Psikolog BulŞehrinde bir uzman

Psikolojinin Moda Günahı: Sürekli Kendinle Uğraşmak

Beste Akgün Yazar: Beste Akgün
9 dk.okuma süresi
Psikolojinin Moda Günahı: Sürekli Kendinle Uğraşmak

Bazen güzel buluşmalar biter; sohbetler edilir, bir şeyler yenir, kahkahalar atılır. Güzel bir akşam geçirilir ve bazen aklımızda kalan, o güzel akşamın nasıl geçtiğinden ziyade o akşam nasıl göründüğümüzdür.

Zihnimizdeki değerlendirme toplantısı henüz yeni başlamıştır.

Fazla mı konuştunuz? O kadar detayı neden paylaştınız? Sessizlik olduğunda hemen bir konu açma çabanız kendinizi onaylama ihtiyacınızla mı ilgiliydi? Ya da sessizlik en başında neden hemen doldurulması gereken bir durum gibi hissettirdi, doldurma görevini neden siz üstlenir oldunuz? Arkadaşlarınıza yeterince alan açabildiniz mi? Kendinizi mi merkeze aldınız?

İlk değerlendirme olarak bakınca kendimizi anlamaya çalışmak insanın yaşamında çok kıymetli bir çaba gibidir. Tekrarlayan ilişkilerimizi fark etmek, duygularımızı doğru aktarabilecek sözcükler bulmak, geçmişin izlerini bugünümüzde gözleyebilmek bize bugünümüzü yaşarken değerli alanlar açabilmektedir. Kendimizi tanımaya çalışmak, bitmeyen bir proje gibi sürekli revizelenebilir, yeni çıkarımlar ve yeni sorgu alanları oluşturabilir. Kendimize yönelttiğimiz bu merakın olumlu dönüşleri dışında bir de karanlık yönü karşımıza çıkabilir. Ne hissettiğimizi fark etmeye çalışmaktan çok, neden hâlâ böyle hissettiğimizi sorgulamaya başladığımızda, bu insani çaba yerini sürekli değerlendiren ve zaman zaman eleştiren bir sorgu sürecine bırakabilir.

Tanımaktan Denetlemeye

Popüler psikoloji, sosyal medyanın da etkisiyle sürekli insanlara çağrılarda bulunur. Bağlanma stilini öğren. Örüntülerin var, bunları fark et. Tetikleyicilerini tanı. Sınırlarını koru, çok önemli. Duygularını düzenle, lazım olacak. Kendin üzerinde çalış, sakın çalışmayı bırakma.

Bu çağrılar uygun bağlamlarda anlamlı olabilir. Tam ihtiyacı olduğu anda insanın karşısına çıkabilir, bazen zayıf gördüğü yönlerinden kişiyi yakalayabilir. Ancak bunlar sürekli hâle geldiğinde iç dünya yönetilmesi beklenen bir görev listesine de dönüşebilir. Ve bu görev bize tabiri caizse “atandığında” en başta hiç bu atamayı talep etmediğimizi unutabiliriz. Duyguların anlaşılması ve çözümlenmesi gerekiyordur, yakınlık ihtiyacımızın baştan değerlendirilmesi lazımdır. Sanki ruhsal yaşamda kendi hâline bırakabileceğimiz hiçbir şey kalmamıştır.

Peki, böyle bir duruma uzaktan bakınca kendimizi tanımakla denetlemek arasındaki çizgi nerede durmaktadır?

Tanımaya çalışan kişi “Bu durumda bende neler oluyor?” diye sorabilir. Denetleyen kişi ise “Bende yine ne yanlış gidiyor?” diye sorabilir. Tanımaya çalışırken henüz cevabı bilinmeyen, ancak “Bilinse güzel olur.” tonunda bir merak varken, denetlemeye başladığımızda bir kusur olduğu ön kabulüne dayanan, yönlendirici bir sorgu tonu vardır.

Aynı psikolojik kavram, iki farklı bakışta çok farklı işlevler görebilir. İçimizdeki sesi eleştirmene çevirdiğimizde, bir de kelime dağarcığını psikolojik terimlerle beslediğimizde kendimizi yargılamak için çok verimli bir zemine sahip olabiliriz. Tonu değiştiren, bazen bir şeylere olan ihtiyacımız değil de o ihtiyacın şimdiye kadar ortadan kalkmış olması gerektiğini düşünen iç eleştirmenimizdir.

Bazen bir ayrılığın ardından kaybedilen kişiye özlem duyarız. O özlemin kendisine yer vermeden, bunun sevgi mi, bağımlılık mı, terk edilme kaygısı mı olduğuna karar vermeye çalışırız. Duygular yaşanmaya ihtiyaç duyarken, kavramlaştırma çabamız yaşantılamanın önüne geçebilir. Hissetmekle işleme tabi tutmak aynı sonuca götürmeyebilir. ‘Terk edilme kaygısı’ sonucuna vardığımızda özlem duygumuz bir yere kaybolmaz; aksine artık form değiştirir ve “Annem ben küçükken çok sık beni evde yalnız bıraktığında yaşadığım yoğun kaygıdan dolayı terk edilmek beni tetikliyor”a dönüşür. Henüz yaşanmadan sınıflandırılan özlem duygusu, içimizde âdeta bulmacalar çözerken daha da karmaşıklaşır.

