Acımızı Başkalarının Onaylaması mı Gerekir?
Disenfranchised Grief (Tanınmayan Yas): Görünmeyen Kayıpların Psikolojisi
Birini kaybettiğimizde çevremiz genellikle ne yapması gerektiğini bilir. Başsağlığı dilenir, insanlar yanımızda olmaya çalışır, cenaze ve taziye gibi ritüeller devreye girer. Üzgün olmamız anlaşılır karşılanır; bir süre günlük hayattan geri çekilmemiz, daha sessiz olmamız veya eskisi gibi davranamamamız çoğu zaman yadırganmaz. Çünkü toplum bazı kayıpları tanır ve bu kayıpların ardından yas tutulmasına alan açar.
Ancak her kayıp aynı ölçüde görünür değildir.
Bazen insan hayatında son derece önemli bir şeyi kaybeder fakat çevresindekiler bu kaybın neden bu kadar acı verdiğini anlamaz. Hatta kişi, teselli amacıyla söylense bile kendisini daha yalnız hissettiren cümlelerle karşılaşabilir:
- “Zaten uzun zamandır birlikte değildiniz.”
- “Sonuçta sadece bir hayvandı.”
- “Daha doğmamıştı ki.”
- “Yeni birini bulursun.”
- “En azından daha kötüsü olmadı.”
“Üzerinden bu kadar zaman geçti, artık unutmalısın.”
Bu cümlelerin ortak noktası, yalnızca kaybı küçültmeleri değildir. Aynı zamanda kişinin o kayıp karşısında hissettiği acının meşruiyetini de sorgulayabilirler.
Psikoloji ve yas literatüründe bu deneyimi anlamamıza yardımcı olan önemli bir kavram vardır: disenfranchised grief, Türkçede yaygın karşılığıyla tanınmayan yas.
Her Yasın Toplumsal Bir Karşılığı Var mı?
Disenfranchised grief kavramı, yas alanındaki çalışmalarıyla bilinen Kenneth J. Doka tarafından literatüre kazandırılmıştır. En genel anlamıyla kavram, kişinin yaşadığı kaybın ve buna bağlı yasın sosyal çevre tarafından açıkça tanınmadığı, yeterince desteklenmediği ya da meşru görülmediği durumları anlatır.
Burada önemli olan, kaybın “gerçekte ne kadar büyük” olduğuna dışarıdan karar vermek değildir. Asıl mesele, kaybın kişi için taşıdığı anlam ile çevrenin bu kayba verdiği değer arasındaki uyumsuzluktur.
Toplum bazı kayıplar için hazır bir dile ve ritüellere sahiptir. Bir yakın öldüğünde ne söyleyeceğimizi, nasıl davranacağımızı ve kişinin bir süre zorlanabileceğini biliriz. Oysa bazı kayıpların ardından bu toplumsal senaryo ortadan kalkar.
Örneğin evcil hayvanını kaybeden biri için yıllardır hayatının parçası olan bir bağ sona ermiş olabilir. Ancak çevresi bunu “sadece bir hayvanın ölümü” olarak değerlendirebilir.
Gebelik kaybı yaşayan biri, henüz başkalarının hiç tanımadığı bir geleceğin yasını tutabilir.
Eski eşini veya eski partnerini kaybeden biri, ilişki sona ermiş olsa bile geçmişteki bağın, ortak anıların ve hayatının belirli bir döneminin kaybıyla karşı karşıya kalabilir.
Gizli tutulan veya sosyal çevre tarafından kabul edilmeyen bir ilişkinin sona ermesi ya da o kişinin ölümü durumunda ise kişi yasını açıkça ifade edebileceği bir sosyal alana bile sahip olmayabilir.
Kayıp gerçektir.
Acı gerçektir.
Fakat yasın toplumsal karşılığı olmayabilir.
İnsan Sadece Bir Kişinin Ölümünün mü Yasını Tutar?
Yas denildiğinde çoğumuzun aklına ölüm gelir. Oysa psikolojik açıdan kayıp deneyimi bundan çok daha geniş olabilir.
İnsan bazen bir ilişkiyi, bir rolü, bir aidiyet duygusunu veya geleceğe ilişkin bir tasavvurunu kaybedebilir. Uzun yıllar sürdürülen bir evliliğin sona ermesi yalnızca eşin hayatımızdan çıkması değildir; birlikte tasarlanan geleceğin de değişmesi anlamına gelebilir.
