Ergenlikte Yalnızlık: Kalabalık İçinde Kaybolmak
Akşam yemeğinde dört kişilik bir aile aynı masada… Anne günün yorgunluğuyla bir şeyler anlatıyor. Baba telefonuna gelen mesajlara bakıyor. Ergenin telefonu masanın hemen yanında; ekranı birkaç dakikada bir yanıyor. Arkadaş grubundan mesajlar geliyor, sosyal medyadan bildirimler düşüyor. Bir süre sonra herkes kendi köşesine çekiliyor.
Dışarıdan bakıldığında fiziksel bir yalnızlık görünmüyor.
Okulda arkadaşları var, sınıf grubunda onlarca kişi var, sosyal medyada yüzlerce kişiyi takip ediyor. Gün boyunca mesajlaşıyor, video gönderiyor, beğeniyor, yorum yapıyor.
Ama gece odasına geçtiğinde içinden şu cümle geçebiliyor:
“Aslında beni gerçekten anlayan kimse yok.”
Belki de günümüz ergeninin yalnızlığını anlamaya tam buradan başlamamız gerekiyor. Çünkü artık yalnızlık her zaman tek başına olmak anlamına gelmiyor. Bazen yalnızlık, kalabalığın tam ortasında, duygusal temasın olmadığı yerde yaşanıyor. Ama bunu maalesef fark edemiyoruz. Zaman zaman farklı şekillerde hissettiriyor ama bizler bunu ergenlik şımarıklığı olarak nitelendirebiliyoruz. Bazen de “Hocam herkes oradaydı, bir tek beni çağırmamışlar…” şeklinde kırılganlığını dile getirebiliyor.
Cumartesi akşamı evde oturan bir ergen, Instagram’da arkadaşlarının hikâyelerini görüyor. Sınıftan birkaç kişi birlikte bir kafeye gitmiş. Fotoğraflar, kahkahalar…
Kimse ona “Seni istemiyoruz.” dememiştir. Ama onu çağırmamışlardır.
Yetişkin için küçük görünen bu olay, ergenin zihninde büyük sorulara dönüşebilir:
“Beni neden çağırmadılar?”
“Benden hoşlanmıyorlar mı?”
“Ben gerçekten bu grubun bir parçası değil miyim?”
Ergenlik döneminde akran grubu yalnızca arkadaşlık alanı değil, aynı zamanda aidiyet alanıdır. Ergen, ailesinden psikolojik olarak ayrışmaya başladıkça “Ben kimim?” sorusunun cevabını biraz da akranları arasında arar. Bu nedenle bir buluşmaya çağrılmamak, bazen çok daha derindeki bir soruya dokunabilir:
“Ben nereye aitim?” en sancılı soruların başında geliyor. Çünkü ergen kendini ait hissetmediği noktada savrulup gidebiliyor.
Bağlantıda olmak ile bağ kurmak aynı şey değildir
Bugünün ergeni fiziksel olarak yalnız kaldığında bile dijital olarak yalnız değildir. Sınıf grupları, oyun arkadaşları ve sosyal medya aracılığıyla sürekli birileriyle bağlantı hâlindedir.
Fakat bağlantıda olmak ile bağ kurmak aynı şey değildir.
Telefonunda yüzlerce kişi olabilir ama kötü bir gün geçirdiğinde “Bunu kime anlatabilirim?” sorusuna cevap veremeyebilir. Bir gönderisi yüzlerce beğeni alabilir ama kendisini değersiz hissedebilir. Bu nedenle günümüz ergeninin yalnızlığını yalnızca “Arkadaşı var mı?” sorusuyla anlayamayız. Belki daha doğru soru şudur:
“Kendisini olduğu hâliyle gösterebildiği ve kabul gördüğü bir ilişkisi var mı?”
Bazen yalnızlık evin içinde başlar.
Ergen okuldan gelir, çantasını bırakır ve odasına geçer.
“Bugün okul nasıl geçti?”
“İyi.”
“Sınavdan kaç aldın?”
“Yetmiş sekiz.”
“Telefonu bırak da biraz ders çalış.”
Konuşma burada biter.
Oysa belki o gün en yakın arkadaşı onunla konuşmamıştır. Sınıfta söylediği bir şeye gülünmüştür. Belki sevdiği biri mesajına cevap vermemiştir. Fakat bunların hiçbirini anlatmaz. Çünkü zihninden şöyle geçebilir:
“Anlatsam zaten ‘Takma kafana.’ diyecekler. Beni dinlemeden nasihat verecekler. Beni annem bile anlamıyor.”
Ebeveyn ile ergen arasındaki mesafe bazen büyük çatışmalarla değil, küçük küçük anlatmamalarla büyür. Ergen bir gün cesaret edip “Arkadaşlarım beni çağırmamış.” dediğinde ebeveyn iyi niyetle “Boş ver, başka arkadaş mı yok?” veya “Bunun için mi üzülüyorsun?” diyebilir. Ebeveyn onu rahatlatmaya çalışırken ergenin duyduğu mesaj ise şu olabilir:
“Hissettiğim şey önemli değil.”
Oysa bazen çocuğun ihtiyacı problemi hemen çözmemiz değil, “Bu seni gerçekten üzmüş olmalı.” diyebilmemizdir. Çünkü anlaşılmak, yalnızlık duygusuna karşı en güçlü koruyucu deneyimlerden biridir. Ergen, dışarıdaki herkes tarafından anlaşılmadığı ya da kabul görmediği zamanlarda bile “Ailem beni görüyor, anlıyor ve yanımda.” duygusunu taşıyabiliyorsa, yaşadığı güçlüklerle daha sağlam baş edebilir. Ailenin sunduğu bu güvenli bağ, ergenin yalnızlık karşısında dayanıklılığını artırırken güçlü bir benlik geliştirmesine de destek olur.
