ZÜBÜK: İktidarın Psikolojisi ve Toplumsal Yanılsamanın Sinemadaki Karşılığı
ZÜBÜK: İktidarın Psikolojisi ve Toplumsal Yanılsamanın Sinemadaki Karşılığı
Zübük’ü yalnızca çıkarları doğrultusunda hareket eden, yalan söyleyen ve insanları kandıran bir siyasetçi olarak değerlendirmek filmin ortaya koyduğu toplumsal gerçekliği anlamak için yeterli midir? Bence hayır. Çünkü Zübük’ün asıl başarısı insanları kandırabilmesinde değil, insanların inanmak istedikleri şeyleri onlara sunabilmesindedir. Psikolojik açıdan baktığımızda insanın belirsizlik karşısında bir otoriteye, kendisini güvende hissettirecek bir figüre ve ait olabileceği bir gruba ihtiyaç duyduğunu görüyoruz. Özellikle ekonomik, politik ve toplumsal güvensizliğin yoğun olduğu dönemlerde bu ihtiyaç daha görünür hale gelir. İnsanlar bazen kendileri adına karar verecek, sorunlarını çözecek ve geleceklerini güvence altına alacak bir lider ararlar. Zübük tam da bu ihtiyacın karşısında konumlanır. Halkın gerçek ihtiyaçlarını karşılamak yerine, bu ihtiyaçların yarattığı psikolojik boşluğu kendi çıkarları doğrultusunda kullanır. Burada liderin kim olduğundan çok, toplumun neden bir lidere bu kadar ihtiyaç duyduğu sorusu önem kazanıyor. Bir insanın başka bir insanı idealize etmesi, onun eksikliklerini görmezden gelmesi ve hatta kendisine zarar veren davranışları savunması yalnızca politik bir tercih olarak açıklanabilir mi? Yoksa burada psikolojik bir savunma mekanizması da mı devreye giriyor? Filmin kahvehane ve miting sahnelerine baktığımızda toplumsal onay ihtiyacının oldukça belirgin olduğunu görüyoruz. Zübük, her konuşmasında halkın beklentilerine göre yeni bir kimlik inşa ediyor. Bir yerde vatansever, başka bir yerde din kardeşi, başka bir yerde halkın kurtarıcısı oluyor. Aslında değişen Zübük değil, karşısındaki kitlenin ihtiyaçlarına göre kullandığı kimlikler. Bu açıdan karakteri yalnızca manipülatif bir birey olarak değil, toplumsal beklentileri kendi lehine örgütleyebilen bir figür olarak değerlendirmek gerekiyor. Psikolojide grup aidiyeti, bireyin kendi düşüncelerini grubun düşünceleri üzerinden şekillendirmesine neden olabilir. Özellikle ortak bir düşman yaratıldığında, grubun kendi içindeki çelişkileri görünmez hale gelebilir. Zübük’ün muhalifleri bir tehdit olarak konumlandırması, dini ve milli değerleri siyasal bir ayrışma aracına dönüştürmesi bu açıdan oldukça anlamlıdır. Çünkü artık insanlar Zübük’ün ne yaptığına değil, kimin tarafında olduğuna bakmaya başlar. Peki, bir insanın yanlış yaptığını bildiğimiz halde onu savunmaya devam etmemizin nedeni gerçekten ona inanıyor olmamız mıdır, yoksa ait olduğumuz grubu kaybetmekten korkmamız mı? Filmin bir diğer önemli psikolojik boyutu ise kolektif sorumluluktur. Zübük’ün yükselişini yalnızca onun kişisel özellikleriyle açıklamak, toplumun bu süreçteki rolünü göz ardı etmek anlamına gelir. Halk, kendi beklentileri doğrultusunda bir lider yaratırken aynı zamanda onun davranışlarına da alan açmaktadır. Burada bir tür karşılıklı beslenme ilişkisi vardır. Zübük toplumun zaaflarından yararlanırken toplum da kendi beklentilerini Zübük üzerinden gerçekleştirmeye çalışır. Sinema dili açısından baktığımızda Aziz Nesin’in toplumsal eleştirisinin mizah aracılığıyla görünür hale getirildiğini görüyoruz. Abartılı karakter özellikleri, tekrar eden vaatler, balkon konuşmaları ve dini söylemlerin çıkar ilişkileri içerisinde kullanılması yalnızca güldürmek için oluşturulmuş sahneler değildir. Seyirciye kendi toplumsal gerçekliğini dışarıdan izleme imkânı verir. Mizah burada bir rahatlama aracı olmaktan çok, rahatsız edici olanı görünür kılan bir anlatım biçimine dönüşür. Özellikle Zübük’ün mezarlıkta namaz kılarak kendisini takip edenlerden kurtulmaya çalıştığı sahne, karakterin ahlaki değerlerle kurduğu ilişkinin ne kadar araçsal olduğunu gösterir. Burada dini inancın kendisinden ziyade, inancın toplumsal bir güven ve dokunulmazlık alanı olarak kullanılmasına yönelik bir eleştiri vardır. Seyirci sahneye gülerken aynı zamanda bir değerler sisteminin nasıl manipülasyon aracına dönüştürülebildiğini de görür. Filmin psikolojik açıdan üzerinde durulması gereken bir diğer noktası ise seyircinin Zübük karşısındaki konumudur. Seyirci başlangıçta karakterin davranışlarını eleştirir, onun yalanlarını fark eder ve kendisini kandırılan halktan ayrı bir yerde konumlandırabilir. Ancak film ilerledikçe şu soruyla karşı karşıya kalır: Gerçekten biz bu davranışları yalnızca perdede mi görüyoruz? Yoksa gündelik hayatımızda benzer davranışları farklı biçimlerde yeniden üretiyor muyuz? Belki de filmin en rahatsız edici tarafı budur. Çünkü Zübük’ü yalnızca kötü bir karakter olarak görmek, onun ortaya çıkmasını mümkün kılan toplumsal koşulları görmemizi engeller. Bir karakteri anlamak, onu haklı bulmak değildir. Aynı şekilde bir toplumu anlamak da onun sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Sonuç olarak Zübük, yalnızca belirli bir dönemin siyasal yapısını eleştiren bir film değil; iktidar, aidiyet, manipülasyon, toplumsal onay ve insan psikolojisi arasındaki ilişkiyi tartışmaya açan bir eserdir. Filmin bugün de anlamını korumasının nedeni, siyasal aktörlerin değişmesine rağmen insanın güç, güven, aidiyet ve kurtarılma ihtiyacının aynı kalabilmesidir. Çünkü bazen toplum kendisini kandıran kişiyi değil, kendisine vaat edilen hayali savunur. Ve belki de asıl soru şudur: Zübük’ü yaratan siyaset midir, yoksa Zübük’e ihtiyaç duyan toplum mudur?



