Her şey yolunda görünür. İnsan gündelik işlerini yapar, sevdikleriyle konuşur, rutinleri sürdürür. Sonra bir gün birden kalbi hızlanır, nefesi daralır. Bedeni yaklaşan büyük bir tehlikeye hazırlanır gibi olur. Oysa ortada görünür bir tehdit yoktur; hayat tüm sıradanlığıyla devam etmektedir. Bu bedensel alarm hali korkutucu olduğu için tıbbi tetkikler yaptırılır ve değerlendirmeler çoğu zaman belirgin bir fiziksel neden ortaya koymaz. Sonunda kişi, yaşadığı bu durumun bir panik atağı olabileceğini öğrenir.
Beden Alarm Verdiğinde
Panik, bilinç düzeyinde açıklanamayan fakat bedenin tüm ağırlığıyla yaşadığı bir alarm halidir. Gerçek bir tehlike olmadığı halde ortaya çıkan (bir aslan kovalamıyorsa ya da bir doğal afetin ortasında kalınmadıysa…) bu korkulu ve kaygılı alarm hali kişi için anlamsız görünür.
Peki o zaman bu alarm neden çalmaktadır?
Panik bozukluk genellikle biyolojik, bilişsel ve davranışsal modeller üzerinden ele alınır ve bu çerçevelerde farklı açıklamalar sunulur. Psikodinamik yaklaşım da kendi içinde konuya çeşitli pencerelerden bakar. Bu bakış açılarından bir tanesi farklı bir soru sorar. Acaba panik atakları yalnızca bir bozukluk olarak değil, sarsılan ruhsal dengenin korunmasına yönelik bir çözüm arayışı olarak da düşünülebilir mi? Öncelikle, bu ruhsal dengeyi anlayabilmek için iç dünyamıza kısa bir göz atalım.
Ruhsallığın İç Sınırları
Freud’un kuramında insan ruhsallığı, üç temel yapı arasındaki ilişki üzerinden ele alınır: dürtü ve arzuların taşıyıcısı olan id, yasakları ve idealleri temsil eden süperego ve kişinin iç dünyasındaki ihtiyaçlarla dış gerçeklik arasında denge kurmaya çalışan ego. Her birimizin içindeki bu ruhsal yapılar her daim birbiriyle çatışma ve uzlaşma halindedirler. Bu noktada egonun işlevi çok önemlidir. Bir yanda kişinin dürtüleri ve içinden gelenler, diğer yanda toplumun beklentileri ve süperegonun getirdiği kurallar arasında bir denge kurmaya çalışır. Böylece kişinin iç huzurunu korumasında önemli bir rol oynar.
Süperego yapısı ise çocukluktan itibaren karşılaştığımız ebeveynsel ve toplumsal kuralların içselleştirilmesiyle şekillenir. Ancak benimsenen her kural gerçekten bize ait değildir. Bazılarına nedenini sorgulamadan, yalnızca öyle olması gerektiğini öğrendiğimiz için uyarız: “Erkekler ağlamaz”, “Kız çocuğu çok gezmez”, “Büyüklere öfkelenilmez”, “İnsan çocukları için kendini feda etmelidir” gibi… Bu yazısız kabuller zamanla dışarıdan gelen birer beklenti olmaktan çıkarak içsel sınırlarımıza dönüşür. Ne yapabileceğimizi, neyi isteyebileceğimizi, hatta kimi zaman ne hissedebileceğimizi dahi belirler.
Diğer yandan, id’in bitmek bilmeyen istekleri ve dürtüler varlığını sürdürürken, hayat da değişmeye devam eder; kişinin üstlendiği roller ve sorumluluklar zamanla çeşitlenir. Bu içsel ve dışsal hareketlilik, kişinin yalnızca dışarıdan gelen kuralları değil, kendi isteklerini ve seçimlerini de yeniden düşünmesine ve sorgulamasına yol açabilir. Kişi zamanla dünyaya bakışını yeniden değerlendirirken, bugüne kadar sorgulamadan benimsediği bazı süperego kurallarını da gözden geçirmeye başlar.
