Bir kişinin işlemediği bir suçu itiraf etmesi, gündelik sezgilerimize oldukça aykırıdır. Çünkü itirafı çoğu zaman suçluluğun en doğrudan göstergelerinden biri olarak değerlendiririz. “Masumsa neden kabul etti?” sorusu, yanlış itirafların anlaşılmasını zorlaştıran temel varsayımlardan biridir.
Oysa adli psikoloji literatürü, bazı bireylerin işlemedikleri suçları itiraf edebileceğini ve bu riskin yalnızca sorgulama yöntemlerinden değil, bireysel psikolojik özellikler ile sorgulama koşullarının etkileşiminden doğduğunu göstermektedir (Kassin, 2015; Gudjonsson, 2018).
Yanlış itiraf; zihinsel yetersizlik, telkine yatkınlık (suggestibility), yüksek kaygı ve uysallık (compliance) gibi bireysel kırılganlıklarla; uzun süren sorgulama, suçlayıcı yaklaşım, yanlış kanıt sunulması veya itiraf karşılığında daha olumlu bir sonuç ima edilmesi gibi durumsal faktörlerin birleşmesiyle ortaya çıkabilir. Ancak burada kritik nokta şudur: Bu özelliklerden herhangi birine sahip olmak kişiyi otomatik olarak yanlış itirafa yatkın hale getirmez. Risk, kişinin özellikleri ile içinde bulunduğu adli sürecin koşullarında aranmalıdır.
Yanlış itiraf nedir?
Yanlış itiraf, kişinin işlemediği bir suçu işlediğini kabul etmesidir. Kassin (2008), yanlış itirafları gönüllü, uyumlu ve içselleştirilmiş olmak üzere üç temel kategoride ele almaktadır.
Gönüllü yanlış itirafta kişi, belirgin bir sorgu baskısı olmaksızın suçunu üstlenebilir. Başka bir kişiyi koruma, dikkat çekme veya başka psikolojik motivasyonlar rol oynayabilir.
Uyumlu yanlış itirafta ise kişi suçsuz olduğunu bilmektedir; ancak sorgunun yarattığı baskıdan kurtulmak veya algıladığı daha büyük bir zararı önlemek için suçunu kabul eder. Burada amaç gerçeği açıklamak değil, mevcut durumdan çıkmaktır.
İçselleştirilmiş yanlış itirafta ise durum daha karmaşıktır. Kişi başlangıçta suçsuz olduğundan emin olsa bile, kendisine sunulan bilgiler ve sorgunun etkisi altında kendi belleğinden şüphe etmeye başlayabilir. Sonunda yalnızca “yaptım” demekle kalmayıp, gerçekten yapmış olabileceğine inanmaya başlayabilir (Gudjonsson, 2018).
Bu üç biçim, yanlış itirafın her zaman bilinçli bir yalan anlamına gelmediğini göstermektedir.
Telkine yatkınlık: “Bunu gerçekten hatırlıyor muyum?”
Yanlış itiraf psikolojisinin önemli kavramlarından biri sorgulayıcı telkine yatkınlıktır (interrogative suggestibility). Telkine yatkınlık, kişinin sorgulama sırasında kendisine yöneltilen bilgi, soru veya geri bildirimlerden etkilenme derecesiyle ilişkilidir. Özellikle kişinin kendi belleğinden emin olmadığı durumlarda, sorgucunun sunduğu alternatif açıklamalar giderek daha inandırıcı hale gelebilir (Gudjonsson, 2018).
Burada “telkine yatkınlık” ile genel anlamda kolay kandırılabilir olmak aynı şey değildir. Söz konusu olan, özellikle soru-cevap ve geri bildirim içeren baskılı bir sorgulama ortamında kişinin kendi cevaplarını değiştirmeye ne ölçüde açık olduğudur.
Gudjonsson’un geliştirdiği Gudjonsson Suggestibility Scales (GSS), sorgulayıcı telkine yatkınlığın iki temel boyutunu değerlendirmektedir: kişinin yönlendirici sorular karşısındaki tepkisi ve olumsuz geri bildirim sonrasında verdiği yanıtları değiştirme eğilimi (Gudjonsson, 2018).
Bu nedenle yüksek telkine yatkınlığa sahip bir kişi, sorgucunun “Bundan emin misin?” veya “Elimizde bunun tersini gösteren kanıt var” gibi ifadelerinden ortalama bir kişiye göre daha fazla etkilenebilir.
Ancak bu ölçümler tek başına bir kişinin itirafının yanlış olduğunu göstermez. Psikolojik değerlendirme, yalnızca ilgili kırılganlıkların belirlenmesine yardımcı olur; yanlış itirafı tek başına teşhis eden bir test bulunmamaktadır.
