Kuşunu Arayan Kafes: Özgürlüğün Paradoksu
“Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.”
Franz Kafka
Franz Kafka’nın Aforizmalar kitabında yer alan bu cümlesi, yalnızca gerçekliğin alışıldık düzeninin tersini içeren edebi bir imge değildir. Aynı zamanda insanın kendi varoluşunu nasıl sınırlandırdığına, sınırlarını nasıl kimlikleştirdiğine ve özgürlük karşısında neden tereddüt edebildiğine ilişkin güçlü bir psikolojik tartışma alanını içerir.
Kafes, kuş olmadan hala kafes midir?
Elbette fiziksel olarak öyledir. Fakat bir metafor olarak kafesin anlamı, içinde tutulacak bir şeyin varlığıyla ilişkilidir. Kuş yoksa geriye demirler, kapı ve sınırlar kalır. Onu kafes yapan işlev, varlığının anlamını da belirler. Kişi çocukluğunda sevilmek için sessiz kalmayı öğrenebilir. Terk edilmemek için herkesi memnun etmeyi, incinmemek için kimseye güvenmemeyi. Tüm bunlar çocukluktan itibaren, kişinin yaşamında güvenli alanlarını oluşturmaya başlar. Çünkü insan acıyla birlikte, acının içinde kurduğu benliğe de bağlanır. Fakat zaman ilerledikçe güven sağladığına inanılan bu alan, görünmez kurallara dönüşür. Kişi tüm bu davranışların birer savunma mekanizması olduğunu unutarak onları adlandırmaya başlar: "Ben fedakârım." "Ben kimseye yük olmam." "Ben kolay kolay kırılmam." "Ben buyum."
Esaretin kimlikleşmesi tam da bu noktada başlar. Bu sayede kısıtlayıcı örüntülerin sürdürülmesi için dışarıdan bir güce ihtiyaç duyulmaz. Kişi tüm bu kurallarla kendi kendini denetler, kendi arzularını sınırlandırır ve asıl ihtiyaçlarını görmezden gelir. Böylece kafeste içindeki kuşta kişinin kendisi olur.
Esaretin kimliğe dönüşmesi, değişimi zorlaştırsa da bu örüntülerin değişmez olduğu anlamına gelmez. Psikolojik dönüşüm, kişinin geçmişte geliştirdiği savunmaları bütünüyle yanlış bulmasıyla gerçekleşmez. Bu savunmaların hangi koşullarda ortaya çıktığını ve bugün hangi işlevleri sürdürdüğünü fark etmesiyle başlar.
Özgürlük, çoğu zaman kısıtlamaların ortadan kalkması olarak tanımlanır. Fakat psikoloji perspektifinden bakıldığında özgürlük, tüm bu dış engellerden daha karmaşık bir olgudur. Kişinin önünde seçenekler bulunması, bu seçenekleri kendi tercihlerine göre seçebileceği anlamına gelmez. Özgür görünüyor olsa bile korkuları, içselleştirdiği kurallar veya yerleşik ilişki örüntüleri nedeniyle kısıtlı bir hareket alanında bulunabilir.
Tam da bu noktada özgürlüğün paradoksundan bahsedebiliriz: sınırların yok olması, beraberinde kişiye güven sağlayan alanın da bozulması anlamına gelebilir. Alışılmış roller ve kurallar, kişinin seçeneğini kısıtlarken belirsizliği de azaltır. Bu alandan çıkmak ise beraberinde hata yapma olasılığını ve karar verme sorumluluğunu da getirir.
Varoluşçu psikolojinin temel düşüncelerinden biri, özgürlükle beraber gelen kaygı ve sorumluluktur. İnsan, seçim yapabilen bir özne olmasıyla birlikte, seçimlerinin sonucunu ise kontrol edemeyen bir varlıktır. Bu durum özgürlüğü rahat bir deneyimden çıkararak kaygı ve belirsizlik veren bir durum haline getirebilir. Dolayısıyla belirsizlik, alışıldık bir mutsuzluktan daha korkutucu gelebilir. Bu açıdan bireyin kendisini sınırlayan bir ilişkide, işte veya ortamda bulunması her zaman basit bir irade eksikliğiyle açıklanamaz. Çünkü tanıdık olan, acı verici olsa bile öngörülebilirdir. İnsan, yalnızca ilişkilerindeki roller içeren bir özne değildir. Bu roller yaşamının önemli bir bölümünü oluşturabilir; fakat kişinin bütününü açıklayamaz.
Bu yüzden özgürleşmek, yalnızca bütün bağları silip atmak veya hiç kimseye ihtiyaç duymamak anlamına gelmez. Aksine, bağ kurarken kendiliği koruyabilmek ve kişinin kendi değerini yalnızca başkalarına sağladığı faydayla ölçmemesidir. Kafesin kuş olmadan varlığını sürdürebilmesi, bu açıdan bir yoklukla başa çıkma meselesinden çok daha fazlasını içerir. Asıl mesele, varlığını yalnızca bir başkasını sınırlama veya kontrol etme işlevi üzerinden tanımlamaktan vazgeçebilmesidir.



