk. Dan. Bülent Çetin

Bu yazı psikoeğitim ve farkındalık amacıyla hazırlanmıştır. Bireysel psikolojik değerlendirme veya psikoterapi yerine geçmez.

Kaynakça

  • Kaynakça (APA 7)
  • Beck, A. T. (1976). Cognitive therapy and the emotional disorders. International Universities Press.
  • Hayes, S. C., Luoma, J. B., Bond, F. W., Masuda, A., & Lillis, J. (2006). Acceptance and commitment therapy: Model, processes and outcomes. Behaviour Research and Therapy, 44(1), 1–25. https://doi.org/10.1016/j.brat.2005.06.006 Japan House London. (t.y.). Kintsugi: Japanese repair technique. https://www.japanhouselondon.uk/read-and-watch/kintsugi/
  • Masten, A. S. (2001). Ordinary magic: Resilience processes in development. American Psychologist, 56(3), 227–238. https://doi.org/10.1037/0003-066X.56.3.227
  • Neff, K. D. (2003). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity, 2(2), 85–101. https://doi.org/10.1080/15298860309032
  • Tedeschi, R. G., & Calhoun, L. G. (2004). Posttraumatic growth: Conceptual foundations and empirical evidence. Psychological Inquiry, 15(1), 1–18. https://doi.org/10.1207/s15327965pli1501_01
Bülent Çetin Bülent Çetin
Bülent Çetin, 2019 yılında Lefke Avrupa Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümünden mezun olmuştur. Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Eğitim Programları ve Öğretim alanında yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Mesleki çalışmalarında bilimsel temelli değerlendirme süreçlerini, danışanın yaşam bağlamını merkeze alan bütüncül bir yaklaşımla ele almaktadır. Çalışmalarında temel kuramsal yaklaşım olarak Kabul ve Kararlılık Terapisi’ni (ACT) benimsemekte; bireysel danışma süreçlerinde bu yaklaşım doğrultusunda çalışmaktadır. Aile danışmanı olarak aile içi iletişim, bağlanma dinamikleri ve problem çözme becerilerinin güçlendirilmesine yönelik çalışmalar yürütmektedir. Çocuklarla yürütülen danışma süreçlerinde ise Oyun Terapisi yaklaşımından yararlanmaktadır. Değerlendirme aşamasında Çocuk Objektif Değerlendirme Testleri, Projektif Testler ve MOXO Dikkat Testi’ni yapılandırılmış görüşmelerle birlikte kullanarak danışma hedeflerini netleştirmeyi ve süreci sistematik biçimde izlemeyi amaçlamaktadır. Çocuk, ergen ve yetişkinlerle bireysel görüşmelerin yanı sıra ebeveyn danışmanlığı ve aile görüşmeleri de yürütmektedir. İkinci Kademe Zekâ Oyunları Öğreticisi olarak, çocukların bilişsel becerilerini destekleyen uygulamaları psikolojik danışma süreçlerine entegre etmektedir. Etik ilkelere bağlı, güvenli ve sürdürülebilir bir danışma ilişkisi kurmayı temel ilke olarak benimsemektedir.

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!