Pazartesi, Ekim 5, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Sıkıntı yaratıcılığı nasıl etkiler?

Bir yerde beklerken eliniz ne kadar sürede telefona gidiyor? Ben bazen daha sıkıldığımı fark etmeden ekranı açmış oluyorum. Otobüs gelmemişse, arkadaşım beş dakika gecikmişse ya da bir videonun yüklenmesini bekliyorsam hemen bakacak bir şey buluyorum. Mesajlara, sonra başka bir uygulamaya, sonra yeniden mesajlara… Sanki birkaç dakika boyunca hiçbir şey yapmadan durmak katlanılması gereken bir durum.

“Antik insanlar sıkılınca ne yapıyorlardı?” başlıklı videoyu görünce önce bunu düşündüm. Biz sıkıldığımızda elimizde sayısız seçenek var. Peki insan, bütün bu seçenekler yokken ne yapıyordu? Daha önemlisi, bugün sürekli oyalanabildiğimiz için zihnimizin kendi başına bir şeyler üretmesine daha az mı fırsat veriyoruz?

Aslında sıkılmayı pek sevmiyoruz. Hatta çoğu zaman onu hemen ortadan kaldırılması gereken bir problem gibi görüyoruz. Boş bir saatimiz varsa doldurmak istiyoruz. Bir yolculuk yapacaksak yanımıza kulaklık alıyoruz. Yalnız yürürken bile bir şey dinlemeden durmak tuhaf gelebiliyor. Bütün bunlar kötü alışkanlıklar demiyorum; ben de yapıyorum. Ama şu soru aklıma takılıyor: Zihnimiz sürekli bir şeylerle meşgulken yeni bir düşünceye ne zaman yer açıyor?

Burada sözünü ettiğim sıkıntıyı biraz ayırmak lazım. İnsanların “İçim çok sıkılıyor” derken anlattığı yoğun bunaltıdan ya da uzun süren mutsuzluktan bahsetmiyorum. Daha gündelik bir şey bu: Yapacak bir işin olmadığı, elindeki işin ilgini çekmediği, zamanın biraz yavaşladığı o an. Çoğumuzun telefonu eline aldığı an, tam da orası.

Böyle bir anda zihnin hemen yaratıcı bir fikir bulduğunu söylemek fazla kolay olurdu. Sıkılan herkes şiir yazmıyor, yeni bir proje üretmiyor. Ben de çoğu zaman üretmiyorum. Bazen yalnızca saate bakıp ne kadar zaman geçtiğini kontrol ediyorum.

Ama sıkıntının ilginç tarafı şu: Bulunduğumuz durum artık dikkatimizi çekmediğinde, başka bir şey aramaya başlıyoruz. “Şimdi ne yapabilirim?” sorusu ortaya çıkıyor. Yaratıcılık da bazen bu soruyla başlıyor.

Bir çocuğu düşünelim. Önünde hazır bir oyun varsa kuralları takip eder. Oyunu yoksa bir kutuyu eve, sandalyeleri trene, battaniyeyi çadıra çevirebilir. Elbette her çocuk her sıkıldığında böyle bir oyun kurmaz. Yine de ortada hazır bir cevap olmadığında kendi cevabını bulmaya çalışır. Yaratıcı düşünmenin gündelik hâli biraz buna benziyor. Elimizdeki şeylere başka gözle bakmak, onları alıştığımız kullanımın dışına çıkarmak.

Yetişkin olunca bunu daha az yaptığımızı düşünüyorum. Gün içinde o kadar çok iş ve uyaran arasında gidip geliyoruz ki aklımıza düşen küçük bir düşüncenin peşinden gitmeye vakit ayırmıyoruz. Oysa bazen bir yazının ilk cümlesi ders çalışırken değil, bulaşık yıkarken geliyor. Bir arkadaşımızla yaşadığımız konuşmayı yürürken yeniden düşünüyoruz ve o anda daha önce fark etmediğimiz bir şeyi görüyoruz. Uzun zamandır çözemediğimiz bir sorun, tam da başka bir işle uğraşırken farklı görünmeye başlıyor.

Bunun nedeni, zihnin boş kaldığında tamamen durmaması. Dikkatimiz önümüzdeki tek bir işe kilitlenmediğinde anılar, gözlemler ve yarım kalmış düşünceler arasında dolaşabiliyoruz. Birbiriyle ilgisiz sandığımız iki şey bir anda yan yana gelebiliyor. Yaratıcılık çoğu zaman yoktan bir fikir çıkarmaktan çok, zaten bildiğimiz şeyler arasında yeni bir bağlantı kurmak değil mi?