Bir kafede beş ergen oturuyor. Dördü konuşurken biri sürekli telefonuna bakıyor. Böyle bir gence “Telefon bağımlısı.” demek kolaydır. Oysa bazen telefon bir neden değil, sığınaktır.
Konuşmaya nasıl katılacağını bilemeyen, grupta kendisini yetersiz hisseden veya “Bir şey söylersem saçma bulunur mu?” diye kaygılanan ergen için ekran, sosyal ortamda görünmez olmanın güvenli bir yolu hâline gelebilir.
Bu nedenle bazen soruyu değiştirmek gerekir:
“Bu çocuk neden sürekli telefonda?” yerine,
“Telefonun arkasında hangi duygudan korunuyor?”
Odasına kapanan her ergen yalnız değildir
Ergenlikte yalnız kalma ihtiyacı artabilir. Kapısını kapatmak, müzik dinlemek, ailesiyle geçirilen zamanın azalması her zaman psikolojik bir sorun anlamına gelmez. Çünkü ergenlik aynı zamanda ayrışma ve bireyselleşme dönemidir.
Bu nedenle “Niye odandan çıkmıyorsun?” yerine bazen “Odana çekildiğinde iyi misin?” diye sormak daha anlamlıdır.
Çünkü yalnız kalmayı seçmek ile kendini yalnız hissetmek birbirinden farklıdır.
Sosyal medyada herkes mutlu görünüyor
Ergen telefonunu açıyor: Birinin doğum günü, diğerinin konseri, tatili, sevgilisi, kalabalık arkadaş grubu…
Kendi odasında bütün bunları izlerken başkalarının hayatlarının en güzel anlarını kendi hayatının sıradan anlarıyla karşılaştırabiliyor:
“Herkes eğleniyor.”
“Bir tek ben mi böyleyim?”
“Ben neden böyle değilim?”
Oysa ekranda gördüğü şey hayatın bütünü değildir.
Dijital çağın paradokslarından biri belki de tam burada karşımıza çıkıyor:
Başkalarının hayatına hiç olmadığı kadar yakınız ama bazen kendi hayatımızın dışında kalmış gibi hissediyoruz.
Peki aile ne yapabilir?
Ergeni konuşturmak için sürekli soru sormak bazen onu açmak yerine daha fazla kapatabilir. Bunun yerine gündelik hayatın içinde küçük temas alanları oluşturabiliriz: Arabada giderken, çay içerken, markete yürürken, mutfakta bir şeyler hazırlarken…
Ergenler bazen en önemli şeyleri tam da böyle sıradan anlarda söylerler.
Anlatmaya başladığında ise hemen öğüt vermek yerine biraz daha merak etmek çoğu zaman yeterlidir:
“Sonra ne oldu?”
“Sen orada ne hissettin?”
“Peki sen ne olmasını isterdin?”
Kapısını çalın ama kapısını kırmayın!
Ergenlik döneminde ebeveynliğin en zor dengelerinden biri, ergenin mahremiyetine saygı gösterirken onu kendi yalnızlığına terk etmemektir.
Bazen kapısını kapatacaktır. Bazen “Bir şeyim yok.” diyecektir. Her seferinde kapıyı zorlamak gerekmez. Ama kapının diğer tarafında hâlâ birilerinin olduğunu bilmesi gerekir:
“Şimdi anlatmak istemeyebilirsin. Ama bir gün anlatmak istersen ben buradayım.”
Ergen ailesinden uzaklaşıyor gibi görünse de hâlâ güvenli bir limana ihtiyaç duyar. Sadece artık o limana çocukluğundaki gibi değil, kendi istediği zaman yanaşmak ister.
Bu nedenle çocuğu odasından yalnızca “Gel, bir işin ucundan tut.” diyerek çıkarmak yerine, bazen hiçbir görev vermeden onunla vakit geçirmek gerekir. Ergenin, yalnızca bir şey yaptırmak ya da bilgi almak için değil, kendisiyle gerçekten vakit geçirmek istediğimiz için arandığını hissetmesi önemlidir.
Görünmeyen yalnızlığı fark etmek
Yalnız çocuk artık her zaman odasında tek başına oturan çocuk değildir. Bazen okulun en popüler öğrencisidir. Bazen yüzlerce takipçisi vardır. Bazen arkadaş grubunun en çok gülenidir. Bazen bizimle aynı sofrada oturmaktadır.
Bu nedenle yalnızlığı anlamak için çevresindeki insanların sayısından çok kurduğu ilişkilerin niteliğine bakmamız gerekir.
Belki ebeveyn olarak kendimize sormamız gereken soru şudur:
“Çocuğumun hayatında kaç kişi var?” değil,
“Çocuğum kendisini yalnız hissettiğinde bana gelebiliyor mu?”
Ergenin bütün yalnızlığını ortadan kaldıramayız. Her arkadaşlık kırgınlığını düzeltemeyiz, her dışlanmanın önüne geçemeyiz.
Ama kalabalığın içinde kaybolduğu bir gün eve döndüğünde, kendisini gerçekten gören birilerinin olduğunu hissettirebiliriz.
Bazen bir ergenin ihtiyacı olan şey de tam olarak budur:
Onu kalabalıktan çekip çıkarmak değil; kalabalığın içinde bile yalnız olmadığını hissettirmek.
