Günün yoğun koşturmacası sona erip akşam ekranlar kapandığında, dışarıdan bakıldığında her şeyin tam ve yolunda göründüğü fırtınasız bir sükûnet başlar. Düzenli ve saygın bir iş, sıcak bir ev, zamanında ödenen faturalar ve telefon ekranında biriken dostça mesajlar… Ancak tam da bu konforlu alanın ortasında, örneğin büyük bir sunumun ardından eve dönüp kulaklıklarınızı çıkardığınız o sessiz anda ya da sevdiklerinizle dolu kahkahalı bir akşam yemeğinin tam ortasındayken göğsünüze aniden tarif edilemez bir soğukluk çöker. Bütün bu düzenin içinde adını koyamadığınız, elle tutamadığınız ama varlığını derinden hissettiğiniz bir şeyler eksiktir. Yanınızdaki insan içtenlikle gülümserken, siz kendi zihninizde kilometrelerce uzaktasınızdır. Hemen ardından ise içten içe sinsi bir suçluluk duygusu yükselir: “Bunca imkâna, huzura ve sevgiye sahipken ben neden tam anlamıyla mutlu olamıyorum?”. Oysa bu durum bir nankörlük ya da kişisel bir yetersizlik değil; görünürdeki dışsal düzen ile iç dünyadaki psişik ihtiyaçlar arasındaki o sessiz ve derin uyumsuzluktur.
Bu duygusal çıkmazın kökeninde sıklıkla zihnimizin geliştirdiği Bilişsel Davranışçı Terapi bağlamında tanımlanan düşünce tuzakları yatar. David D. Burns’ün vurguladığı katı zorunluluk ifadeleri (“-meli / -malı” kalıpları), varoluşumuzu sessizce baskı altına alır: “Her şey yolundaysa tam bir mutluluk hissetmeliyim.” Bu düşünce kalıbı zihne yerleştiğinde, beliren en küçük bir huzursuzluk dahi kişisel bir başarısızlık veya yetersizlik sayılır. Üstüne bir de duygusal akıl yürütme (emotional reasoning) eklenir: “İçimde bir boşluk hissediyorum, demek ki hayatımda bir şeyler kökten yanlış.” Örneğin, yıllarca emek verip hayalini kurduğunuz o terfiyi aldığınız günün akşamında ya da kredi taksitlerini bitirdiğiniz evin oturma odasında otururken hissettiğiniz ani yabancılaşmayı, başarınızın anlamsızlığına yorarsınız. Kalabalık gruplar içinde aniden beliren o yalnızlık hissi, sanki yanlış bir tiyatro oyununda sahneye çıkmışsınız gibi hissettirir. Oysa zihin, anlık bir duygulanımı hayatın bütününe dair değişmez bir hakikat gibi sunarak insanı kendi iç gerçekliğine ve duygusal dengesine yabancılaştırır.
Ne var ki bu varoluşsal sükûtu yalnızca bilişsel bir çarpıtma saymak yüzeysel kalacaktır. Hümanist psikolojide Ryan ve Deci’nin Öz Belirleme Kuramı (Self-Determination Theory), insanın temel üç psikolojik ihtiyacına dikkat çeker: Özerklik, yeterlik ve ilişki kurma. Hayatınızda görünürdeki hedefleri tek tek gerçekleştirmiş olabilirsiniz; ancak bu süreçte kendi özgün kararlarınızı mı uyguladınız, yoksa toplumun alkışladığı hazır şablonları mı takip ettiniz? Kalabalık arkadaş gruplarında görünüşte varsınızdır; peki ya kırılganlıklarınızı, korkularınızı sansürsüzce paylaşabileceğiniz derin bir ruh yakınlığı var mıdır? Psikanalist Donald Winnicott’un “Sahte Benlik” (False Self) olarak adlandırdığı yapı tam da burada devreye girer. Dış dünyaya kusursuz, uyumlu, başarılı ve sürekli ‘iyi’ görünen bir imaj sunulurken; içteki otantik benlik beslenmediğinde ortaya çıkan o tarif edilemez boşluk, sahte benliğin yarattığı duygusal yorgunluğun, bastırılmış arzuların ve yaşanmamışlığın sessiz bir çığlığıdır.
Edebiyat ve varoluşçu felsefe de bu insani çelişkiyi derinlemesine işler. Viktor Frankl, logoterapi kuramında insanın temel motivasyonunun “anlam arayışı” olduğunu belirtir ve materyal refahın tek başına bu arayışı karşılayamadığı durumları “varoluşsal boşluk” (existential vacuum) olarak tanımlar. Lev Tolstoy, İtiraflarım adlı eserinde büyük bir edebi şöhrete, mülklere ve mutlu bir aileye sahipken aniden kapısını çalan o derin anlamsızlığı anlatır. Günlük yaşamda bu durum, pazar akşamı ertesi günün yapılacaklar listesine bakarken, gece geç saatlerde sosyal medyada başkalarının hayatlarını kaydırırken ya da uzun süre hayalini kurduğunuz bir tatil beldesinde deniz kenarında otururken aniden zihni kaplayan “Peki şimdi ne olacak?” sorusuyla somutlaşır. İnsan, kendi hayatının öznesi olmak yerine, dışarıdan kurgulanmış bir senaryonun kusursuz bir figüranına dönüştüğünü hissettiğinde bu yabancılaşma kaçınılmaz hale gelir. Sorun imkânların yetersizliği değil, o imkânların içinde kendi varoluşsal hikâyenizi ve özgün amacınızı bulamamış olmanızdır.
Sonuç olarak, her şey yolundayken hissettiğiniz o sessiz eksiklik bir bozunum ya da kaçınılması gereken bir kusur değildir. Aksine o his, bastırılmış otantik benliğinizin size gönderdiği kıymetli ve dönüştürücü bir davettir. Bu hisse hemen yeni harcamalar yaparak, sosyal medyada onay arayarak ya da takvimi aşırı yoğunlaştırarak yanıt vermek yerine, onu şefkatle ve sabırla dinlemek gerekir. Zira eksik olan hayatınızın dışındaki imkânlar değil; o imkânların içine kendi gerçekliğinizi, duygusal yakınlığınızı ve anlamsal bağınızı ne kadar katabildiğinizdir. Kendinizle yapacağınız şeffaf, dürüst ve cesur bir içsel yüzleşme, bu duygusal boşluğu bir eksiklikten özgürleşme ve otantik bir varoluşa geçiş kapısına dönüştürmeye son derece yeterlidir.
Kaynakça
- Burns, D. D. (1980). İyi Hissatmek: Yeni Duygudurum Tedavisi (Özgün adı: Feeling Good: The New Mood Therapy). (Çev. H. Türkçapar vd.). İstanbul: Psikonet Yayınları.
- Frankl, V. E. (1959). İnsanın Anlam Arayışı (Özgün adı: Man's Search for Meaning). (Çev. S. Budak). İstanbul: Okuyan Us Yayınları.
- Ryan, R. M. ve Deci, E. L. (2000). Öz-belirleme kuramı ve içsel motivasyonun, sosyal gelişimin ve psikolojik sağlığın desteklenmesi. American Psychologist, 55(1), 68-78. Tolstoy, L. (1882). İtiraflarım. (Çev. M. Beyhan). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Yine insanı içsel bir sorgulamaya davet eden harika bir yazı olmuş. Yazarımızın kalemine sağlık 🌸💝
Çok teşekkür ederim dostum❤️🙏