Gün içinde pek çok şey hissediyoruz, fakat bazen hiçbirinin yanında yeterince kalamıyoruz. Bizi üzen bir haberin ardından güldüren bir videoya, oradan merak uyandıran bir mesaja geçiyoruz. Bir şey bizi heyecanlandırıyor; çok geçmeden başka bir şey dikkatimizi çekiyor. Her duygunun uzun sürmesi gerekmiyor elbette. Ancak bu geçişler kendi içimizde olup biteni anlamamıza fırsat bırakmadığında, günün sonunda yoğun bir yorgunluk hissedebiliyoruz. Çok şey yaşamış, kendimize pek az temas etmiş gibi oluyoruz.
Duyguları hızla tüketmekten söz ederken, bir duyguyu anlamadan yenisinin peşine düşmeyi kastediyoruz. Neden kırıldığımızı düşünmeden dikkatimizi dağıtıyor, bir sevinci paylaşmaya zaman ayırmadan başka bir heyecan arıyoruz. Üzüntünün geçmesini, mutluluğun hemen gelmesini istiyoruz. Böylece duygularımızla kurduğumuz ilişki, onları tanımaktan çok değiştirmeye odaklanabiliyor. Oysa hissettiklerimiz, ihtiyaçlarımız hakkında bilgi verir. Bir kırgınlık anlaşılmaya, bir huzursuzluk hayatımızdaki bir güçlüğe dikkat etmeye çağırabilir. Sürekli başka bir şeye yöneldiğimizde bu ihtiyacı fark etmek zorlaşır.
Alışverişte de benzer bir arayışla karşılaşabiliriz. Telefonumuz çalışırken yeni modelini ilk alanlardan biri olmak isteriz. Kullanabileceğimiz ayakkabılarımız olduğu hâlde bir çift daha almayı düşünürüz. Bazen bizi harekete geçiren, yeni olanın yaşatacağı heyecandır. Satın aldıktan bir süre sonra bu heyecan azaldığında yeniden aramaya başlarız. Psikolojide hedonik adaptasyon, olumlu değişimlere alıştıkça başlangıçtaki hazzın azalmasını anlatır. Bu alışmayı sürekli yeni bir şey edinerek karşılamaya çalıştığımızda, doyumu hep sonraki seçime erteleyebiliriz.
Benzer bir beklenti, insanlarla kurduğumuz bağlara da taşınabilir. Yeni bir tanışmanın merakı ve yoğun ilgisi zamanla daha sakin bir yakınlığa dönüşür. Fakat ilişkiyi yalnızca başlangıçtaki heyecanla değerlendirdiğimizde, bu sakinliği duyguların bittiği şeklinde yorumlayabiliriz. Karşımızdaki kişiyi tanımak için gereken zamanı vermeden başka birinin daha iyi hissettireceğini düşünebiliriz. Oysa bir bağın gelişmesi, ilk karşılaşmanın heyecanından farklı deneyimler içerir. Birbirini anlamak, anlaşmazlıkları konuşmak ve güven oluşturmak zaman ister. Bu süreç, her an aynı yoğunlukta hissettirmez.
Sürekli yeni bir duygu aramak, beklentilerimizi de yükseltebilir. Sıradan bir gün, sakin bir sohbet veya tanıdık bir ortam bize yetersiz gelmeye başlayabilir. Bir şeylerin sürekli değişmesini beklerken, hayatın olağan ritmine tahammül etmekte zorlanabiliriz. Yaşadıklarımızın içindeki küçük anlamları fark etmek yerine eksik kalan heyecana odaklanırız. Böylece bıkkınlık, seçenek bulamamaktan çok, hiçbir seçeneğin bizi yeterince uzun süre doyurmadığı hissiyle büyüyebilir. Sahip olduklarımız ve kurduğumuz bağlar, yeniliklerini kaybettiklerinde değerlerini de kaybetmiş gibi görünebilir.
Bu arayışın ardından duygusal yorgunluk gelebilir. Yeniden heveslenmek, beklenti kurmak ve hayal kırıklığını karşılamak bir süre sonra ağırlaşabilir. İnsan bir yandan bir şeyler hissetmek isterken diğer yandan yeni bir başlangıcın yükünden kaçınabilir. Mesajlara yanıt vermek, plan yapmak veya kendini yeniden anlatmak zor gelebilir. Burada yalnızlaşma, her zaman insan istememekten kaynaklanmaz. Bazen yeniden yakınlaşmaya, incinmeye ya da beklentileri karşılamaya gücümüz kalmadığını hissederiz. Geri çekilmek, bir süreliğine kendimizi korumanın yolu gibi görünür.
Bu yorgunluk bazen kendimize bakışımızı da olumsuz yönde değiştirebilir. “Neden hiçbir şeyden keyif alamıyorum?” diye düşünür, kendimizi soğuk ve ilgisiz olmakla suçlayabiliriz. Böyle anlarda yaşadığımız güçlüğü bir kişilik kusuru gibi görmek, ihtiyacımız olan anlayıştan daha da uzaklaşmamıza yol açabilir.
Ancak dinlenmek için seçtiğimiz yalnızlıkla, yorgunluk nedeniyle giderek herkesten uzaklaşmak aynı deneyim değildir. İlki bize iyi gelebilirken, istemeden sürdürdüğümüz uzaklık anlaşılma ihtiyacımızı karşılıksız bırakabilir. Dışarıdan bakıldığında iletişim hâlinde görünebiliriz; mesajlaşır, paylaşımları takip ederiz. Yine de içimizden geçenleri gerçekten anlattığımız insan sayısı azalabilir. Çok sayıda temasın içinde kendimizi yalnız hissetmemiz mümkündür. Çünkü yakınlık, birinin hayatımızda görünür olmasının yanında, onunla duygusal olarak buluşabilmeyi de gerektirir.
Bu durumu yalnızca bireyin sabırsızlığıyla açıklamak eksik kalır. Sürekli yeniyi öne çıkaran bir çevrede yaşıyoruz. Başkalarının hayatlarına bakarken daha fazlasını yaşamamız, daha mutlu görünmemiz veya hiçbir fırsatı kaçırmamamız gerektiğini hissedebiliyoruz. Kendimizi karşılaştırdıkça kendi ritmimizden uzaklaşabiliyoruz. Böyle bir ortamda yorulmak şaşırtıcı değildir. Yine de herkes bu hızı aynı şekilde yaşamaz; yalnızlığın kişisel geçmişimizle, ilişkilerimizle ve yaşam koşullarımızla bağlantısı da vardır. Önemli olan, bu akışın bizde nasıl bir karşılık bulduğunu görebilmektir.
Duygularımızla yeniden bağ kurmak, her boşluğu hemen doldurma isteğimizi fark etmekle başlayabilir. Sıkıldığımızda doğrudan telefona uzanmadan, kırıldığımızda yeni bir uğraşa yönelmeden önce içimizde olana biraz zaman tanıyabiliriz. Duygu düzenleme, hislerimizi hızla ortadan kaldırmak yerine onları tanıyıp uygun biçimde karşılayabilmeyi de içerir. Bazen ihtiyacımız dinlenmek, bazen bir sınır koymak, bazen de güvendiğimiz biriyle konuşmaktır. Ne hissettiğimizi anladıkça, neye ihtiyaç duyduğumuzu da daha açık görebiliriz.
Hayatımızdaki her şeyin sürekli heyecan vermesini beklemediğimizde, sakinliğe de yer açabiliriz. Bir sohbeti aceleye getirmemek, alıştığımız bir insanı yeniden merak etmek veya güzel bir anın tadını çıkarmak küçük ama anlamlı deneyimlerdir. Bir duyguyla biraz kalabildiğimizde hem kendimizi hem karşımızdakini duymaya başlayabiliriz. Yakınlık da çoğu zaman, bu acele etmediğimiz yerde gelişir.