Uysallık: “Yeter ki bu sorgu bitsin”
Telkine yatkınlıkla yakından ilişkili olmakla birlikte compliance (uysallık/uyum gösterme) farklı bir mekanizmadır. Uysal bir kişi, kendi inancına katılmadığı halde otoritenin beklentisine uygun davranabilir. Burada temel motivasyon gerçeğin değişmesi değil, sonuçtan kaçınmak veya mevcut durumdan kurtulmaktır (Gudjonsson, 2018).
Örneğin bir şüpheli, suçsuz olduğunu bilmesine rağmen itirafının kendisi için daha olumlu bir sonuç doğuracağına inanırsa suçunu kabul edebilir. Bu durumda kişi “Ben gerçekten yaptım” diye düşünmüyor olabilir. Daha çok, “Bunu kabul etmek şu anda benim için daha güvenli” şeklinde hareket ediyor olabilir.
Dolayısıyla uysallık, kişinin kendi inancını değiştirmesinden ziyade otoritenin beklentisine uyma davranışı ile ilgilidir. Bu ayrım, yanlış itirafların psikolojik mekanizmasını anlamak açısından önemlidir.
Zihinsel yetersizlik neden risk oluşturabilir?
Zihinsel yetersizlik söz konusu olduğunda problem yalnızca bilişsel kapasitenin düşük olması değildir. Kişinin karmaşık soruları anlama, uzun vadeli sonuçları değerlendirme, hukuki haklarının anlamını kavrama ve sorgu sırasında bağımsız karar verebilme kapasitesi de etkilenebilir.
Araştırmalar, zihinsel yetersizliği bulunan kişilerin sorgulama sırasında telkine yatkınlık ve uysallık açısından daha fazla kırılganlık gösterebildiğine işaret etmektedir (Clare & Gudjonsson, 1993; Schatz, 2018). Zihinsel yetersizliği olan bireylerin yanlış itiraf vakalarında orantısız biçimde temsil edildiğine ilişkin bulgular da bulunmaktadır (Schatz, 2018).
Bununla birlikte önemli bir ayrım yapmak gerekir: Zihinsel yetersizliğe sahip olmak yanlış itiraf etmek anlamına gelmez. Risk, bireyin bilişsel ve iletişimsel özelliklerinin sorgulama koşullarıyla birleşmesiyle ortaya çıkar. Örneğin karmaşık bir hukuki açıklamayı anlamakta zorlanan, otoriteye yüksek düzeyde uyum gösteren ve aynı zamanda yoğun baskı altında bulunan bir kişi, daha fazla korunmaya ihtiyaç duyabilir.
Bu nedenle adli değerlendirmede yalnızca IQ puanına bakmak yeterli değildir. Kişinin iletişim becerileri, muhakemesi, telkine yatkınlığı, uysallığı, hukuki haklarını anlayabilme düzeyi ve sorgulama sırasında yaşadığı psikolojik baskıyla başa çıkma kapasitesi birlikte değerlendirilmelidir.
Yüksek kaygı: Karar verme biçimini değiştiren baskı
Bir başka önemli faktör yüksek kaygıdır. Kolluk mülakatı, özellikle özgürlüğünün kısıtlanması ve suçlanma deneyimi yaşayan bir kişi için yoğun stres yaratabilir. Kaygı yükseldikçe kişinin temel amacı gerçeği ayrıntılı biçimde açıklamak yerine, içinde bulunduğu tehdit edici durumdan kurtulmak haline gelebilir.
Bu noktada uzun süren sorgulamalar, suçlayıcı yaklaşım, yanlış kanıt sunulması veya itirafın daha olumlu sonuçlar doğuracağı izlenimi gibi yöntemler önem kazanır. Sistematik derlemeler, sorgulama yöntemlerinin hem doğru hem de yanlış itirafların ortaya çıkma olasılığını etkileyebildiğini göstermektedir (Catlin et al., 2024).
Özellikle suçlayıcı sorgulama yaklaşımlarında şüpheliye suçlu olduğu varsayımıyla yaklaşılması, psikolojik baskıyı artırabilir. Buna karşılık bilgi toplamaya dayalı görüşme yaklaşımları, şüphelinin anlatımından mümkün olduğunca güvenilir bilgi elde etmeyi amaçlamaktadır (Catlin et al., 2024).
Dolayısıyla “Neden direnmedi?” sorusunun cevabı her zaman kişinin suçlu olduğuna işaret etmez. Bazen kişinin davranışını anlamak için o anda hangi psikolojik problemi çözmeye çalıştığına bakmak gerekir.
Kırılganlık tek başına açıklama değildir
Yanlış itirafları yalnızca bireysel psikopatoloji üzerinden açıklamak da hatalı olur. Zihinsel yetersizlik, yüksek kaygı, telkine yatkınlık veya uysallık bazı bireylerde kırılganlığı artırabilir. Ancak bunların hiçbiri tek başına yanlış itirafın nedeni değildir.
Daha anlamlı açıklama, kişi × durum etkileşimidir.
