Sosyal medyada ruh sağlığı içerikleri: Psikolojik farkındalık mı, kendine tanı koyma mı?
Daha önce kaç kez bir arama motoruna psikolojiyle ilgili bir şey yazıp araştırdığını hatırlıyor musun? Sosyal medya ana sayfan ruh sağlığına dair videolarla mı dolu? Ya da bir arkadaşının sana gönderdiği o kısa video sana fazlasıyla tanıdık mı geldi? Belki de videodaki birkaç cümleyi dinlerken kendini sorgulamaya başladın: “Ben de böyle miyim? Acaba bende de bu var mı?”
Dijitalleşen dünyada artık pek çok fiziksel rahatsızlığımızı olduğu gibi ruh sağlığımızla ilgili sorularımızı da bir uzmana başvurmadan önce internette araştırıyoruz. Özellikle sosyal medya, psikolojik kavramlara ve ruhsal bozukluklara ilişkin içeriklere ulaşmayı hiç olmadığı kadar kolaylaştırıyor. Kaygı, travma, bağlanma stilleri, dikkat eksikliği, narsisizm ya da depresyon… Birkaç saniyelik videolarla bu kavramların ne anlama geldiğini öğrenebiliyor, hatta bazen kendimizle ilişkilendirebiliyoruz.
Üstelik bu içeriklerle karşılaşmak için her zaman bir arayış içinde olmamız da gerekmiyor. Bazen bir konu hakkında arama yaptıktan sonra benzer içerikler ana sayfamızda daha sık görünmeye başlıyor. Bazen de hiç aklımızda olmayan bir psikolojik kavram, karşımıza çıkan bir video aracılığıyla dikkatimizi çekiyor. Kendimizi bir anda, daha fazla bilgi edinmek ve kendimizi anlamak amacıyla bu içerikleri tüketirken bulabiliyoruz.
Peki, daha fazla bilgi sahibi olmanın ne sakıncası olabilir ki?
İlk bakışta hiçbir sakıncası yok gibi görünüyor. Kendimizi tanımak, duygularımızı anlamlandırmak ve yaşadığımız zorluklara isim verebilmek elbette değerli. Ruh sağlığı hakkında bilgi edinmek, psikolojik farkındalığımızı artırabilir ve ihtiyaç duyduğumuzda profesyonel yardım aramamıza katkı sağlayabilir. Ancak bilgiye erişimin kolaylaşması, karşılaştığımız her bilginin doğru, yeterli ya da bize uygun olduğu anlamına gelmiyor.
Bir araştırmada, internetteki sağlık bilgileri sunan web sitelerinin önemli bir bölümünde kanıta dayalı bilgilerin ve kaynakların yeterince bulunmadığı görülmüştü. Bu bulgu, yalnızca fiziksel sağlığımızla ilgili konularda değil, ruh sağlığımız hakkında okuduklarımızda da kendimize şu soruyu sormamız gerektiğini hatırlatıyor: Karşıma çıkan bu bilgi ne kadar güvenilir?
Çünkü sosyal medyada bir psikolojik kavramı anlatmak, o kavramı doğru ve kapsamlı biçimde açıklamakla aynı şey değil. Birkaç davranışın sıralandığı video, karmaşık bir ruhsal durumu kolayca anlaşılır hâle getirebilir. Ancak bir belirtinin bize tanıdık gelmesi, o bozukluğa sahip olduğumuz anlamına gelmez. Aynı davranışın farklı nedenleri olabilir; bir ruhsal bozukluğun değerlendirilmesinde belirtilerin bağlamı, süresi, şiddeti ve kişinin günlük yaşamına etkisi de önemlidir.
Yine de bu içeriklere kendimizi kaptırmamız çok şaşırtıcı değil. Çünkü insan zihni, yaşadıklarına anlam vermeyi, örüntüler bulmayı ve belirsizliği azaltmayı sever. Bir davranışımızın nedenini öğrenmek, yaşadığımız bir duyguyu tanımlamak ya da kendimizi bir kavram üzerinden anlamlandırmak bize açıklayıcı gelebilir. Bazen bir etiket, uzun zamandır anlam veremediğimiz deneyimlerimizi bir araya getirir. Üstelik benzer deneyimler yaşayan insanlarla karşılaşmak, yalnız olmadığımızı hissettirebilir.
Örneğin, uzun zamandır dikkatini toplamakta zorlanan biri, DEHB hakkında bir videoyla karşılaştığında kendi yaşantısından parçalar bulabilir. Kaygısını anlamlandırmakta güçlük çeken biri, kaygı bozukluğuyla ilgili bir içeriği izlerken kendisini anlaşılmış hissedebilir. Bu karşılaşmalar, kişinin yaşadığı güçlükleri fark etmesine ve destek aramayı düşünmesine yardımcı olabilir.
Ancak burada önemli bir ayrım var: Kendimizi bir psikolojik kavramla ilişkilendirmek başka, kendimize bir tanı koymak başka.
