Salı, Ağustos 4, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Boşanmaktan Değil, “Boşanmış Kadın” Olmaktan Korkmak

Birçok kadın mutsuz, örseleyici, hatta zaman zaman şiddet içeren evliliklerde yıllarca kalmayı tercih ediyor. Bunun nedeni her zaman ekonomik özgürlüğün olmayışı, çocuklar ya da yalnız kalma korkusu değildir. Bazen en güçlü engel, görünmeyen ama oldukça ağır olan bir yüktür: “Boşanmış kadın” etiketi.

Toplum, kadınlara yalnızca nasıl eş ya da anne olmaları gerektiğini öğretmez; aynı zamanda başarısızlığın nasıl göründüğünü de tarif eder. Bu nedenle bazı kadınlar için boşanma, yalnızca bir evliliğin sona ermesi değil, toplumsal kimliklerinin de sorgulanması anlamına gelir. Psikolojik açıdan bakıldığında korkulan şey çoğu zaman boşanmanın kendisi değil, boşanmanın ardından maruz kalınacak damgalanmadır.

Bu kavramı anlamayı kolaylaştıran en güçlü açıklamalardan biri Erving Goffman’ın ‘damgalanma kuramı’dır. Goffman’a göre damga, bireyin sahip olduğu bir özelliğin toplum tarafından değersizlik göstergesi olarak yorumlanmasıdır. Böylece kişi yalnızca belirli bir deneyim yaşamış biri olmaktan çıkar; deneyimiyle tanımlanan biri hâline gelir. “Boşanmış kadın” ifadesi de birçok kültürde yalnızca medeni durumu ifade eden tarafsız bir tanım değildir. Çoğu zaman başarısız, güvenilmez, ailesini koruyamamış, sorunlu ya da “tehlikeli” kadın gibi örtük anlamlar taşır. Bu nedenle damga, bir statüden çok sosyal bir kimliğe dönüşür.

Damgalanmanın en yıkıcı yönü, yalnızca dışarıdan gelen yargılar değildir. Bir süre sonra kişi bu yargıları kendi benlik algısının bir parçası hâline getirebilir. Sosyal psikolojide buna içselleştirilmiş damgalanma denir. Kadın artık yalnızca başkalarının kendisini nasıl göreceğini düşünmez; kendisini de aynı gözle değerlendirmeye başlar. “Belki gerçekten başarısızım.”, “İnsanlar haklı olabilir.” ya da “Artık kimse bana saygı duymaz.” gibi düşünceler, dışarıdaki önyargının içerideki sese dönüşmüş hâlidir.

Bu süreçte toplumsal etiketler bireyin kararlarını doğrudan etkileyebilir. Etiketleme kuramına göre; kadın henüz boşanmamış olsa bile, boşandıktan sonra üzerine yapışacağını düşündüğü kimliği zihninde yaşamaya başlar. Böylece gelecekte karşılaşabileceği damgadan kaçınmak için bugünkü acıya katlanmayı seçebilir.

Yapılan araştırmalar da bu psikolojik süreci desteklemektedir. Naomi Gerstel’in boşanmış kadın ve erkeklerle yaptığı bir araştırma, boşanmanın hâlâ gündelik sosyal yaşamda dışlanma, suçlanma ve değersiz hissetmeyle ilişkilendirildiğini göstermektedir. Çalışmanın dikkat çekici bulgularından biri, boşanmış bireylerin bile zaman zaman bu damgalanmayı farkında olmadan sürdürebildiklerini göstermektedir.

Genç yetişkin kadınlarla yürütülen daha güncel bir araştırma ise boşanma damgasının beş temel deneyim etrafında şekillendiğini göstermektedir: başarısızlık duygusu, utanma, suçlanma, boşanmayı gizleme eğilimi ve insanların gözündeki imajı yönetmeye çalışma çabası. İlginç olan nokta, katılımcıların önemli bir kısmının “Artık toplum boşanmaya eskisi kadar kötü bakmıyor.” demesine rağmen davranışlarının tam tersini göstermesidir. Birçok kadın boşandığını açıklamayı geciktirmiş, bazı sosyal ortamlardan uzak durmuş veya sürekli kendini açıklama ihtiyacı hissetmiştir. Bu durum, damgalanmanın yalnızca bilinçli düşüncelerle değil, davranış düzeyinde de etkisini sürdürdüğünü göstermektedir.