Benzer şekilde kişinin sağlık durumu, mesleki kimliği veya hayatındaki önemli bir rol değiştiğinde de bir kayıp duygusu ortaya çıkabilir. Buradaki amaç her üzüntüyü “yas” olarak adlandırmak değildir. Ancak kaybın yalnızca ölümle sınırlı olmadığını görmek, insanların neden bazı değişimlere beklediğimizden çok daha yoğun duygusal tepkiler verebildiğini anlamamıza yardımcı olur.
Çünkü insan bazen yalnızca sahip olduğu şeyi değil, sahip olacağını düşündüğü şeyi de kaybeder.
“Bunun İçin Bu Kadar Üzülmeye Hakkım Var mı?”
Tanınmayan yasın en dikkat çekici yönlerinden biri, çevreden gelen mesajların zamanla kişinin kendi iç sesine dönüşebilmesidir.
Başlangıçta başkaları şöyle söyler:
“Bu kadar üzülmene gerek yok.”
Bir süre sonra kişi kendisine sormaya başlayabilir:
“Gerçekten bu kadar üzülmem normal mi?”
“Belki de abartıyorum.”
“Başkalarının yaşadıklarının yanında benimki kayıp bile sayılmaz.”
“Bunu hâlâ atlatamamış olmamda bir sorun mu var?”
Böylece kişi yalnızca kayıpla değil, kendi duygusunu açıklama ve savunma ihtiyacıyla da karşı karşıya kalabilir.
Literatürde buna yakın biçimde ele alınan self-disenfranchisement, yani kişinin kendi yasını geçersizleştirmesi, sosyal olarak tanınmayan kaybın zamanla içselleştirilmiş bir biçim alabileceğini düşündürür.
Bu nokta önemlidir. Çünkü psikolojik acı bir yarış değildir.
Başka bir insanın daha ağır bir kayıp yaşamış olması, kişinin kendi kaybından etkilenme hakkını ortadan kaldırmaz. Duygular, toplumun oluşturduğu bir önem sıralamasına göre ortaya çıkmaz.
Neden Tanınmak Bu Kadar Önemli?
İnsan sosyal bir varlıktır ve duygularımız yalnızca iç dünyamızda yaşanmaz. Acımızın başkaları tarafından görülmesi, kaybımıza verilen anlamın bir parçası olabilir.
Bir kişi yas yaşadığında çoğu zaman yalnızca teselli aramaz. Yaşadığı şeyin gerçekliğinin kabul edilmesine de ihtiyaç duyabilir.
Bu nedenle sosyal destek yas sürecinde önemli bir koruyucu kaynak olabilir. Fakat tanınmayan yasta kişi tam tersine, yaşadığı kaybı açıklamak zorunda kalabilir.
Bir arkadaşının yanında ağlamak yerine neden hâlâ üzgün olduğunu savunabilir.
İş yerinde yaşadığı güçlüğü anlatmak yerine bunu saklamayı tercih edebilir.
Çevresinden anlayış beklemek yerine “fazla hassas” görünmemek için duygusunu bastırabilir.
Böylece kaybın kendisine ikinci bir yük eklenir: anlaşılmama duygusu.
İnsan bazen acının yanında, o acıyı tek başına taşıyor olmanın yalnızlığını da yaşar.
Tanınmayan Yas ile Belirsiz Kayıp Aynı Şey midir?
Bu iki kavram birbirine benzeyebilir ancak aynı değildir.
Belirsiz kayıp (ambiguous loss), özellikle Pauline Boss’un çalışmalarıyla bilinen bir kavramdır ve kaybın sınırlarının belirsiz olduğu durumları tanımlar. Örneğin kayıp bir kişinin yaşayıp yaşamadığının bilinmemesi buna örnek olabilir. Başka bir durumda kişi fiziksel olarak yanımızda bulunmasına rağmen ağır bilişsel değişimler nedeniyle psikolojik olarak artık eskisi gibi erişilebilir olmayabilir.
Tanınmayan yasta ise temel sorun belirsizlikten ziyade yasın sosyal olarak tanınmamasıdır.
Ancak iki durum zaman zaman kesişebilir.