Duygularımızın olası kökenlerini bulmak o duygularla temas ettiğimiz anlamına gelmez. İnsan kırıldığı yerleri son derece tutarlı bir şekilde açıklarken kendisini kıran kişiye “Söylediğin cümle canımı acıttı.” demekte zorlanabilir. Yakınlık ihtiyacını uzunca sorgulayabilen aynı kişi, birinden yanında kalmasını istemeye utanabilir. Psikolojik bilgi kendi duygularını ifade etmeye yardımcı olabileceği gibi kavramsallaştırıp güvenli hissettiği bir mesafe kurmasına da yarayabilir. İnsan kendisi hakkında bir şey söylerken kendisini hissettiren şeylere yaklaşmakta zorlanabilir.

Belki de dikkatimizi vermemiz gereken kendimizi açıklarken kendimize yaklaşıp yaklaşamadığımızdır.

Yan Yana Kabul ve Değişim

Carl Rogers, On Becoming a Person adlı kitabında “Kendimi olduğum gibi kabul ettiğimde değişirim.” demektedir. Rogers burada bir paradoksa işaret eder. Kabul ile değişim birbirini dışlamak zorunda değildir. Kabul etmek bir ihtiyacı hemen ortadan kaldırmaya çalışmadan görebilmektir. Ancak ilk bakışta hoşlanmadığımız yanlarımızı kabul edersek sanki o yanlara razı olacak, gelişmek için gereken nedeni kaybedecekmişiz gibi gelebilir. Bu nedenle kendimize yönelttiğimiz eleştiriyi bazen değişmenin zorunlu bir ön koşulu gibi görebiliriz. Oysa insan kabul ettiğinde “Şu anda böyle hissediyorum.” diyebilmeye ve o deneyime biraz daha yakından bakabilmeye alan açar. Dikkat, şu anda böyle hissetmemesi gerektiği düşüncesinde toplanmamış olur. Kabul etmek, bütün davranışlarımızı doğru bulmak veya başkalarına verebileceği zararı önemsizleştirmek değildir. Kıskandığımızı kabul etmek, kıskançlıkla yaptığımız her hareketi doğru bulmak ve kendimize hak görmek anlamına gelmez. Fakat bu duyguyu yaşadığımızı kendimize dürüst bir yerden itiraf edebilmek, bu duyguyla nasıl hareket edeceğimiz konusunda daha fazla seçim yapma olanağı sağlayabilmektedir. Kabul etmek, değişmekten vazgeçmek anlamına gelmez ve değişimin başlayabileceği bir alan açar. Değişim için gereken merak, kendimize yönelttiğimiz eleştirilerin arasında daha önce yer bulamamış olabilmektedir.

Yaşadığımız Dünyayı Gözden Kaçırmak

Yaşadığımız her sıkıntının adresi iç dünyamız mıdır? Sürekli mesaiye kalan, eve dönene kadar trafikte saatler geçiren birisine yalnızca sınır koymayı öğrenmesi gerektiğini söylemek, kişiyi yaşadığı koşullardan bağımsız değerlendirmektir. Geleceği için kaygılanan birisinin sıkıntılarını belirsizliğe tahammül edememesiyle açıklamak, kişinin hayatındaki gerçek belirsizlikleri arka plana atmaktır. Sürekli incindiği bir ilişkide kişinin yalnızca kendi tetiklenmelerine odaklanması, ilişkilerin en az iki kişinin sorumluluğunda olduğunu ve karşısındaki insanın da davranışlarının olduğunu görmezden gelmektir.

Kendi payımıza düşeni anlamaya çalışmak değerlidir. Ancak tüm açıklamayı kendi içimizde aramak bağlamları görünmez kılmaktadır.

“Bu durum bende neye dokunuyor?” sorusu değerlidir ancak tek başına yetersiz kalabilir. “Bu durumda bana ne oluyor, bana nasıl davranılıyor, hangi koşulların içinde yaşıyorum?” soruları göz ardı edildiğinde tüm sorumluluk kişinin iç dünyasına verilmiş olur. İnsanın en az iç dünyası olduğu kadar, içinde yaşadığı bir dünya da vardır. Denkleme dış dünyayı dâhil etmeyi unuttuğumuzda sorumluluğu sadece iç dünyaya çoğunlukla haksız bir şekilde atfetmiş oluruz.

Kendini Rahat Bırakabilmek

Bütün bunların sonunda “O hâlde kendinizi düşünmeyi bırakın ve kabul edin.” demek hem pek mümkün olmaz hem de yeni bir görev daha koymak olur. Üstelik sürekli sorgulayan biri için bu yeni çağrı, başka bir eleştiriye daha dönüşebilir. Bu sefer de fazla düşündüğü için kendisini yine yanlış bulabileceği bir başka alana işaret edebilir. Farklı bir noktadan da bir davranışın nedenini bulmak, duyguları açıklamak, belirsizlik karşısında bir güvenlik hissi sunuyor olabilir. Kendini rahat bırakabilmek, söylemesi kadar kolay olmayabilir.