Türkiye’de yapılan araştırmalarda da benzer sonuçlara ulaşılmaktadır. Boşanmış kadınlar özellikle çalışma yaşamında “sınırlarını bilmeyen kadın”, “erkeklerle fazla yakınlaşabilecek kadın” ya da “ilişkilerini sürdürememiş kişi” gibi kalıp yargılarla karşılaştıklarını ifade etmektedir. Bunun sonucunda yalnızca sosyal ilişkiler değil, iş yaşamındaki fırsatlar ve kişilerarası güven ilişkileri de etkilenebilmektedir.

Psikolojik açıdan bakıldığında ise burada sosyal olarak dışlanma korkusu görülmektedir. İnsan beyni, ait olduğu grubun onayını kaybetmeyi yalnızca duygusal bir tehdit olarak değil, varoluşsal bir risk olarak da algılar. Evrimsel psikoloji açısından grubun dışında kalmak tarih boyunca hayatta kalmayı zorlaştıran bir durum olmuştur. Bu nedenle bugün bile sosyal reddedilme ihtimali, fiziksel acıya benzer nörobiyolojik süreçleri harekete geçirebilir. Dolayısıyla bazı kadınların mutsuz bir evlilikte kalmaları, yalnızca eşlerini kaybetme korkusuyla değil; aileyi, sosyal çevreyi, saygınlığı ve aidiyet hissini kaybetme korkusuyla da ilişkilidir.

Burada önemli olan nokta, bu korkunun bireysel bir zayıflık olarak değerlendirilmemesidir. Çünkü korkunun kaynağı çoğu zaman kadının kişilik özellikleri değil, içinde yaşadığı kültürel bağlamdır. Bir toplum kadının değerini evliliğini sürdürebilme becerisi üzerinden tanımlıyorsa, boşanma yalnızca hukuki bir süreç olmaktan çıkar; benlik saygısını tehdit eden sosyal bir olaya dönüşür.

Bu nedenle terapötik süreçlerde hedef yalnızca kadının boşanma kararını desteklemek ya da engellemek değildir. Asıl önemli olan, kararın toplumsal damganın baskısından mı yoksa kişinin kendi değerlerinden mi kaynaklandığını anlayabilmektir. Kadın bazen evliliğini değil, toplumun gözündeki kimliğini kaybetmekten korkmaktadır. Bu iki korku birbirine benzese de psikolojik olarak aynı şey değildir.

Toplumsal etiketlerin en güçlü yanı, zamanla kişinin kendi sesiymiş gibi konuşmaya başlamalarıdır. “İnsanlar ne düşünür?”, “Artık bana kim değer verir?”, “Başarısız bir kadın olarak görüleceğim.” gibi düşünceler çoğu zaman bireyin gerçek inançlarından değil, yıllar boyunca maruz kaldığı kültürel söylemlerden beslenir. Bu nedenle ilk adım, bu sesin gerçekten kime ait olduğunu sorgulayabilmektir.

Psikoterapide sıkça üzerinde durulan konulardan biri, bireyin kimliğini yaşamındaki tek bir olay üzerinden tanımlamayı bırakabilmesidir. Bir evliliğin sona ermesi, kişinin bütün yaşam öyküsünü tanımlamaz. İnsan yalnızca eş değildir; aynı zamanda bir arkadaş, bir anne, bir meslek sahibi, bir üretici, bir evlat, bir öğrenen ve sürekli dönüşen bir bireydir. Kimlik, tek bir yaşam olayından çok daha geniş ve çok katmanlıdır. “Boşanmış kadın” ifadesi ise bu çok katmanlı kimliği tek bir etikete indirger.

Bu süreçte kadınların kendileri için yapabilecekleri en etkili şey öz şefkat geliştirmektir. Öz şefkat, yaşanan zorluğu inkâr etmek ya da her şeyin yolunda olduğunu söylemek değildir. Tam tersine, acıyı olduğu gibi kabul ederken kişinin kendisine cezalandırıcı değil, destekleyici bir dille yaklaşabilmesidir. “Bunu yaşayan tek kişi ben değilim.”, “Şu an zorlanıyor olmam başarısız olduğum anlamına gelmez.” ya da “Bu karar hayatımın tamamını tanımlamaz.” diyebilmek, damgalanmanın benlik üzerindeki etkisini azaltabilir. Araştırmalar, öz şefkati yüksek bireylerin utanç ve kendini suçlama duygularıyla daha sağlıklı baş edebildiğini göstermektedir.