Örneğin telkine yatkınlığı yüksek bir birey, destekleyici ve açık uçlu bir görüşmede güvenilir bir ifade verebilirken, yoğun baskı ve yönlendirici sorular altında farklı bir performans gösterebilir. Benzer şekilde yüksek kaygılı bir kişi her sorgulamada yanlış itiraf etmez; ancak kaygının yoğun baskı, uzun süreli sorgulama ve çıkış yolu görememe hissiyle birleşmesi riski değiştirebilir. Bu nedenle adli psikolojik değerlendirme, “Bu kişi telkine yatkın mı?” sorusuyla sınırlı kalmamalıdır.
Asıl soru şudur: “Bu kişinin bireysel özellikleri, maruz kaldığı sorgulama koşullarıyla nasıl etkileşmiş olabilir?”
İtirafın kendisi de soruşturmayı etkileyebilir
Yanlış itirafın tehlikesi yalnızca kişinin suçunu kabul etmesiyle sınırlı değildir. İtiraf elde edildiğinde soruşturmacıların olay hakkındaki mevcut hipotezleri güçlenebilir ve sonraki bilgiler bu hipotezi destekleyecek biçimde yorumlanabilir.
Bu durum confirmation bias açısından önemlidir. Bir kişinin suçunu kabul etmesi, soruşturmacıların diğer delilleri değerlendirme biçimini etkileyebilir. Kassin’e (2015) göre itiraflar yalnızca soruşturma sürecini değil, tanıklar, adli bilim uzmanları ve mahkeme karar vericileri dahil olmak üzere sonraki değerlendirmeleri de etkileyebilecek güçlü bir kanıt niteliği taşımaktadır.
Dolayısıyla yanlış itiraf bazen yalnızca yanlış bir kanıt üretmez; soruşturmanın geri kalanını da yanlış yöne çekebilir.
Adli psikoloji ne yapabilir?
Bu noktada adli psikolojinin rolü yalnızca “şüphelinin psikolojik özelliklerini belirlemek” değildir. Görüşmenin nasıl gerçekleştirildiği, hangi soruların sorulduğu, ne kadar sürdüğü, hangi bilgilerin ne zaman sunulduğu ve kişinin bireysel kırılganlıklarının bu süreçle nasıl etkileştiği değerlendirilmelidir.
Güncel araştırmalar, itiraf elde etmeye odaklanan suçlayıcı sorgulama yaklaşımları yerine bilgi toplamaya dayalı görüşme yöntemlerinin önemini vurgulamaktadır. 2024 yılında yayımlanan sistematik bir derleme, 29 bağımsız deneysel çalışmanın bulgularını inceleyerek sorgulama yöntemlerinin doğru ve yanlış itiraflar üzerindeki etkisini değerlendirmiştir (Catlin et al., 2024). Bu çerçevede amaç, kişinin suçunu kabul ettirmekten çok, soruşturmanın güvenilirliğini artıracak bilgiyi elde etmektir.
Ayrıca görüşmelerin baştan sona kayıt altına alınması, kırılgan bireyler için uygun koruyucu önlemlerin sağlanması ve adli karar vericilerin yanlış itirafların psikolojik mekanizmaları konusunda bilgilendirilmesi önem taşımaktadır.
Sonuç
Bir kişinin suçunu itiraf etmesi, psikolojik açıdan tek başına açıklayıcı bir davranış değildir. Kişinin neden itiraf ettiğini anlayabilmek için yalnızca “Ne söyledi?” sorusuna değil, “Bunu hangi psikolojik ve durumsal koşullar altında söyledi?” sorusuna da bakmak gerekir.
Telkine yatkınlık, uysallık, yüksek kaygı veya zihinsel yetersizlik gibi özellikler bazı bireylerde kırılganlığı artırabilir. Ancak asıl risk, bu özelliklerin baskılı ve uygunsuz sorgulama koşullarıyla birleştiği noktada ortaya çıkar.
Bu nedenle adli psikoloji açısından güvenilir bir itirafın değerlendirilmesi, yalnızca kişinin suçunu kabul edip etmediğine bakılarak yapılamaz. İtirafın nasıl ortaya çıktığı, kişinin hangi koşullarda karar verdiği ve anlatımın bağımsız kanıtlarla ne ölçüde desteklendiği de değerlendirilmelidir.
Çünkü bazen adli süreçlerde en zor soru “Kim yaptı?” değildir. “Söylenenlere neden inanıyoruz?” sorusudur.
Kaynakça
- Catlin, M., Meissner, C. A., et al. (2024). Interview and interrogation methods and their effects on true and false confessions: A systematic review update and extension. Campbell Systematic Reviews, 20. https://doi.org/10.1002/cl2.1451
- Gudjonsson, G. H. (2018). The psychology of false confessions. In G. H. Gudjonsson (Ed.), The psychology of false confessions. Wiley. https://doi.org/10.1002/9781119315636.ch4
- Kassin, S. M. (2015). The social psychology of false confessions. Social Issues and Policy Review, 9(1), 25–51. https://doi.org/10.1111/sipr.12009


