Tembel Değilsin, Kaçıyorsun: Ertelemenin Duygusal Yüzü
Ertelemeyi bir zaman yönetimi sorunu olarak değil, altında yatan duygular üzerinden ele aldığımızda ne değişir? Masanızda teslim tarihi yaklaşan bir rapor duruyor. Bilgisayarı açıyor, dosyaya bakıyorsunuz ve bir anda mutfak tezgahının ne kadar dağınık olduğunu fark ediyorsunuz. Tezgahı topluyor, kendinize bir çay koyuyor, telefona “sadece bir dakika” diye bakıyorsunuz. Kırk dakika sonra rapor hâlâ aynı yerde; üstelik artık ona tanıdık bir his eşlik ediyor: suçluluk. “Neden hep böyle yapıyorum? Biraz disiplinli olsam çoktan bitirmiştim.” diyorsunuz kendinize. Bu sahne size tanıdık geliyorsa yalnız değilsiniz. Erteleme son derece yaygın bir davranış. Ancak bu kadar sık karşılaştığımız bir davranışı yalnızca tembellik ya da irade eksikliğiyle açıklamak, meselenin önemli bir kısmını gözden kaçırmamıza yol açıyor. Çünkü çoğu zaman kişi ne yapması gerektiğini bilir, yeterli zamanı vardır, hatta işi yapabilecek kapasitede olduğunun da farkındadır. Yine de başlayamaz. Ertelemenin merkezinde çoğu zaman zaman değil, duygu vardır.
Erteleme bir planlama sorunu değildir
Ertelemeyle mücadelede genellikle planlama becerilerine odaklanırız: daha iyi bir ajanda, ayrıntılı yapılacaklar listeleri, zaman blokları, kapatılmış bildirimler. Bunlar elbette işe yarayabilir. Ancak erteleyen birçok kişi listeyi hazırlamakta zorlanmaz; zorluk, listedeki görevin başına oturduğunda başlar. Bazı görevler bizde yalnızca “yapılması gereken iş” duygusu yaratmaz; kaygı, sıkıntı, yetersizlik, başarısızlık korkusu ya da bunalmışlık da uyandırır. Raporun kendisi tehdit edici değildir. Fakat zihinde “Ya yeterince iyi olmazsa?” ya da “Nereden başlayacağımı bile bilmiyorum” düşünceleri dolaşıyorsa, rapor artık rahatsız edici duyguların kaynağı haline gelir. Tam da bu noktada zihin, farkında olmasak bile kısa vadeli bir çözüm seçer: şu an kendimizi daha iyi hissettirecek olanı. Görevden uzaklaşmak kaygıyı birkaç dakikalığına azaltır; telefon sıkıntıya anında bir uyaran sunar; tezgahı toplamak ise nereden başlayıp nerede bittiği belli, sonucu hemen görünen bir iştir. Araştırmacıların ertelemeyi “kısa vadeli ruh hali onarımı” olarak tanımlaması bu yüzdendir. Erteleme aslında bir duygu düzenleme çabasıdır; yalnızca uzun vadede işe yaramayan bir çaba.
Kısır döngü nasıl kurulur?
Ertelemeyi kalıcı kılan şey, sağladığı o kısa süreli rahatlamadır. Görev rahatsız edici bir duygu uyandırır, kişi uzaklaşır ve rahatlar. Zihin bu rahatlamayı bir ödül olarak öğrenir; bir sonraki benzer durumda kaçınmak daha kolay hâle gelir. Sonra zaman daralır, kaygı artar ve öz-eleştiri devreye girer: “Yine yaptım. Bende gerçekten bir sorun var.” Artık görevin üzerine bir de suçluluk ve değersizlik duygusu eklenmiştir. Başlangıçta yalnızca yapılması gereken bir iş olan görev, giderek daha ağır duygularla ilişkilenir ve kişi yeniden kaçmak ister. Kısacası kişi yalnızca işten değil, işin kendisinde uyandırdığı duygudan kaçmaktadır. Bu döngüyü besleyen bir başka düşünce de “Yarınki ben halleder” inancıdır. Bugün yapmadığımız işi yarına bırakırken, yarının bizi daha enerjik ve daha hazır bulacağını varsayarız. Oysa yarın geldiğinde karşımızda aynı alışkanlıklar ve aynı duygularla boğuşan aynı kişi durur. Bugünkü rahatsızlığı azaltmak için yarının stresini artırmış oluruz.