Bir içeriğin bize tanıdık gelmesi, üzerinde düşünmeye değer bir deneyim yaşadığımızı gösterebilir. Fakat bu deneyimi tek bir tanıyla açıklamak, diğer olasılıkları gözden kaçırmamıza neden olabilir. Bazen kendimizle ilgili bulduğumuz açıklamaya o kadar odaklanırız ki bundan sonra yaşadıklarımızı da aynı çerçeveden yorumlamaya başlarız. Bir davranışımızı belirli bir tanıyla ilişkilendirdikten sonra, o tanıyı doğrulayan örnekleri daha çok fark edebilir; uymayan deneyimlerimizi ise göz ardı edebiliriz. Psikolojide doğrulama yanlılığı olarak adlandırılan bu eğilim, ilk düşüncemizin doğru olduğuna giderek daha fazla inanmamıza yol açabilir.
Sosyal medya bu süreci daha da görünür hâle getirebiliyor. Bir videoda sıralanan belirtiler bize tanıdık geldikçe benzer içerikleri izlemeye devam edebiliyor, karşımıza çıkan yeni açıklamalarda da kendimizden parçalar bulabiliyoruz. Böylece kendimizi anlamak için başladığımız arayış, farkında olmadan kendimizi sürekli gözlemlediğimiz ve davranışlarımızda bir sorun aradığımız bir döngüye dönüşebiliyor.
Üstelik mesele yalnızca kendimize tanı koymakla da sınırlı değil. Sosyal medyada psikolojik kavramlar, kişileri ve ilişkileri açıklamak için de sıkça kullanılıyor. Bir partnerin davranışları narsisizmle, bir arkadaşın mesafeli oluşu kaçıngan bağlanmayla, günlük hayattaki dağınıklığımız ise dikkat eksikliğiyle ilişkilendirilebiliyor. Bazen bu kavramlar yaşadığımız deneyimleri anlamlandırmamıza yardımcı olsa da insan davranışlarını birkaç belirtiye ya da etikete indirgemek, hem kendimize hem de başkalarına bakışımızı daraltabiliyor.
Peki, kendimizi belirli bir tanıyla ilişkilendirmek her zaman olumsuz bir şey mi? Aslında durum bundan biraz daha karmaşık.
Araştırmalar, gençlerin sosyal medyada ruh sağlığı içeriklerinden yararlanırken aynı zamanda bu içeriklere ve kendilerine ilişkin değerlendirmelerini sorgulayabildiklerini gösteriyor. Bazı gençler belirli belirtileri kendilerinde fark edebiliyor, yaşadıkları durum hakkında araştırma yapabiliyor; ancak kendilerini “kendi kendine tanı koymuş” biri olarak tanımlamaktan kaçınabiliyor. Çünkü bir tanıyla özdeşleştirilmek, sosyal çevrede yanlış anlaşılma, abartmakla suçlanma ya da dikkat çekmeye çalışıyor gibi görülme kaygısını beraberinde getirebiliyor.
Bu durum bize önemli bir noktayı hatırlatıyor: İnsanların kendilerini nasıl anladıkları ile bu anlayışı başkalarına nasıl sundukları her zaman aynı olmayabiliyor. Bir kişi yaşadığı güçlükleri açıklamak için psikolojik bir kavramdan yararlanabilir ama bu kavramı kimliğinin bir parçası olarak benimsemekte tereddüt edebilir. Başka bir kişi ise benzer deneyimler yaşayan insanlarla bağ kurabilmek için kendisini belirli bir etiket üzerinden tanımlayabilir.
Dolayısıyla sosyal medyada ruh sağlığı içeriklerini tüketmek, yalnızca bilgi edinmekle ilgili değil; aynı zamanda kim olduğumuzu, yaşadıklarımızı nasıl anlamlandırdığımızı ve başkaları tarafından nasıl görüldüğümüzü de etkileyebilen bir süreç.
Bu noktada psikolojik yardım arama tutumları da önem kazanıyor. Çünkü ruh sağlığı hakkında bilgi edinmek, profesyonel destek aramayı kolaylaştırabileceği gibi bazı durumlarda zorlaştırabilir de. Bir kişi yaşadıklarını anlamlandırdıktan sonra yardım almaya karar verebilir. Başka biri ise kendisine koyduğu tanının doğru olduğundan emin olarak profesyonel değerlendirmeye ihtiyaç duymadığını düşünebilir. Bir diğeri, yaşadığı güçlüklerin çevresinde nasıl karşılanacağından çekinerek yardım aramayı erteleyebilir.
Üniversite öğrencileriyle yapılan bir araştırmada, psikolojik yardım almaya ilişkin toplumsal damgalanma algısının artmasının yardım arama tutumuyla olumsuz yönde ilişkili olduğu görülmüştü. Kişinin bu olumsuz yargıları kendisine yöneltmesi, yani yardım almayı bir zayıflık ya da kişisel yetersizlik olarak görmesi de bu süreçte rol oynayabiliyordu. Bu nedenle ruh sağlığı hakkında konuşurken yalnızca belirtileri değil, psikolojik destek almanın önündeki sosyal ve kişisel engelleri de düşünmek gerekiyor.