Bir başka önemli nokta ise sosyal çevreyi yeniden değerlendirebilmektir. Her çevre aynı değildir. Destekleyici ilişkiler kurabilmek, güven veren insanlarla bağ kurmak ve gerektiğinde profesyonel psikolojik destek almak, damgalanmanın oluşturduğu yalnızlık hissini önemli ölçüde azaltabilir. Çünkü damga, en çok sessizlikte güçlenir; paylaşıldığında ise etkisinin bir kısmını kaybeder.

Aslında en önemli soru şudur: Hayatımızı başkalarının bize vereceği unvanlara göre mi yaşayacağız, yoksa kendi değerlerimize göre mi şekillendireceğiz? Toplum zaman zaman insanları tek bir kelimeyle tanımlamaya çalışabilir. Ancak psikolojik iyileşme, bu tek kelimelik tanımları reddedip kendi yaşam öykümüzü yeniden yazabilme cesaretiyle başlar. Bir kadının değeri, evliliğinin sürmüş ya da sona ermiş olmasıyla değil; kurduğu ilişkiler, taşıdığı değerler, gösterdiği dayanıklılık ve kendisiyle kurduğu bağ ile belirlenir. Kimlik, toplumsal etiketlerden çok daha derin ve çok daha zengin bir yapıdır.

Sonuç olarak “boşanmış kadın” etiketi, birçok kadın için görünmeyen fakat son derece güçlü bir psikolojik baskı oluşturmaktadır. Boşanma korkusunun önemli bir bölümü, evliliğin bitmesinden değil; toplumun kişiye yüklediği anlamlardan beslenmektedir. Damgalanma azaldıkça kadınların evlilik kararları da korkuyla değil, kendi psikolojik ihtiyaçları ve yaşam değerleri doğrultusunda şekillenebilecektir. Belki de asıl soru, “Kadınlar neden boşanmaktan korkuyor?” değil; “Toplum neden boşanmış kadından hâlâ korkuyor?” olmalıdır.

Kaynakça

  • Gerstel, N. (1987). Divorce and stigma. Social Problems, 34(2), 172–186. https://doi.org/10.2307/800714
  • Goffman, E. (1963). Stigma: Notes on the management of spoiled identity. Prentice-Hall.
  • Kalmijn, M., & Uunk, W. (2007). Regional value differences in Europe and the social consequences of divorce: A test of the stigma hypothesis. Social Science Research, 36(2), 447–468. https://doi.org/10.1016/j.ssresearch.2006.06.001
  • Link, B. G., & Phelan, J. C. (2001). Conceptualizing stigma. Annual Review of Sociology, 27, 363–385. https://doi.org/10.1146/annurev.soc.27.1.363
  • Morris, M. L. (2018). The stigma of divorce: How the divorce process can impact psychological well-being. Journal of Divorce & Remarriage, 59(8), 666–678. (Makalede damgalanma, utanç ve boşanma sonrası kimlik deneyimleri tartışılmaktadır.)
  • Neff, K. D. (2003). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity, 2(2), 85–101. https://doi.org/10.1080/15298860309032
  • Neff, K. D., & Germer, C. K. (2013). A pilot study and randomized controlled trial of the Mindful Self-Compassion program. Journal of Clinical Psychology, 69(1), 28–44. https://doi.org/10.1002/jclp.21923
  • Scheuble, L. K., & Brehm, B. (1997). Attitudes toward marital dissolution among young adults: Learning from divorced and continuously married parents. Journal of Divorce & Remarriage, 26(1–2), 17–38.
ASLI KAYAALTI
ASLI KAYAALTI
Aslı Kayaaltı, 2006 yılından itibaren psikolojinin pek çok farklı alanında deneyim kazanmış olan uzman psikolog Aslı Kayaaltı, 2013’ten sonra çocuk, ergen ve yetişkin psikoterapisi ile çift-aile terapisi üzerine yoğunlaşmıştır. Son yıllarda travma, ölüm ve yas konularına dair çalışmalarını arttıran Kayaaltı, güncel konularda da psikoloji yazıları yazmaktadır. Yazılarında ve psikoterapilerinde bireylerin hayatın hızlı akışı içinde daha farkındalıklı, psikolojik olarak esnek ve güçlü olmalarını amaçlamaktadır. Her adımda insanın içsel dünyasına dokunarak bilişsel ve duygusal iyileşmesini desteklemeyi hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar