Psikolog BulŞehrinde bir uzman

TERÖR ÖRGÜTLERİ UNSURLARINDAKİ PSİKOPATOLOJİ MİTİ (EFSANESİ)

13 dk.okuma süresi
TERÖR ÖRGÜTLERİ UNSURLARINDAKİ PSİKOPATOLOJİ MİTİ (EFSANESİ)

Psikopat, sosyopat, canavar, yaratık, manyak, cani, hasta ruhlu... Gerek sosyal medyada gerek basında gerekse halk ağzında terör örgütleri hakkında özellikle liderlerini ve saha faaliyetlerini yürüten militanlarını nitelemek için kullanılan sıfatlar bunlardır. Bu terminolojiyi iki taraf için de bir inceleyelim. Bizim açımızdan bu etiketleri kullanmamızdaki temel sebep, ahlaki bir savunma mekanizması ile kendimizi ve toplumu rahatlatmaktır. Failleri bu şekilde "anormal" olarak etiketleyerek onları "sistem dışı" ilan eder, "Onlar bizden, biz onlardan farklıyız" örtük mesajıyla kendimizi ve içinde yaşadığımız topluluğu onlardan ayırırız. Bu, sadece ahlaki bir rahatlama veyahut toplumsal kabul için değil; daha derinde ve temelde yaşanılan toplum içinde güvende hissedilmek için de yapılan bir vurgudur. Çünkü ancak normal dışı olan bireyler böyle korkunç şeyler yapar ve çevremizde böylesine insanlar aslında pek nadirdir (!). Halbuki böylesine bir dil kullanımı terör örgütlerinin ekmeğine yağ sürer. Çünkü örgütlerin açısından bakacak olursak bu etiketlemeler sahibine güçlü şekilde ürkütücülük ve karizma (özellikle bazı kesimlerce) katan etiketlerdir. Nitekim gerek gerilla tarzı savaş taktikleriyle gerek basın-yayın organları üzerinden amacı korku yaymak olan terör örgütlerinin faillerini nitelemek için kullanılan bu terminoloji; en amiyane tabirle onların kendilerini daha belalı sanmalarından, toplumunsa bir kısmının huzurunu bozmaktan, bir kısmınınsa tehdidi küçümsemesinden veyahut hastalık atfedip affa hazırlamasından başka bir işe yaramamaktadır.

Söz konusu sıfatların (psikopat, cani, manyak...) alt metnini biraz kazıdığımızda, karşımıza örtük bir varsayım çıkar: "Normal bir insan böyle şeyler yapmaz." İşte bu varsayım, toplumsal bilincin şiddeti açıklama biçimidir. "Normal" olanın sınırları dışına çıkan her eylemi, doğrudan failin zihinsel ve ruhsal yapısındaki bir bozulmaya —yani psikopatolojiye— bağlama eğilimindeyizdir. Bu noktada, neyden bahsedildiğini netleştirmek adına psikopatoloji kavramını doğru zemine oturtmak gerekir. Psikopatoloji, en basit tabiriyle kişinin akıl ve ruh sağlığı bütünlüğünün bozulması, bireyin duygu, düşünce veya davranış düzeyinde işlevsel bir anormallik yaşaması durumudur. Bu bozulma; bireyin bedenine, algısına, gerçekliği ve yaşamı anlamlandırma şekline tezahür eder. Depresyon da bir patolojidir, şizofreni ve anksiyete de... Veyahut halk arasında sıklıkla "psikopatlık" ile karıştırılan Antisosyal Kişilik Bozukluğu da bu geniş şemsiyenin bir parçasıdır. Bu yazı nezdinde psikopatolojide altını çizdiğimiz ve terör örgütleriyle özdeşleştirilen esas unsur; bilinçli bir şekilde bireye, topluma hatta çocuğa zarar verme dürtüsü hissetme, zarar vermekten kaçınmama-rahatsızlık hissetmeme hatta bundan haz almadır. Lakin bireylerin veya eylemlerin arkasında hemen bu tarz bir psikopatoloji aramak, bizi kaçınılmaz olarak iki büyük mantık hatasına sürükler:

  1. Her psikopatoloji sahibi birey potansiyel bir terörist midir? Kesinlikle hayır. Psikiyatrik epidemiyoloji verileri açıkça göstermektedir ki ağır ruhsal bozukluğu olan bireyler şiddetin faili olmaktan ziyade, şiddetin mağduru olmaya çok daha yatkındır (Choe vd., 2014; Fazel vd., 2014). Hatta bu kişilerin çevrelerine zarar vermekten ziyade kendilerine zarar verme eğilimleri belirgin şekilde daha yüksektir (Appleby vd., 2000). Dolayısıyla şiddeti ruhsal hastalıklara indirgemek, bilimsel bir gerçek olmaktan ziyade toplumsal bir damgalamadır.
  2. Eğer bu insanlar gerçekten "hasta" ise, onları suçlu değil de "tedavi edilmesi gereken hastalar" olarak mı görmeliyiz? İşte tehlike tam olarak buradadır. Eylemleri doğrudan bir akıl hastalığına bağlamak, kişilerin cezai ehliyetini, hukuki sorumluluğunu ve hepsinden önemlisi ahlaki vebalini buharlaştırır. Failler "hasta" ilan edildiğinde, işlenen insanlık dışı suçlar bilinçli tercihler olmaktan çıkıp tıbbi birer semptoma dönüşür.

Buraya kadar anlattıklarımız meseleye bizim dışarıdan bakışımızdı. Madalyonun diğer yüzünü çevirip bir de terör örgütlerinin kendi örgütsel mantıkları açısından düşünelim. Terör örgütleri her ne kadar yasa dışı ve asimetrik yapılar olsalar da kendi içlerinde katı hiyerarşilere, kurallara ve dinamiklere sahiptir. Eğitim, istihbarat, lojistik, finansal kaynak yönetimi ve elbette saha faaliyetlerinin yürütülebilmesi; disiplin, öngörü, soğukkanlı hareket edebilme ve yüksek sadakat gerektirir. Nitekim örgütler; klinik düzeyde psikopat, şizofren ya da öngörülemez davranışlar sergileyen bireyleri bünyelerine katmak istemezler. Çünkü bu kişiler örgütsel açıdan güvenilmezdir; disipline uymazlar, emir-komuta zincirini kırarlar ve en önemlisi operasyonel güvenliği, istihbarati gizliliği ve sınırlı kaynakları tehlikeye atarlar. Canlı bomba eylemlerinden devlet ordularıyla girilen sıcak temaslara, hücre yapılanmalarının gizliliğinden fon sağlanmasına kadar tüm süreç detaylı bir planlama, araştırma ve soğukkanlılık gerektirir. Bu sebeple örgütler; dürtüsel, öfke kontrolü olmayan ve tahmin edilemez kişileri değil; itaatkar, planlı, disipline girmeye yatkın ve öngörülebilir bireyleri devşirmeyi tercih ederler.

Mantık son derece yalındır: Düzensiz bir ordu bile olsa hiçbir askeri yapı, komutanının emrini dinlemeyip kafasına göre ateş açacak bir "manyağa" kritik bir mevziyi teslim etmez. Benzer şekilde bir terör örgütü de eylemin zamanlamasını, yerini veya hedefini riske atacak klinik bir psikopata ya da kontrolsüz bir sadiste paha biçilmez bir bombayı emanet etmez. Sanılanın aksine, örgütsel hiyerarşide canlı bomba eylemine seçilen vaka, kontrolü yitirmiş bir "deli" değil; örgüt ideolojisine zihnini ve bedenini tam adanmışlıkla teslim etmiş, duygusal olarak manipüle edilmiş rasyonel bir bireydir.

Bireysel eylemlerin arkasındaki bu örgütsel rasyonelliği anlamak için ise kişisel sezgileri veya medya manşetlerini bir kenara bırakıp sahadaki ampirik çalışmalara, resmi raporlara ve akademik literatüre bakmamız gerekir. Terör psikolojisinin öncü isimlerinden Andrew Silke (1998; 2003) ile John Horgan’ın (2005; 2008; 2014) onlarca yılı kapsayan saha araştırmaları net bir gerçeği ortaya koyar: Terör örgütlerine katılan bireyler arasındaki klinik psikopatoloji veya kişilik bozukluğu oranları, genel toplumdaki oranlardan yüksek değildir. Silke, mülakat yaptığı militanların ezici çoğunluğunun psikolojik açıdan "şaşırtıcı derecede normal" olduğunu; Horgan ise terörizmi açıklayabilecek tek bir "terörist kişiliği" veya biyolojik/klinik profil bulunmadığını ampirik verilerle defaatle kanıtlamıştır.