Belki öncelikle bazı şeylerin hemen anlaşılmadan da var olabileceğine yer vermek gerekir. Neden birine kırıldığımızı henüz tam bilmeyebiliriz. Bir karar verdiğimizde içimize sinip sinmediğini anlamak zaman alabilir. Uzun süre önce düşündüğümüz bir mesele yıllar sonra bir anda yeniden canımızı yakabilir. Bunlar yaşanırken kendimiz hakkında kesin bir hükme varmamız gerekmez.

İnsan iç dünyasında her sorunun yanıtlandığı, bütün çelişkilerinin çözüldüğü bir bitiş noktasına ulaşmak zorunda değildir. Birbirine zıt isteklerimiz olabilir. Yakınlık isterken bir yanımızla da korkabilir, doğru bulduğumuz bir kararı verdikten sonra çok üzülebilir, sınır koyduktan sonra suçluluk hissedebiliriz. Hissettiklerimizin her zaman bildiklerimize yetişmesi gerekmemektedir. Bu gerekmeyiş, kendimizle ilgili öğrendiklerimizi de geçersiz kılmaz. İnsanın kendisini çok tanıması, daha az zorlanacağı anlamına gelmek zorunda değildir. Aksine, kendisini oldukça tanıdığını düşünmesine rağmen zorlanması, yeterince ilerleyemediği hissiyatını gündeme getirebilir.

Kendini rahat bırakabilmek üzüldüğümüzde üzüntünün neden hâlâ geçmediğini sorgulamadan bir süre üzüntüyle baş başa kalabilmekle başlayabilir. Kendimizi yeterince iyi ifade edemediğimiz bir anıyı tüm kişiliğimizin kanıtına dönüştürmemekle devam edebilir. Birine ihtiyaç duyduğumuzu, bunu hemen kendi yetersizliğimizin işareti saymadan dile getirebildiğimizde pekiştirilebilir. Hayatımızın geri kalanını içimizdeki tüm meselelerin sonuçlanmasını bekleyerek yaşamak zorunda değilizdir.

Kendimizden Hayata Doğru

İçimizle olan ilgimiz, dikkatimizi her seferinde kendimize yöneltmemizin yanında dışarıya da çevirebilmemize yardımcı olabiliyor mu? Bir başkasını dinlerken nasıl göründüğümüzü bir süre unutabiliyor muyuz? Bir başkasının problemlerini dinlerken kendimizi izlemeyi bırakabiliyor muyuz? Bir espriye gülerken neden diğerlerinden daha fazla kahkaha attığımızı yargılamadan gülmeye devam edebiliyor muyuz? Yaşadığımız bir anın değerini kendimiz hakkında ne öğrettiğinden bağımsız olarak hissetmeye izin veriyor muyuz?

Yazının başındaki o güzel akşam buluşması bittiğinde belki tekrardan fazla konuştuğumuzu düşüneceğiz. Belki söylediğimiz bir cümle aklımızı kurcalayacak, alternatifler bulmaya çalışacağız. Ancak ardından arkadaşımızın anlattığı heyecanlı bir olayı, birlikte güldüğümüz, keyif aldığımız bir anıyı da hatırlayacağız. O akşamdan geriye, kendimizde bulduğumuz kusurlar yerine birlikte güldüğümüz anlar kalacak. Eve geldiğimizde nasıl biri olduğumuzun kararını vermeden güzel bir akşamın yorgunluğuyla uyuyabileceğiz.

Beste Akgün Beste Akgün
İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden onur derecesiyle mezun oldum. Şu anda Okan Üniversitesi’nde Klinik Psikoloji tezli yüksek lisans eğitimime devam ediyorum. İnsan zihnini ve iç dünyasını anlamaya yönelik farklı terapi yaklaşımları üzerine çalışmalarımı sürdürürken, özellikle psikodinamik yaklaşım başta olmak üzere çeşitli ekollerden beslenen bir bakış açısıyla, ergenler ve yetişkinlerle çalışıyorum. Psikolojiyi yalnızca akademik ya da klinik bir alan olarak değil, hayatın içine yayılan bir düşünme biçimi olarak görüyorum. İlişkilerden gündelik yaşama, filmlerden dizilere, kitaplardan insan hikâyelerine kadar psikolojinin dokunduğu her noktada daha fazla farkındalık geliştirmeye ve öğrendiklerimi kendime katmaya çalışıyorum. Terapiyi ise kişinin kendini daha derinden duyabildiği, anlaşılmış hissedebildiği ve kendi hikâyesine yeni bir yerden bakabildiği bir alan olarak görüyorum.
Psikolog Rehberi Psikolog · Kadıköy, İstanbul · Yüz yüze ve online

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!