Demans yaşayan bir yakının bakımını üstlenen biri, sevdiği insan fiziksel olarak yanında olduğu hâlde geçmişteki ilişkinin bazı yönlerini kaybettiğini hissedebilir. Aynı zamanda çevresinden “Ama o hâlâ hayatta” tepkisini alabilir.
Bu durumda kişinin yaşadığı kayıp hem belirsiz olabilir hem de çevresi tarafından yeterince tanınmayabilir.
Kavramların ayrılması önemlidir; çünkü psikolojide benzer görünen deneyimlerin altında farklı süreçler bulunabilir.
Sosyal Medya Çağında Yas Daha mı Görünür, Daha mı Görünmez?
Bugün yasın yaşandığı alanlardan biri de dijital dünya.
İnsanlar kaybettikleri kişilerin fotoğraflarını paylaşabiliyor, yıldönümlerinde onları anabiliyor veya hiç tanımadıkları kişilerin ölümünden etkilenebiliyor. Bir yandan sosyal medya, daha önce görünmez kalan bazı kayıpların ifade edilmesine alan açabiliyor.
Öte yandan yeni bir karşılaştırma biçimi de yaratabiliyor.
Kimin acısının “daha gerçek” olduğu, kişinin ne kadar süre yas tutmasının “normal” olduğu veya hangi kayıpların kamusal olarak paylaşılmaya değer olduğu konusunda görünmez normlar oluşabiliyor.
Bu da bize tanınmayan yasın yalnızca bireysel bir psikoloji meselesi olmadığını gösteriyor.
Yas aynı zamanda kültürel ve sosyal bir deneyimdir.
Toplum yalnızca nasıl yaşayacağımıza ilişkin normlar oluşturmaz; kimi zaman hangi kayıplar karşısında ne kadar üzülmemizin kabul edilebilir olduğuna ilişkin görünmez kurallar da üretir.
Destek Vermek Her Zaman Bir Çözüm Sunmak Değildir
Yas yaşayan biriyle karşılaştığımızda çoğumuz iyi niyetle onun acısını azaltacak bir şey söylemek isteriz.
“En azından…”
“Böylesi daha hayırlı olmuş.”
“Yakında geçer.”
“Hayat devam ediyor.”
Bu cümleler çoğu zaman teselli amacı taşır. Ancak bazen kişinin yaşadığı kaybı hızla küçültme veya anlamlandırma girişimine dönüşebilir.
Oysa destek her zaman acıyı çözmek anlamına gelmez.
Bazen “Bunun senin için ne kadar önemli olduğunu görüyorum” demek, uzun bir tavsiyeden daha anlamlı olabilir.
Bazen soru sormak gerekir:
“Senin için en zor kısmı ne?”
Bazen de hiçbir açıklama üretmeden kişinin anlattıklarını dinlemek yeterlidir.
Çünkü yasın tanınması, kaybedileni geri getirmez. Acıyı sihirli biçimde ortadan kaldırmaz.
Fakat kişinin acısının yanında bir de görünmez olma mücadelesi vermesini engelleyebilir.
Acının Bir İzne İhtiyacı Var mı?
Tanınmayan yas kavramı bizi rahatsız edici ama önemli bir soruyla baş başa bırakıyor:
Bir kaybın gerçek sayılabilmesi için başkalarının onu kayıp olarak kabul etmesi gerekir mi?
Belki de yasın en kişisel taraflarından biri burada saklıdır.
Çünkü dışarıdan küçük görünen bir kayıp, kişinin hayat hikâyesinde çok büyük bir yere sahip olabilir. Başkalarının kolayca yerine konabileceğini düşündüğü bir ilişki, bir başkası için yılların anısını taşıyabilir. Hiç gerçekleşmemiş bir gelecek bile zihinde uzun zamandır yaşanmış olabilir.
Bu nedenle bir insanın acısını anlamak için her zaman aynı kaybı yaşamış olmamız gerekmez.
Bazen yalnızca onun için neyin kaybedildiğini anlamaya çalışmak yeterlidir.
Çünkü insan bazen yalnızca kaybettiği şeyin yasını tutmaz.
Kimsenin kayıp olarak görmediği bir şeyi kaybetmiş olmanın yalnızlığını da taşır.

