Saatiniz gece yarısına yaklaşırken bir anda odaklanabildiğinizi daha önce fark ettiniz mi? Gün boyu ajandanızdaki yapılacaklar listesi masanın bir köşesinde tozlanmaya mahkûm bir şekilde duruyorken hiçbir şeye başlayamayıp, son birkaç saatte “mucizevi” bir üretkenliğe ulaşmak… Bu durum çoğumuzda var ve tanıdık geliyor. Aslında çoğumuz bunu basit bir şekilde açıklıyoruz: Üşengeçlik.
Ama bu terim hem fazla yüzeysel hem de büyük ihtimalle doğru değil.
Aslında üşengeçlik dediğimiz bu terimin tam karşılığı olan “erteleme davranışı” uzun yıllar boyunca bir disiplin eksikliği ya da zaman yönetimi problemi olarak görülmüştür. Oysa psikoloji alanında yapılan çalışmalar, bu davranışın aslında düşündüğümüzden daha karmaşık ve çok boyutlu olduğunu gösteriyor. Aslında Psikolog Piers Steel (2007), erteleme davranışını “kişinin, daha kötü sonuçlara sebebiyet vereceğini bilmesine rağmen bir işi bilinçli olarak ertelemesi” olarak tanımlar.
Bu açıdan baktığımız zaman, ertelemenin basit bir alışkanlık değil, aslında bir öz-düzenleme problemi olduğunu göstermektedir.
Bir işi ertelediğimizde aslında o işi yapmak istemediğimiz için değil; o işin bizde tetiklediği kaygı, stres, yetersizlik hissi ya da başarısızlık korkusundan kaçmak istediğimiz için erteleme davranışı gösteririz. Örneğin önemli bir e-posta yazmak, bir proje başlatmak ya da sınava çalışmak gibi görevlerin her biri bize beraberinde psikolojik yük getirir. İnsan zihni bu yükten kaçmanın en kolay yolunu seçer: Ertelemek.
Burada devreye beynimizin işleyişine dair oldukça temel bir eğilim girer: Kısa vadeli rahatlamayı uzun vadeli kazanca tercih etmek. Zihnimiz, çoğu zaman gerçekten mantıklı olanı değil, kendisini o durum için en az rahatsız edici olanı tercih eder. Bu yüzden başlamamak, anormal bir şekilde, zihnimize en “en risksiz” seçenek gibi görünür.
Bir işi ertelediğimiz zaman, o an için gerçekten daha iyi hissederiz. Yapılması gereken şeyi “beş dakika sonra” ya bırakmak, bireyde geçici bir rahatlama sağlar. Sosyal medya hesaplarında gezinmek, bir videoya takılı kalmak ya da başka küçük uğraşlarla oyalanmak… Bunların hepsi mikro-kaçışlardır. Ancak bu kısa süreli rahatlamanın da uzun vadeli bir bedeli vardır. Erteledikçe iş birikir, baskı artar ve kaygı önlenemeyecek boyuta gelir. Yani kısa vadede kazandığımızı düşündüğümüz rahatlık, uzun vadede daha büyük bir psikolojik yük olarak geri döner.
Bu noktada ertelemenin neden bu kadar “bağımlılık yapıcı” olduğunu anlamak elbette zor değil. Çünkü her erteleme davranışı, kısa süreli bir ödülle pekiştirilir. Psikolojide bu tür davranışlarımızın kalıcı hale gelmesi hiç de şaşırtıcı değildir.
Daha da ilginç olanı, erteleme davranışının çoğu zaman bir tür kendini koruma mekanizması olarak çalışmasıdır. Joseph Ferrari ve Díaz-Morales’e (2014) göre erteleme, bireylerin olumsuz duyguları düzenlemekte zorlanması ve bu duygulardan kaçınmasıyla ilişkilidir. Bir işi son ana bıraktığımızda, başarısız olursak bunu yetenek yoksunluğuna değil, zaman kullanımının verimsizliğine bağlayabiliriz. “Zaten son gece yapmaya başladım yetişmeyecekti” demek, “elimden geleni yaptım ama olmadı” denmesi psikolojik olarak daha az kaygı vericidir.
Bu durum, görünürde bize mantıksız gelse de aslında oldukça “rasyonel” bir davranış stratejidir.
Ancak bu strateji kısa vadede işe yarasa da uzun vadede aynı döngüyü yeniden başa sarabilir. Çünkü her erteleme döngüsü, gelecekteki ertelemeler için bir zemin hazırlayabilmektedir.
Bugünlerde erteleme davranışının eskisinden daha fazla yaygın hale gelmesinin bir nedeni de içinde yaşadığımız bu çevredir. Modern dünya, erteleme davranışını oldukça kolaylaştırıyor. Telefonlar, sosyal medya platformları ve sürekli devam eden içerikler, sanki dikkatimizin en küçük boşluğunu bile doldurmak için tasarlanmış gibiler. Bu nedenden dolayı bir işi ertelemek için özel bir çaba göstermemize bile gerek yok; zaten modern dünya sebebiyle dikkatimiz kendiliğinden başka bir yöne kayıyor.
Burada önemli bir yanlış anlamayı düzeltmemiz gerekiyor: Erteleme davranışının çözümü motivasyon arttırmak değildir. Birçok insan daha motive olursa bu davranışın ortadan kalkacağını düşünmektedir. Oysa motivasyon oldukça gel git yapan bir kaynaktır. Bazen vardır, bazen yoktur. Maalesef en çok ihtiyacımız olduğu anda ortadan kaybolabilmektedir.
Gerçek çözüm, başlamayı kolaylaştırmaya çalışmaktır.
Bir işe başlamak genellikle işin en zor kısmıdır. Bu nedenden dolayı görevi parçalara bölmek etkili bir yöntem olabilir. “Tüm projeyi bu akşam bitireceğim” demek yerine “sadece ilk kısmı tamamlayacağım” demek, zihinsel direnci önemli derecede azaltır. Aynı şekilde mükemmeliyetçilikten uzaklaşmak da önemli bir adımdır. Çünkü mükemmel olma baskısı, çoğu zaman hiç başlamamaya neden olabilir.
Ayrıca çevresel düzenlemeleri de göz ardı etmemeliyiz. Dikkat dağıtıcıları ortadan kaldırmak, telefonu başka bir odaya bırakmak ya da çalışma ortamını sadeleştirmek gibi küçük değişiklikler, erteleme davranışı üzerinde düşündüğümüzden çok daha büyük pozitif etkiler yaratabilir.
Belki de erteleme, düşündüğümüz gibi sıradan bir alışkanlık değildir. Belki de bu, kendimizle yüzleşmekten kaçınmanın sessiz ve görünmez bir yoludur.
Bu nedenle, erteleme ile mücadele etmek istiyorsak, sadece “yapılacaklar” listemizi masamızda tozlanmış halde duran ajandamıza yazmak yetmez. Bunun yanında yapmamız gereken ilk şey, neden kaçtığımızı anlamaktır.
Çünkü sorun zaman eksikliği değil, cesaret eksikliği olabilmektedir. Belki de asıl değişim, daha disiplinli olmakla değil, o kaçındığımız duygularla yüzleşmemizle başlar.
Kaynakça
Ferrari, J. R., & Díaz-Morales, J. F. (2014). Procrastination and mental health coping: A brief report. Steel, P. (2007). The nature of procrastination: A meta-analytic and theoretical review of quintessential self-regulatory failure. Psychological Bulletin, 133(1), 65–94. https://doi.org/10.1037/0033-2909.133.1.65


