Gerçek Benliği Saklamanın Bedeli
Psikolojinin medyada popüler bir konu haline gelmesi ile birlikte, bazı insanların kötü özelliklerini, davranışlarını ve tepkilerini yaşadıkları bir travmaya bağlaması da oldukça yaygınlaştı. Bu bağlantıyı kurmak önemli bir başlangıç noktası olabilir, fakat bu bağlantıyı görmek, travmayı iyileştirmek için yeterli değil. Öte yandan, travmasının dahi farkında olmadan yaşayan insanlar var. Davranışlarına anlam veremeyen veya travmayı çok derine saklamış, onu orada tutmak için uğraşan insanlar. Bu insanların ailelerinde, iş yerinde, arkadaşlık ilişkilerindeki yansımaya bakalım. Bu insan büyük ihtimalle, derin ilişkiler kurmak istese bile kuramayan, insanlar tarafından anlaşılmadığını hisseden, gerçek benliğini tamamiyle yaşayamayan birisi; dolayısıyla huzursuz birisi.
Birçoğumuz ailemizden veya okulda yaşadığımız deneyimlerden, ağlamanın ya da fazla duygu göstermenin doğrudan veya dolaylı olarak güçsüzlük anlamına geldiğini öğrenmiş olabiliriz. Bu tam olarak şöyle yaşanmış olabilir: Kardeşiyle kavga ettiği için ağlayan küçük bir çocuğa babası “Erkekler ağlamaz, hadi toparla kendini” demiş olabilir. Okulda haksızlığa uğradığını hisseden küçük bir kızın gözleri dolduğunda öğretmeni “Abartma hemen, bir şey yok” diye karşılık vermiş olabilir. İlk bakışta ufak görünen bu deneyimler, çocuklar büyüdüğünde de zihinlerinin bir köşesinde yaşamaya devam eder. Bu deneyimleri yaşayan bir insan, ileride güçlü görünmek adına kız arkadaşına karşı duygularını belli etmekten kaçınırken onunla güçlü bir bağ kurma fırsatını kaçırabilir. Ya da ağlamanın zayıflık olduğunu düşündüğü için yıllarca kendini tutmuş, gözyaşlarını dışarı bırakmak yerine içinde daha büyük bir boğukluk yaratmış olabilir.
Kısacası, duygularımızı içimize atmanın ve hislerimizi birbirimizden saklamanın yararlarından çok zararları olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bunu söylerken kendimizi korumak adına duygularımızı saklamanın bazı yararlarını da yok saymak istemiyorum. Çünkü bana göre bu yararlar da en az zararları kadar gerçektir. Peki, hislerimizi içimize atmanın ve kendimizi olduğumuz gibi karşımızdakine göstermemenin bize sağladığı koruma nedir? Gerçek benliğimizi göstermemek, aslında bizi güçlü bir şekilde koruyabilir. Eğer karşımızdaki insan gerçekten kim olduğumuzu, korkularımızı ve zayıflıklarımızı bilmiyorsa, bize nereden zarar verebileceğini de bilemez. Sevdiğimiz ve önemsediğimiz birine karşı hissettiğimiz duyguları açığa vurduğumuzda, o kişinin üzerimizdeki gücünü fark edebileceğini ve belki de bunu kendi lehine kullanabileceğini düşünebiliriz. Bu nedenle duygularımızı saklamak, kendimizi ve kırılganlıklarımızı korumanın bir yolu haline gelebilir. Belki de geçmişte kendimizi ifade etmek bizim için güvenli değildi ve susmak, geri çekilmek ya da güçlü görünmek elimizdeki en iyi seçeneklerdi. Bu tepkiler, o dönemlerde kendimizi korumamıza yardımcı olmuş olabilir. Ancak koşullar değiştiğinde, bir zamanlar bizi koruyan bu davranışların bugün bizi sınırlayıp sınırlamadığını da sorgulamamız gerekir.
Tüm bu düşünceler oldukça mantıklı ve bir yere kadar da doğru. Fakat burada düşünmemiz gereken başka bir şey daha var: Kendimizi koruma niyetiyle bu kadar dikkatli hareket ederken aslında neleri kaybediyoruz? Gerçek bir bağ kurabilmek için en önemli olan şeyi, yani samimi bir şekilde kendimiz olabilmeyi kaçırıyoruz. Biriyle güzel vakit geçirmek, huylarını bilmek ya da birlikte çok fazla zaman geçirmek, tek başına gerçek ve güçlü bir bağın göstergesi değildir. Evet, bunlar insanları birbirine yakınlaştırabilir ve birlikte vakit geçirdiğimiz insanlara kendimizi oldukça yakın hissedebiliriz. Fakat birine gerçekten kim olduğumuzu, hem acılarımız hem de güzelliklerimizle göstermekten çekiniyorsak, o kişiyle kurabileceğimiz bağın da bir sınırı vardır.
Kendimizi korumaya çalışırken aslında hayatımıza büyük ölçüde anlam katacak ilişkilerden kendimizi kısıyor olabiliriz. Bu durumun en yıkıcı görünen sonucu en yakınlarımızdakilere kendimizin sınırlandırılmış bir versiyonunu sunmak gibi görünse de, aslında kendimize verdiğimiz mesaj daha zararlıdır. Kendimizi olduğumuz gibi insanlara göstermiyorsak ve saklamayı öğrendiysek, kendimize verilen mesaj da “ben fazlayım” ya da “kabul edilmeye değer değilim” gibi mesajlardır. Yani insanlar ile bağ kurabilmekten daha önemli bir durum var ki o da kendimizi kabullenebilmek, kendimizi sevmek ve kendimizden memnun olmaktır.
O yüzden, geçmişte ailemizden, toplumsal kurallardan, okuldaki etkileşimlerden öğrendiklerimizi sorgulamakta fayda var. Acı, hayal kırıklığı, sevinç, özlem, utanç, aşk, bunların hepsi bizim işleyen bir insan olduğumuzu gösteren duygulardır. Günün sonunda bu duyguları hepimiz yaşıyoruz. Bazılarımızın duyguları bastırılmış olabilir, bazılarımız daha güçlü hissediyor olabilir. Duygularına artık ulaşamayan insanlar için de başlangıç noktası kendini ve insan olmak ile birlikte gelen hisleri kabul etmek, duygularını çok güçlü yaşayan insanlar için de. Gerçek benliğimizi saklamak için kendimizden ve ilişkilerimizden ödün vermek yerine, kendimizi olduğumuz gibi kabullenip, ilişkilerimizde gerçek şekilde var olmak hem bizi ilişkilerimizde daha ait hissettirecektir hem de kendimiz ile ilişkimizi güçlendirecektir.