Psikolojide sıkılma ve yaratıcılık arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmalar da var. Bazı deneylerde, sıkıcı bir görev yaptıktan sonra insanların yaratıcı düşünme görevlerinde daha fazla fikir ürettiği görülmüş. Fakat bu sonuç, “Sıkılmak insanı kesinlikle yaratıcı yapar” anlamına gelmiyor. Başka araştırmalarda aynı yönde sonuçlar çıkmayabiliyor. Ayrıca fikir üretmekle o fikri geliştirip bir yazıya, çizime ya da işe dönüştürmek aynı şey değil. Sıkıntı bir kapı aralayabilir; içeri girip bir şey yapmak yine emek istiyor.

Bu ayrım önemli, çünkü sıkıntıyı da bir verimlilik görevine çevirmemiz çok kolay. “Yaratıcı olmak için bugün yarım saat sıkılmalıyım” diye düşünürsem, o yarım saati bile bir sonuç beklentisiyle doldurmuş olurum. Aklıma fikir gelmediğinde de bu kez sıkıldığım için değil, yeterince yaratıcı olamadığım için huzursuzlanırım. Belki de ihtiyacımız olan şey, boş kalan her dakikadan bir ürün çıkarmaya çalışmamak.

Bir de sıkıntının her koşulda aynı yaşanmadığını unutmamak gerekiyor. Kısa bir bekleyiş sırasında sıkılmakla günlerce yapmak zorunda olduğunuz anlamsız bir işin içinde sıkışıp kalmak başka şeyler. İlki yeni bir uğraş aramanıza alan açabilir. İkincisi insanı tüketebilir. Bu yüzden sıkıntıyı romantikleştirmek istemiyorum. Herkesin boş zamana, rahatlığa ve seçim yapma imkânına aynı ölçüde sahip olmadığını da biliyoruz.

Yine de kendi hayatımızdaki küçük boşluklara nasıl davrandığımıza bakabiliriz. Durakta beklerken, eve yürürken, kahve hazırlanırken hemen bir şey açma isteği geliyor mu? Geliyorsa bazen o isteğin peşinden gitmeden birkaç dakika durabiliriz. Büyük bir deney gibi değil, meraktan. Aklımıza ne geldiğine, etrafımızda neyi fark ettiğimize bakabiliriz. Belki bir fikir gelir, belki eski bir anı, belki de hiçbir şey.

Benim için bu konunun en düşündürücü yanı şu: Sürekli bir şeylere bakarken kendi düşüncelerimi duymayı ne kadar erteliyorum? Başkalarının anlattıklarıyla, gösterdikleriyle, paylaştıklarıyla vakit geçirmek kolay. Kendi aklımın nerelere gideceğini beklemekse biraz sabır istiyor.

Sanırım yaratıcılığa yer açmak bazen çok basit bir hareketle başlıyor: Elim telefona gittiğinde onu bir anlığına geri çekmekle. O birkaç dakikada müthiş bir şey bulmayı beklemiyorum. Sadece sıkıntının hemen üstünü örtmezsem zihnimin ne yapacağını merak ediyorum.

Melisa Ünlü
Melisa Ünlü
Psikoloji öğrencisi, yazar ve gönüllü. İstanbul Galata Üniversitesi Psikoloji bölümü öğrencisi olarak akademik hayatımı yalnızca derslerle sınırlamıyor; psikolojiyi hayatın içine taşıyan çalışmalar üretmeye odaklanıyorum. Akademik disiplinimi sürdürürken aynı zamanda Beslenme ve Diyetetik alanında çift anadal yaparak insanı hem zihinsel hem fiziksel yönleriyle anlamaya çalışıyorum. Kültürel Etkinlik Kulübü Başkanlığı ve Psikoloji Kulübü Akademik Kadro Koordinatörlüğü görevlerini yürütürken, akademik üretim süreçlerinde aktif rol üstleniyorum. Aynı zamanda Psychology Times dergisinde Beyoğlu temsilcisi ve yazar olarak psikolojinin günlük yaşamla kesişen yönlerini ele alan yazılar üretiyorum. Sosyal sorumluluk alanında ise LÖSEV çocuk gönüllü temsilcisi olarak çalışmalar yürütüyor; psikolojinin yalnızca teoride değil, insan hayatına dokunduğu yerde anlam kazandığına inanıyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar