“Hayır” demekte zorlanıyor musunuz?
Birini kırmamak için kendi ihtiyacınızdan vazgeçiyor, öfkelendiğinizde kendinizi suçlu hissediyor veya yardım istediğinizde “yük oluyorum” diye düşünüyor musunuz?
Belki de mesele yalnızca sınır koymayı bilmemeniz değildir.
Belki yıllardır kadın olmanın “iyi”, “uyumlu”, “anlayışlı” ve “fedakâr” olmakla eşleştirildiği bir düzenin içinde kendinizi var etmeyi öğreniyorsunuzdur.
Kız çocukları büyürken yalnızca bireysel özellikleri değil, toplumsal cinsiyet rollerini de öğrenir. Erkek çocukların daha girişken, bağımsız ve öfkeli olmaları tolere edilirken; kız çocuklarından daha uyumlu, nazik, uslu ve ilişkileri koruyan taraf olmaları beklenebilir.
“Hanım hanımcık ol.”
“Büyüklerine karşı gelme.”
“Sen kızsın, biraz daha anlayışlı ol.”
“Erkekler böyledir, sen idare et.”
Bu mesajlar tek başına söylendiğinde basit görünebilir. Ancak tekrarlandıklarında çocuğa yalnızca nasıl davranması gerektiğini değil, değerli olmanın ve kabul edilmenin hangi koşullara bağlı olduğunu da öğretebilir.
Böylece bazı kadınlar yetişkinlikte şu denklemle karşılaşır:
İyi kadın = anlayışlı kadın.
İyi eş = fedakâr eş.
İyi anne = kendisini çocuklarının önüne koyan anne.
İyi kız evlat = ailesini hayal kırıklığına uğratmayan evlat.
Sorun tam da burada başlar.
Çünkü kadın, zamanla başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarından önce değerlendirmeyi “seçim” olarak değil, iyi bir kadın olmanın gereği olarak algılayabilir.
Kendi fikrini söylememek, istemediği halde “evet” demek, ilişkilerde sürekli anlayan taraf olmak, bakım verme sorumluluğunu üstlenmek, öfkesini bastırmak veya tükenmişliğine rağmen devam etmek…
Bunlar bazen “fedakârlık”, “annelik”, “iyi eş olmak” ya da “karakter” olarak romantize edilir.
Oysa psikolojik açıdan bakıldığında, bu davranışların altında reddedilme korkusu, öz-susma, düşük özdeğer, çatışmadan kaçınma ve öğrenilmiş ilişki örüntüleri bulunabilir.
Psikolojide “people-pleasing” olarak adlandırılan aşırı memnun etme eğilimi bir psikiyatrik tanı değildir. Ancak kişinin kabul görmek veya ilişkisini korumak uğruna kendi ihtiyaçlarını sistematik biçimde geri plana atması, uzun vadede tükenmişlik, bastırılmış öfke, kaygı, ilişkisel memnuniyetsizlik ve kendine yabancılaşmayla ilişkili olabilir.
Üstelik kadınların öfkesi de toplumsal cinsiyet normlarından bağımsız değildir.
Erkeklerde kararlılık olarak görülebilen bir davranış, kadınlarda “sertlik” olarak değerlendirilebilir. Erkekte özgüven olarak algılanan bir tutum, kadında “bencillik” olarak etiketlenebilir.
Bu nedenle bazı kadınlar yalnızca başkalarını memnun etmeyi değil, başkalarının kendileri hakkındaki olumsuz değerlendirmesinden kaçınmayı da öğrenir.
Ve ortaya şu paradoks çıkar:
Kadın, “iyi” olmak için kendisinden vazgeçtikçe kendi hayatının öznesi olmaktan uzaklaşabilir.
Peki çözüm daha “bencil” olmak mı?
Hayır.
Psikoterapide amaç kadına herkesi reddetmesini öğretmek değildir. Amaç, başkalarının ihtiyaçları ile kendi ihtiyaçlarının aynı anda var olabileceğini deneyimleyebilmesine yardımcı olmaktır.
“Hayır” demek sevgisizlik değildir.
Öfkelenmek kötü kadın olmak değildir.
Yardım istemek güçsüzlük değildir.
Birini hayal kırıklığına uğratmak, kötü bir insan olduğunuz anlamına gelmez.
Ve bir kadın sürekli anlayan, taşıyan, idare eden, affeden ve veren taraf olmak zorunda değildir.
Belki yetişkinlikte yeniden öğrenmemiz gereken en önemli cümlelerden biri şudur:
“İyi bir kadın olmak için kendimden vazgeçmek zorunda değilim.”
Eğer sürekli başkalarının duygularını yönetiyor, kendi ihtiyaçlarınızı erteliyor, “hayır” dediğinizde yoğun suçluluk hissediyor veya ilişkilerinizde hep veren taraf olduğunuzu düşünüyorsanız, bunu yalnızca “ben böyleyim” diyerek açıklamak zorunda değilsiniz.
Çünkü bazen kişilik sandığımız şey, yıllar önce kabul görmek, sevilmek ve güvende hissetmek için öğrendiğimiz bir uyum biçimidir.
Ve psikoterapi, yalnızca bu örüntüyü fark etmek değil; kadınlığınızı başkalarını memnun etmek zorunda kalmadan yeniden tanımlayabilmek için de bir alan açabilir.