Öte yandan, internet üzerinden bilgi aramak başlı başına yanlış ya da zararlı bir davranış değil. Güvenilir kaynaklardan edinilen bilgiler, kişinin yaşadıklarını fark etmesine, ruh sağlığı konusunda daha bilinçli olmasına ve ihtiyaç duyduğunda uygun desteğe yönelmesine yardımcı olabilir. Sorun, karşılaştığımız her içeriği uzman değerlendirmesinin yerine koyduğumuzda ya da bir videoda kendimizi bulduğumuz için belirli bir tanıya sahip olduğumuzdan emin olduğumuzda başlıyor.
Öyleyse sosyal medyada karşımıza çıkan psikolojik içeriklere nasıl yaklaşabiliriz?
Öncelikle, bir içeriğin bize tanıdık gelmesinin onu bütünüyle doğru kılmadığını hatırlayabiliriz. Paylaşımı yapan kişinin uzmanlığını, verdiği bilgilerin hangi kaynaklara dayandığını ve bilimsel bulguları ne kadar doğru aktardığını sorgulayabiliriz. Bir ruhsal bozukluğu birkaç belirti üzerinden kesin biçimde tanımlayan, herkese aynı açıklamayı sunan ya da karmaşık psikolojik süreçleri tek bir nedene indirgeyen içeriklere temkinli yaklaşabiliriz.
Kendimizle ilgili bir şey fark ettiğimizde hemen bir etikete ulaşmak yerine, “Bu davranışı hangi durumlarda yaşıyorum?”, “Ne zamandır böyle hissediyorum?”, “Günlük hayatımı nasıl etkiliyor?” gibi sorular sorabiliriz. Bu soruların amacı kendimize tanı koymak değil, yaşadıklarımızı daha dikkatli gözlemlemek ve gerektiğinde bir uzmandan yardım alabilmek.
Çünkü kendimizi tanımak, mutlaka kendimize bir isim koymamızı gerektirmiyor. Bazen bir duyguyu anlamak, bir davranışımızın nedenini merak etmek ya da yaşadığımız güçlüğü kabul etmek de önemli bir başlangıç olabilir.
Sosyal medya bize yeni kavramlar, farklı bakış açıları ve benzer deneyimler yaşayan insanlarla karşılaşma fırsatı sunuyor. Ancak bu fırsatın kendimizi anlamamıza mı yoksa kendimizi dar kalıplara sığdırmamıza mı yardımcı olacağı, bu bilgileri nasıl değerlendirdiğimizle de ilişkili.
Belki de asıl soru, sosyal medyada kendimizi bulup bulmadığımız değil; kendimizi bulduğumuzu düşündüğümüzde, başka olasılıklara da açık kalıp kalamadığımız.
Kendimizi anlamaya çalışırken her davranışımıza bir açıklama, her duygumuza bir isim ve her güçlüğümüze bir tanı bulmak zorunda değiliz. Bazen kendimize karşı daha meraklı, daha sabırlı ve daha şefkatli olmak; kesin cevaplara ulaşmaktan çok daha anlamlı bir başlangıç olabilir.
Kaynakça
- Armstrong, S., Osuch, E., Wammes, M., Chevalier, O., Kieffer, S., Meddaoui, M., & Rice, L. (2025). Self-diagnosis in the age of social media: A pilot study of youth entering mental health treatment for mood and anxiety disorders. Acta Psychologica, 256, Article 105015. https://doi.org/10.1016/j.actpsy.2025.105015
- Can, A. B., Sönmez, E., Özer, F., Ayva, G., Bacı, H., Kaya, H. E., Uyan, O., Ulusoy, G., Öğütçü, N., & Aslan, D. (2014). Sağlık arama davranışı olarak internet kullanımını inceleyen bir araştırma [A research on internet use as health seeking behavior]. Cumhuriyet Tıp Dergisi, 36(4), 486-494. http://dx.doi.org/10.7197/1305-0028.66422
- Duran, S., & Ergün, Ş. (2023). Correlation between mental health literacy levels and attitudes of seeking psychological help of health services vocational school students: Descriptive cross-sectional research [Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu öğrencilerinin ruh sağlığı okuryazarlığı düzeyleri ve psikolojik yardım arama tutumları arasındaki ilişkinin belirlenmesi: Tanımlayıcı kesitsel araştırma]. Journal of Higher Education and Science / Yükseköğretim ve Bilim Dergisi, 13(2), 272-279. https://doi.org/10.5961/higheredusci.1193184
- Madsen, A., & Raikhel, E. (2025). Swipe to diagnose: College students, social media, and the stigma of self-diagnosis. SSM - Mental Health, 8, Article 100572. https://doi.org/10.1016/j.ssmmh.2025.100572
- Sever, M., Yüceer-Kardeş, T., & Kalaycı, E. (2021). Sosyal damgalanma ile psikolojik yardım arama tutumu ilişkisi: Kendini damgalamanın rolü [The relationship of social stigma and the attitude of seeking psychological help: The role of self-stigma]. Toplum ve Sosyal Hizmet, 32(3), 833-846. https://doi.org/10.33417/tsh.889199