İşte bu süreç, yıllardır benimsenmiş kabulleri sorgulamanın ve kendi seçimlerinin sorumluluğunu fark etmenin ilk adımları olabilir. Buradaki özgürlük, sınırsızca hareket etmekten çok, kişinin kendisine öğretilen kuralları sorgulayabilmesi ve kendi seçimlerine daha fazla sahip çıkabilmesi anlamında düşünülmelidir.
Ve Panik Sahneye Çıkar
Özellikle içsel sınırların yeterince bütünleşmediği durumlarda, alışılmış yasakların gevşemesi kişide belirsizlik ve boşluk duygusu yaratabilir. Kişi bir yandan özgürlüğün getirdiği genişlemeyi yaşarken, diğer yandan “Şimdi ne yapacağım?” sorusuyla karşı karşıya kalabilir. Bu durum, bazı kişiler için özgürlükten çok kaygı ve tehdit duygusu yaratabilir.
Bu noktada psikodinamik yaklaşımlardan biri, paniği kişinin özgürce düşünme ve seçim yapma alanını yeniden sınırlandırdığı, farkında olmadan kendisini durdurduğu bir süreç olarak yorumlar. Beden adeta devreye girerek, “Dur. Burada bir sınır vardı, onu yeniden hatırlatıyorum.” der.
Bu durum bazen anne-babasına duyduğu öfkenin ardından hızla çarpan bir kalpte (çünkü büyükler her zaman haklıdır), bazen uzun süredir yorgunluğunu ve tükenmişliğini bastıran bir adamın çarpıntılarında (çünkü insan her zaman güçlü olmalıdır), bazen de yeni deneyimlerle hayatı keşfetmek isteyen genç bir kadının daralan nefesinde (çünkü kadınlar çok gezmez) kendini gösterebilir.
Son Söz
Hayat koşulları değiştikçe düşüncelerimiz, ihtiyaçlarımız ve dünyaya bakışımız da değişir. İç dünyamız sabit kalmaz; yaşadıklarımızla birlikte dönüşür ve kendine yeni bir denge kurmaya çalışır. Bu açıdan bakıldığında panik deneyimleri yalnızca bir rahatsızlık olarak değil, bazen ruhsal dengenin yeniden kurulmasına yönelik geçici bir çözüm biçimi olarak da düşünülebilir. Panik, beden üzerinden devreye girerek kişinin alışık olduğu içsel düzeni ve sınırları yeniden kurmaya çalışıyor olabilir.
Ancak kişi zamanla paniğin ne zaman ve hangi koşullarda ortaya çıktığını, ona eşlik eden düşünce ve duyguları fark etmeye başladığında, yaşadığı deneyim daha anlaşılır hâle gelir. Kendi istekleriyle öğrendiği kurallar arasındaki çatışmayı görebilmek, belirsizliğe daha fazla alan açabilmek ve kendi seçimlerinin sorumluluğunu taşıyabilmek, zamanla daha sağlam bir iç denge kurmasına yardımcı olabilir. Böylece panik, yalnızca susturulması gereken bir belirti olmaktan çıkıp kişinin kendisini ve ihtiyaçlarını anlamasına açılan bir kapıya dönüşebilir.
Kaynakça
- Freud, S. (2014). *Haz ilkesinin ötesinde – Ben ve İd* (Çev. A. N. Babaoğlu). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eserler 1920 ve 1923).
- Kernberg, O. F. (2012). *Sınır durumlar ve patolojik narsisizm* (Çev. M. Atakay). İstanbul: Metis Yayınları.
- McWilliams, N. (2020). *Psikanalitik tanı: Klinik süreç içinde kişilik yapısını anlamak* (Çev. E. Kalem). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

