Bazen kendimizi anlamakta gerçekten zorlanıyoruz. Neden bu kadar sinirlendiğimizi, neden bir insanın söylediklerinden diğer insanlara göre daha fazla etkilendiğimizi ya da aslında yapmak istemediğimiz bir şeyi neden tekrar tekrar yaptığımızı açıklayamıyoruz. Sonunda da çoğu zaman aynı cümleyi kuruyoruz: Ben neden böyle yaptığımı bilmiyorum.
Belki de Freud’un insan zihniyle ilgili en dikkat çekici düşüncelerinden biri tam olarak burada başlıyor. Ona göre insan zihni, yalnızca farkında olduğumuz düşüncelerden ve duygulardan oluşmuyor. Farkında olmadığımız, bazen hatırlamadığımız, hatta kabul etmek istemediğimiz bazı şeyler de zihnimizin içinde varlığını sürdürüyor. Freud bunların önemli bir bölümünü bilinçdışı kavramıyla açıklıyordu.
Bugün bilinçdışı kelimesini oldukça sık duyuyoruz. Hatta bazen günlük konuşmalarımızda bile kullanıyoruz. Ama Freud’un ortaya koyduğu düşünce bundan biraz daha farklı ve aslında oldukça çarpıcı. Çünkü Freud’a göre davranışlarımızın arkasında her zaman farkında olduğumuz nedenler olmayabilir. Yani kendimizi tanıdığımızı düşünsek bile, bizi etkileyen her şeyi gerçekten bilmiyor olabiliriz.
Bunu günlük hayatta düşünmek çok daha kolay. Mesela birine başka birinin ismiyle seslendiğimizde hemen “dilim sürçtü” deriz. Bir şeyi neden unuttuğumuzu çoğu zaman düşünmeyiz. Ya da bazı insanlara karşı neden bu kadar sert tepki verdiğimizi anlamlandıramayabiliriz. Freud ise bu tür durumların üzerinde biraz daha fazla durmamız gerektiğini düşünüyordu. Ona göre bazen dil sürçmeleri, unutmalar, istemeden yaptığımız bazı şeyler bilinçdışımızda bulunan düşünce ve duyguların küçük bir şekilde ortaya çıkması olabilir.
Tabii burada Freud’u günümüzdeki bilgilerle değerlendirirken biraz dikkatli olmak gerekiyor. Her dil sürçmesinin altında gizli bir anlam aramak ya da her unutmayı bastırılmış bir düşünceyle açıklamak doğru değil. Hepimiz yoruluyoruz, dikkatimizi kaybediyoruz ve bazen gerçekten sadece dalgınlık yapıyoruz. Fakat Freud’un ortaya attığı soru yine de oldukça ilginç: Ya bazı davranışlarımızın arkasında bizim farkında olmadığımız başka nedenler varsa?
Aslında bunu ilişkilerimizde de görebiliyoruz. Bazen bize iyi gelmediğini bildiğimiz halde aynı insanlara geri dönüyoruz. Bazen birinin yaptığı küçücük bir şey bizi gereğinden fazla öfkelendiriyor. Bazen de “Ben böyle biri değilim” dediğimiz bir davranışı kendimizi yaparken buluyoruz. Bunların hepsinin sebebi bilinçdışı olmak zorunda değil elbette. Ama insanın kendi davranışlarının nedenini her zaman açık bir şekilde bilmemesi oldukça mümkün.
Freud’un düşüncesinde bastırma da burada önemli bir yere sahip. İnsan bazı duyguları kabul etmekte zorlanabilir. Öfke, kıskançlık, korku, suçluluk ya da kendi hakkında kabul etmek istemediği bazı düşünceler… Bunları yok saymakta kolay gelebilir. Fakat bir duyguyu görmezden gelmek, onun hiç var olmadığı anlamına gelmez. Bazen başka bir davranışın içinde kendini gösterebilir.
Belki de Freud’un insan zihniyle alakalı en rahatsız edici ama aynı zamanda en merak uyandırıcı tarafı bu. Kendimizi düşündüğümüz kadar tanımıyor olabiliriz.
Aslında Freud bilinçdışının yalnızca günlük hayattaki davranışlarımızda değil, rüyalarımızda da kendini gösterdiğini düşünüyordu. Hatta rüyaları bilinçdışına giden önemli yollardan biri olarak görüyordu. Gün içinde düşünmediğimizi sandığımız, bastırdığımız ya da farkında olmadığımız bazı isteklerin ve duyguların rüyamızda farklı şekillerde ortaya çıkabileceğine inanıyordu. Bu yüzden Freud için rüya, sadece gece gördüğümüz anlamsız görüntülerden ibaret değildi. Rüyanın görünen hikayesinin altında başka bir anlam olabileceğini düşünüyordu.
Mesela rüyamızda yıllardır görmediğimiz birini görebilir, hiç düşünmediğimiz bir yerde olduğumuzu fark edebilir ya da gün içinde aklımıza bile gelmeyen bir konuyla ilgili bir rüya görebiliriz. Uyandığımızda çoğu zaman “Bu nereden çıktı şimdi?” deriz. Freud’un ilgisini çeken de tam olarak bu “Nereden çıktı?” sorusuydu.
Aynı şeyi dil sürçmelerinde de görüyordu. Birinin adını söylemek istemezken söylemek, bir cümleyi kurarken başka bir kelime kullanmak ya da hiç bahsetmek istemediğimiz bir konuyu yanlışlıkla açmak… Freud bunları bilinçdışının kendini belli etme biçimleri olarak değerlendiriyordu.
Hatta iş biraz daha ilginç bir yere gidiyor: Uykuda konuşmak. Bir insan uyurken ne söylediğini çoğu zaman kontrol edemez. Bazen anlamsız birkaç kelime söyler, bazen gün içinde yaşadığı olayları tekrarlar, bazen de hiç beklemediğimiz birinin adını söyler. İlginç olan ise, kişinin bunları söylerken aslında söylediklerinin farkında olmamasıdır. Burada insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Uyanıkken söylemeyeceğimiz şeyleri uykuda söyleyebilir miyiz?
Freud’un bilinçdışı anlayışından bakıldığında bu soru oldukça anlamlı. Çünkü Freud’a göre bilinç, zihnimizin tamamını kontrol eden bir yönetici değil. Gün içinde kendimize bile itiraf edemediğimiz düşünceleri bastırabilir, bazı duyguları kontrol altında tutmaya çalışabiliriz. Uykudayken ise bu kontrolün şekli değişiyor. Bu yüzden Freud’un teorisi üzerinde düşünüldüğünde, uykuda ortaya çıkan bazı konuşmalar insana bilinçdışını hatırlatabiliyor.
Bunların hepsini Freud’un bilinçdışı teorisiyle açıklayamayız ama hepsi merakı uyandırıyor: Zihnimiz biz farkında değilken neler yapıyor?
Belki de Freud’u asıl ilginç yapan şey tam olarak bu. Bize zihnimizin kapısını tamamen açıp içeri girme bakabileceğimizi değil, içeride bizim bile bilmediğimiz bazı odalar olabileceğini düşündürmesi.