Neyi, neden erteliyoruz?
“Ben her şeyi erteliyorum” diyen birine yakından bakıldığında çoğu zaman farklı bir tablo ortaya çıkar. Bir öğrenci ev işlerini aksatmazken ders çalışmayı sürekli erteleyebilir. Bir çalışan rutin e-postaları anında yanıtlarken yöneticisine sunacağı raporu son güne bırakabilir. Bir başkası günlük işlerini tamamlarken zor bir telefon görüşmesini ya da sağlık randevusunu haftalarca erteleyebilir. Bu görevlerin ortak noktası zor olmaları değil, kişide uyandırdıkları duygulardır: belirsizlik, değerlendirilme korkusu, sıkılma ya da çatışma kaygısı. Mükemmeliyetçilik de bu tablonun önemli bir parçasıdır. “Kusursuz yapamayacaksam hiç başlamayayım” düşüncesi ilk bakışta yüksek standartlarla ilgili görünür, ancak altında çoğu zaman başarısızlık korkusu yatar. Makalesini günlerce erteleyen bir yazar, yazmaktan değil, ortaya çıkacak metnin zihnindeki kadar iyi olmayacağından kaçıyor olabilir. Yani ertelenen şey yazmak değil, yeterince iyi yazamamaktır. Bu durumda çözüm daha fazla baskı değil, işin kusursuz olmak zorunda olmadığını kabul ederek başlama eşiğini düşürmektir.
Peki ne yapabiliriz?
İlk adım, erteleme anında kendinizi suçlamak yerine hangi duygunun ortaya çıktığını fark etmektir. “Neden yine tembellik yapıyorum?” yerine “Bu işe başladığımda bende ne oluyor?” diye sormak çok daha işlevseldir. Kaygı mı, sıkıntı mı, yetersizlik mi? Duyguya isim vermek, davranışla duygu arasına küçük ama önemli bir mesafe koyar. İkinci adım, başlama eşiğini küçültmektir. “Bugün bütün raporu bitireceğim” yerine “Dosyayı açıp ilk paragraf için üç cümle yazacağım” demek çok daha ulaşılabilirdir. Çoğu zaman ihtiyacımız olan daha fazla motivasyon değil, başlayabileceğimiz kadar küçük bir adımdır. Aynı şekilde görevi somutlaştırmak da belirsizliğin yarattığı kaçınmayı azaltır: “Tezi yazacağım” yerine “Literatür bölümünde kullanacağım üç makaleyi seçeceğim.” Belki de en önemlisi, kendimize karşı kullandığımız dili değiştirmektir. Sert öz-eleştiri bizi harekete geçirmez; aksine görevin yanına bir de değersizlik duygusu ekleyerek kaçınmayı güçlendirir. Üniversite öğrencileriyle yapılan bir araştırmada, bir sınava çalışmayı ertelediği için kendini affeden öğrencilerin bir sonraki sınavda daha az ertelediği görülmüştür. “Bugün erteledim ve bunun nedenini anlamaya çalışıyorum” demek, sorumluluğu ortadan kaldırmadan öz-eleştirinin yıkıcı tarafını hafifletir.
Sonuç: Ertelemeyle savaşmak yerine onu anlamak
Erteleme çoğu zaman bir karakter kusuru değil, zihnin rahatsız edici duygular karşısında geliştirdiği, kısa vadede işe yarayan ama uzun vadede sorun yaratan bir baş etme biçimidir. Altında ne olduğunu gördüğünüzde yalnızca davranışı değil, davranışın nedenini değiştirme şansınız da artar. Erteleme hayatınızın pek çok alanını belirgin biçimde etkiliyor ya da yoğun kaygı, çökkünlük veya dikkat güçlüğüyle birlikte seyrediyorsa, altta yatan başka bir durumun işareti olabilir. Böyle durumlarda bir ruh sağlığı uzmanından destek almak, döngüyü kırmanın en etkili yolu olacaktır. Bir sonraki erteleme anınızda kendinizi hemen “tembel” ilan etmek yerine birkaç saniye durup şunu sorabilirsiniz: “Ben şu an neyi erteliyorum, yoksa aslında hangi duygudan kaçıyorum?” Çünkü bazen asıl ertelenen, masadaki iş değil, o işi yaparken hissetmekten korktuğumuz şeydir.
