Psikolog BulŞehrinde bir uzman

“Hiçbir şey” Üzerine

4 dk.okuma süresi
"Hiçbir şey" Üzerine

Bu ay ne yazacağıma karar veremedim. Canım hiçbir konuyu yazmak istemedi, ben de bu ayın konusu olarak “hiçbir şeyi” seçtim.

Hiçbir şey... Aslında hiçbir şey, ne çok şeyi ifade ediyor. Bazı boşluklar, bazı anlar, bazı anlamlar o kadar sessizler ki, ancak sessizlikte fark edebiliyoruz. Ne garip. Bağır çağır idrak edemediklerimiz susarak, çok şey öğretiyorlar.

Bu bana kelimelerin arasındaki boşluklar gibi gelmiştir. Sesler, o “hiçbir şey” dediğimiz boşluklar olmasa, konuştuğumuz dil koca, yorucu bir gürültüden ibaret kalmaz mıydı? Bazen iki duvarın arasına kocaman bir boşluk bırakıyoruz ve adına da pencere diyoruz. O boşluk sayesinde içeriye ışık sızıyor, o boşluk sayesinde nefes alıyoruz. Hayatın içinde de tam olarak böyle pencerelere, böyle duraksamalara ihtiyacımız var.

Bazen metroda giderken, bir yerlere telaşla yetişen insanlara bakıp aniden aklımızdan geçen o soru mesela: “Bu insanlar bir şey yapıyor, bir yerlere gidiyor. Peki ben ne yapıyorum?” Bu his bize çoğu zaman bir savruluş gibi gelir. Sanki dışarıda gürül gürül akıp giden bir hayat var ve ben oradan oraya, kendi isteğim dışında sürükleniyorum... Ne yaptığımı bilmeden. Biri çıkıp “Ne yapıyorsun?” diye sorsa, verecek tek bir cevabımız kalıyor bazen: “Hiç.”

Oysa bu “hiç” cevabının ardında ne büyük bir suçluluk duygusu yatar, değil mi? Boş durmanın, bir şey üretmemenin, sadece öylece var olmanın neredeyse bir suç sayıldığı bu çağda, kendimize durma izni vermekten ölesiye korkuyoruz. Boşlukla baş başa kaldığımızda yüzleşmekten kaçtıklarımız duyulacak diye, sürekli arka planda bir gürültü çalmasını istiyoruz. İzlemediğimiz halde açık kalan televizyonlar, dinlemediğimiz halde çalan müzikler, sürekli kaydırdığımız ekranlar hatta bazılarımızın sürekli yaptığı işler... Hepsi o ürkütücü “hiçliğin” sesini bastırmak için uydurduğumuz yapay doluluklar aslında.

Çünkü bize varoluşun, sadece bir yerlere anlamlı bir şekilde yetişmekten ibaret olduğu öğretildi. Bir yarıştaymışçasına “her şey” olmaya zorlandığımız, koşsak da hep geride kaldığımızı hissettiğimiz, hatta bazılarımızın bu koşuya 10-0 yenik başladığı bir dünyadayız. Bizi, anlamlı bir hayat sürmenin çok paraya, çok işe, kusursuz bir güzelliğe ya da üzerimizde taşıdığımız markalara bağlı olduğuna inandırmaya çalışıyorlar. Başkalarının beklentileriyle dolu bir zihin gerçekten bize mi aittir? Yoksa varoluş, sadece bir şeyler başarmak veya bir yere varmak değildir; durup “hiç” olmaktan mı geçer bazen.

Bizler terapi odasında bunu çok iyi biliriz. Bazen en derin aydınlanmalar, kurulmuş uzun cümlelerin sonunda değil; tam tersine, cümlenin bittiği ve odada sadece sessizliğin yankılandığı o “hiçbir şey” anında gerçekleşir. Bir es verirsiniz ve o boşluk, karşınızdakine düşünme, anlama, kendi gerçeğini o alana yerleştirme fırsatı sunar. Susarak, aslında saatlerce konuşmaktan çok daha fazlasını anlatırız.

Aslında terapi odasında danışanlarımıza verdiğimiz bu es verme hakkını, günlük hayatta nedense kendimizden esirgiyoruz. Kendi hayatımıza gelince hata affetmeyen, acımasız birer kişilere dönüşüveriyoruz. Halbuki akşam yorgun argın eve geldiğimizde, üstümüzü bile değiştirmeden koltuğa yığılıp on dakika sadece boş duvara baksak dünya başımıza yıkılmaz. Elimize hemen telefonu almadan, arkadan illa bir şeyler izlemeden, “Şimdi ne yapmam gerekiyor?” diye hesap kitap yapmadan geçen o sıradan dakikalardan bahsediyorum. Sürekli bir gelişim kaydetmek, boş kalan her anı faydalı bir içerikle, bir eğitimle ya da yarına dair bir planla doldurmak zorunda değiliz.

Bazen sadece yorgun olmaya ve yorgun kalmaya hakkımız var. Zihnimizin de tıpkı bedenimiz gibi kontak kapatmaya ihtiyacı var. Çayın bardakta usulca soğumasını izlemek, otobüs camından dışarıdaki anlamsız kalabalığa öylece bakmak, yattığımız yerden tavanı incelemek... Bunları yaparken içimizi kemiren o “zamanı boşa harcıyorum” hissi var ya, işte ondan sıyrılmamız gerekiyor. Bizler sürekli güncellenmesi ve hatasız çalışması gereken sistemler değiliz. Her an bir işe yaramak, sürekli mantıklı ve üretken olmak zorunda hissetmek çok ağır bir yük. Bu yükü arada bir yere bırakmadığımızda, o çok peşinden koştuğumuz “anlam” da bizi ezip geçiyor. O yüzden bazen hiçbir şey yapmamak, yapılabilecek en insani şey oluyor. Sadece durmak. Öylesine. Hiçbir şeyi çözmeden, üretmeden, hiçbir yere yetişmeden.

İşte bu yüzden bu ay “hiçbir şey” üzerine yazmak istedim. Sürekli bir şeyler hissetmek, durmadan bir anlam üretmek, hep “dolu” olmak zorunda olmadığımızı hatırlamak için. Belki de hayat, tam da o hiçbir şey yapmadığımız, kelimelerin bittiği yerde durup o sessizliğe izin verdiğimiz anlarda asıl anlamını buluyordur. Bırakın bazı anlar tamamen boş kalsın. İnanın bana, bazen sadece durup hiçbir şey yapmamak da kendimiz için yapacağımız çok şey olacak.

Zeynep Tuğçe Bayrak Zeynep Tuğçe Bayrak
Zeynep Tuğçe Bayrak, Üsküdar Üniversitesi Psikoloji (Tam Burslu) bölümünden mezun olmuştur ve şu anda Klinik Psikoloji Yüksek Lisans yapmaktadır. Aynı zamanda Beslenme ve Diyetetik bölümünde çift anadal yapan 3. sınıf öğrencisidir. NP Feneryolu Tıp Merkezi’nde stajyer olan Bayrak; BDT, KİPT, MMPI ve TSSB uygulayıcı yetkinliklerine sahiptir. Türkiye Psiko- onkologlar Derneği ve LÖSEV gönüllüsü olarak, meslek hayatını yeme bozuklukları ve onkoloji alanlarında eklektik bir yaklaşımla sürdürmeyi hedeflemektedir. Birçok projede ve kulüpte rol alan Bayrak, yazar olarak ürettiği içerikler ve çeşitli terapi eğitimleriyle profesyonel gelişimini çok yönlü sürdürmektedir. Şu andaysa aktif olarak mening.psikoloji kullanıcı adlı psikoloji & beslenme ve diyetetik instagram sayfasında içerik üretmektedir.

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!