Sadece bireysel mülakatlar değil, geniş ölçekli vaka analizleri ve devlet raporları da bu bulguyu doğrular:

  • Sageman'ın Kapsamlı Vaka Analizi: Eski bir CIA analisti ve psikiyatr olan Marc Sageman (2004; 2008), küresel ölçekte radikalleşmiş yüzlerce terör örgütü mensubunun biyografik verilerini incelediği ampirik çalışmasında; faillerin %90’ından fazlasının herhangi bir akıl hastalığı geçmişi bulunmadığını, aksine rasyonel, sosyal ilişkileri güçlü ve gruba aidiyet arayan bireyler olduğunu saptamıştır.
  • Merari'nin İntihar Eylemcileri Araştırması: Ariel Merari ve ekibinin (2010), intihar eylemcileri ve onları organize eden militanlarla doğrudan klinik mülakatlar yaparak yürüttüğü saha çalışmasında; eylemcilerin hiçbirinde klinik düzeyde psikoz (şizofreni vb.) veya ağır depresif bozukluk tespit edilmemiştir. Eylemlerin motivasyonu psikopatoloji değil, ideolojik adanmışlık ve grup içi akran baskısıdır.
  • RAND Corporation ve ABD Adalet Bakanlığı Raporları: RAND Corporation tarafından yayımlanan bağımsız terör raporlarında (Rabasa vd., 2010) ve ABD Adalet Bakanlığı sponsorluğunda hazırlanan radikalleşme analizlerinde (Corner ve Gill, 2015); kitlesel terör eylemlerinde faillerin birer "deli" veya "akıl hastası" olarak etiketlenmesinin analitik bir hata olduğu vurgulanmaktadır. Nitekim yapılmış ampirik çalışmalar, bireysel/münferit radikalleşen yapıların aksine, belirli bir hiyerarşiye ve hücre yapılanmasına sahip terör örgütlerinin mensuplarında klinik psikopatoloji oranının son derece düşük olduğunu, örgütlerin operasyonel hücrelerine alacağı kişileri sistemli olarak filtreleyip elendiklerini göstermektedir (Corner ve Gill, 2015). Tüm bu bilimsel birikim açıkça göstermektedir ki; şiddeti üreten temel dinamik bireysel bir akıl hastalığı değil, grup dinamiği, sosyal ağlar ve ideolojik koşullanmadır.

Peki, bilimsel veriler bu faillerin klinik olarak "hasta" olmadığını söylerken, gözlerimizin önünde cereyan eden bu vahşeti nasıl açıklayacağız?

İşte toplumsal algıdaki en büyük kavram karmaşası tam olarak burada başlar: Bir eylemin korkunç, dehşet verici ve caniçe olması, o eylemi gerçekleştirenin "akıl hastası" olduğunu göstermez. İnsanlık tarihi boyunca yapılmış en büyük vahşetler, kliniğe yatacak düzeyde gerçeklikle bağı kopmuş akıl hastaları tarafından değil; bilinci yerinde, ne yaptığını gayet iyi bilen, eylemlerinin sonuçlarını hesaplayabilen ve bunu soğukkanlılıkla bir "görev" olarak gören bireyler tarafından işlenmiştir. Bizlerin gördüğünde dehşete düştüğü, anlamlandırmakta zorlandığı ve vicdanımıza sığdıramadığımız eylemler; o failler için bazen bir adanmışlık göstergesi, bazen tamamlanması gereken bürokratik/operasyonel bir sorumluluk, bazen de vicdani bir sızlama dahi yaratmayan son derece sıradan bir detaydır. Siyaset filozofu Hannah Arendt’in, Nazi subayı Adolf Eichmann’ın yargılanmasını izlerken kavramsallaştırdığı "Kötülüğün Sıradanlığı" (Banality of Evil) tam da bu durumu özetler. Arendt, milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan adamın bir "canavar" veya "klinik psikopat" değil; görevini sadakatle yapan, korkutucu derecede "normal" ve sıradan bir bürokrat olduğunu görmüştü. Terör örgütleri de bireyleri ideolojik kılıflarla "ajanlaştırır"; kişi artık kendi ahlaki süzgecini örgütün iradesine devreder.

Öte yandan çalışmalar örgüt militanlarının pek çoğunun psikopatoloji barındırmadığını gösterse de bu durum, terör örgütlerinin bünyesinde hiçbir psikopatolojik unsurun bulunmadığı anlamına gelmez. Örgütlerin liderlik kademelerinde sıklıkla görülen empati yoksunu, Narsisistik ve Makyavelist yapılar; sahadaki esir infazlarında veya kamuoyunu dehşete düşürmek için kullanılan sadist profiller elbette mevcuttur. Hatta bu örgütler yalnızca antisosyal/sadist profilleri değil; bilinci tam yerinde olmayan, otizm, zekâ geriliği veya zihinsel yetersizliği bulunan kişileri de pek çok farklı eylemde ve alanda kontrollü bir şekilde sahadaki veya geri plandaki işlerde araç olarak kullanırlar. Ancak buradaki hassas çizgi şudur: Psikopatoloji örgüt için bir alım kriteri veyahut örgüt omurgası değil, gerektiğinde araçsallaştırılan bir rol dağılımıdır.

Dolayısıyla genel militan kadrosundaki ve eylemlerdeki asıl tehlike klinik bir delilik değil; ideolojik körleşme, vicdani duyarsızlaşma ve kötülüğün bir görev olarak benimsenmesidir.

Kısacası; karşımızdaki insanları "hasta" ilan etmek onları ahlaki ve hukuki sorumluluktan muaf tutan örtük bir af mekanizmasına dönüşür. Oysa gerçekle yüzleşmek zorundayız: Onlar deli oldukları için değil, bilerek, isteyerek ve rasyonel bir adanmışlıkla bu kötülüğü seçtikleri için birer tehdittirler.

Terörle mücadeledeki en büyük hatamız, ya karşımızdakileri "üç beş deli veya manyak" sanıp küçümseme ya da korkuya bağlanıp çevremizde dönen bu hengameye karşı korkuyla kayıtsız kalmaktır. Bu konforlu sığınak bizi sadece körleştirir. Gerilla savaşında ve asimetrik tehditlerde en kritik parametre yerel halkın desteğidir. Mao Zedong’un o ünlü benzetmesinde ifade ettiği gibi: "Halk denizdir, gerilla ise o denizde yüzen balıktır." Sadece kör bir şiddet uygulayarak hiçbir örgüt varlığını sürdüremez. Terör örgütleri tam da bu yüzden propagandaya ve ideolojik taban oluşturmaya hayati bir önem verirler. Dışarıya karşı "gözü dönmüş ve öngörülemez" bir dehşet imajı çizerken, kendi sempatizan kitlelerine bu durumu çok farklı satarlar: Yaptıkları vahşeti sanki başka çare bırakılmadığı için başvurulmuş zorunlu bir yöntem gibi sunarlar. Hatta bilinçli bir şekilde "Bizim de gözümüz kara, deli bir tarafımız var" mesajı vererek yandaşlarına hem bir güç ve koruma hissi verirler hem de yapılan eylemleri "mecburiyet" kılıfıyla meşrulaştırıp onların güvenini kazanırlar. İşte asıl tehlike tam olarak bu masumiyet kılıfında gizlidir: Tehdit mağaralarda veya dağ başlarında değil; rasyonel kılıflarla, masum söylemlerle tam aramızdadır.

Çevrenizde, iş yerlerinizde veya dijital mecralarda bu örgütlerin propagandasına kapılan, onlara ufak bir sempati besleyen veya eylemlerini meşrulaştırmaya çalışan hiç kimseye asla göz yummayın! Onları "marjinal bir deli ya", "renkli bir aykırı tip" ya da "sadece farklı düşünen biri" sanıp geçiştirmek; o denizi göz göre göre terör balığına teslim etmektir. Karşımızda tedavisi gereken "akıl hastaları" yok; ne yaptığını gayet iyi bilen, bilerek, isteyerek ve soğukkanlılıkla bu yolu seçen rasyonel aktörler var! Bu rehaveti derhal üstümüzden atmak zorundayız. Şüphelendiğiniz, radikalleşme emaresi gösteren veya bu yapılarla iltisakı olan her kim varsa hiç tereddüt etmeden güvenlik güçlerimize bildirin.

Çünkü terörün nefesini kesecek asıl güç, devletin silahından önce toplumun tavizsiz uyanıklığıdır. Peki bu nasıl sağlanır? Eğitimle mi? Terörün temelinde eğitimsizlik ve cehalet mi yatar? Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

Kaynakça

  • Arendt, H. (1963). Eichmann in Jerusalem: A report on the banality of evil. Viking Press.
  • Choe, J. Y., Teplin, L. A., & Abram, K. M. (2008). Perpetration of violence, violent victimization, and severe mental illness: Balancing public health concerns. Psychiatric Services, 59(2), 153–164. https://doi.org/10.1176/ps.2008.59.2.153
  • Corner, E., & Gill, P. (2015). A false dichotomy? Mental illness and lone-actor terrorism. Law and Human Behavior, 39(1), 23–34. https://doi.org/10.1037/lhb0000102
  • Fazel, S., Wolf, A., Palm, C., & Lichtenstein, P. (2014). Violent crime, suicide, and premature mortality in patients with schizophrenia and related disorders: A 38-year total population study in Sweden. The Lancet Psychiatry, 1(1), 44–54. https://doi.org/10.1016/S2215-0366(14)70223-8
  • Horgan, J. (2005). The psychology of terrorism. Routledge.
  • Horgan, J. (2008). From profiles to pathways and roots to routes: Perspectives from psychology on radicalization into terrorism. The ANNALS of the American Academy of Political and Social Science, 618(1), 80–94. https://doi.org/10.1177/0002716208317539
  • Horgan, J. (2014). The psychology of terrorism (2nd ed.). Routledge.
  • Mao, T.-t. (1961). On guerrilla warfare (S. B. Griffith, Trans.). Praeger.
  • Merari, A. (2010). Driven to death: Psychological and social aspects of suicide terrorism. Oxford University Press.
  • Rabasa, A., Pettyjohn, S. L., Ghez, J. J., & Boucek, C. (2010). Deradicalizing Islamist extremists. RAND Corporation. https://doi.org/10.7249/MG1053
  • Sageman, M. (2004). Understanding terror networks. University of Pennsylvania Press.
  • Sageman, M. (2008). Leaderless jihad: Terror networks in the twenty-first century. University of Pennsylvania Press.
  • Silke, A. (1998). Cheshire-cat logic: The recurring theme of terrorist abnormality in psychological research. Psychology, Crime & Law, 4(1), 51–69. https://doi.org/10.1080/10683169808401747
  • Silke, A. (Ed.). (2003). Terrorists, victims and society: Psychological perspectives on terrorism and its consequences. John Wiley & Sons.
Mustafa Derviş AKPINAR Mustafa Derviş AKPINAR
Mustafa Derviş Akpınar, Hacettepe Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Anabilim Dalı’ndan yüksek şeref öğrencisi olarak (3,73/4.00 GPA) dereceyle mezun olmuştur. TÜBİTAK bünyesinde çeşitli çalışmalara imza atan Akpınar; Türk Hava Kuvvetleri’nde görev aldığı süreçte askeri psikoloji/performans artışı ve travma konularında çalışmalar yürütmüş, çeşitli eğitim kurumlarında öğretmenlik ve yöneticilik yapmıştır. Ruh sağlığı, eğitim bilimleri, bireysel-toplumsal ilişkiler, aile ve çocuk üzerine yazılar kaleme alan Akpınar, psikolojiyi ''Batı Kültürü Doğrusu'' empozesinden çıkarıp kültürel normlarımıza uygun ve topluma fayda sağlayacak şekilde entegre etmeyi misyon edinmiştir.

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!