Psikolog BulŞehrinde bir uzman

İyiler Hep Mi Kaybeder?

Necati Tunuzo Yazar: Necati Tunuzo
5 dk.okuma süresi
İyiler Hep Mi Kaybeder?

Bir insanı üzmemek için kendinizi üzdüğünüz oldu mu?

Bir haksızlığı büyütmemek için sustunuz. Bir ilişki bitmesin diye ilk adımı yine siz attınız. Size yapılanı unutup yeniden şans verdiniz. Karşınızdaki insan hayatına devam ederken siz, doğru olanı yapmanın neden bu kadar ağır hissettirdiğini düşündünüz.

Sonra belki de içinizden şu geçti: Demek ki bu hayatta biraz acımasız olmak gerekiyor.

Çünkü dışarıdan bakıldığında tablo oldukça açıktır. Alttan alan yorulur, alttan alınan rahat eder. Dürüst olan kaybeder, kurnaz olan yoluna bakar. İyi niyetli insan düşünürken diğeri fırsatı değerlendirir.

Ama belki de yanıldığımız yer, kimin kazandığını çok erken ilan etmemizdir.

Bir satranç oyuncusu, rakibinin taşını aldığında kazandığını düşünebilir. Oysa bazen aldığı taş, kendi şahını korumasız bırakan hamlenin yalnızca başlangıcıdır. İnsan ilişkilerinde de birinin istediğini elde etmesiyle gerçekten avantajlı bir konuma geçmesi aynı şey değildir. Bir insanın güvenini kullanarak istediğini alabilirsiniz; fakat o güvenin bir daha size sunulmayacağını hesaba katmadığınızda, kazancınızı eksik hesaplamış olursunuz.

Oyun teorisinin ilginç tarafı burada başlar. Matematikçi John von Neumann ve ekonomist Oskar Morgenstern’in sistematikleştirdiği bu yaklaşım, bir kararın değerinin yalnızca kendi sonucuna değil, diğer oyuncuların hamlelerine de bağlı olduğunu gösterir. Robert Axelrod’un tekrarlanan Mahkûm İkilemi üzerine çalışmaları ise başka bir noktayı öne çıkarır: Aynı kişiler yeniden karşılaşacaksa bugün elde edilen avantaj, yarın kurulabilecek iş birliğini etkileyebilir. Bir defalık oyunda işe yarayan bencillik, uzun süren bir ilişkide aynı sonucu vermeyebilir.

Ne var ki oyun teorisinin umut veren sonucu, iyilerin yorgunluğunu ortadan kaldırmaz. Uzun vadede iş birliği kazandırıyorsa, neden bu kadar çok iyi insan kendini kaybetmiş hissediyor? Belki de sorun iyiliğin kendisinde değil, kaynağındadır.

Çünkü her iyilik aynı yerden gelmez. Bazen sevgiden ve tercihten, bazen de kaybetme, reddedilme ya da kötü biri olma korkusundan doğar. Hayır diyemediğimiz için veririz, çatışmadan kaçmak için susarız. Dışarıdan ikisi de iyilik gibi görünür. İçeride ise biri insanı besler, diğeri yorar.

Psikolojide batık maliyet etkisi denen eğilim de burada devreye girer. Yıllarını vermiş biri, ayrıldığında emeğinin boşa gideceğini hisseder ve kalır; elindekini korumak için değil, geçmişi anlamsız bırakmamak için. Birine anlayış gösteririz, çünkü bize de göstereceğini umarız. Affederiz, çünkü değişeceğine inanırız. Bunların hiçbiri tek başına yanlış değildir. Sorun, kendi davranışımızı seçerken karşımızdakinin davranışını da belirleyebileceğimize inanmaya başladığımızda ortaya çıkar.

Bunu en çok, ilişkisinde hep ilk uzlaşan kişide görürüz. Tartışma büyümesin diye özür diler, haklı olduğu hâlde geri adım atar, ertesi gün de her şey yolundaymış gibi davranır. Karşısındaki, bu düzenin işlediğini öğrenir. Bunda kötü niyet aramak gerekmez; insan, bedel ödenmeyen davranışı çoğu zaman fark etmeden tekrarlar. Böylece verenin sessizliği, ilişkinin yazılı olmayan kuralı hâline gelir.

Üstelik iyilik yalnızca başkalarına yönelmez. Kendimize nasıl davrandığımız, başkalarına nasıl davranacağımızın sessiz provasıdır. Kendi ihtiyacını sürekli ikinci sıraya atan biri, bunu bir gün fark etmeden başkalarına da öğretir: Bu ilişkide benim payım en sonda gelir.

İyilik, her durumda kendinden vermek zorunda olmak değildir. Asıl değerli olan, seçme özgürlüğünün içinde yapılan iyiliktir. Hayır diyebileceğini bilen biri evet dediğinde, o evet gerçekten ona aittir: ne bir korkunun ne de bir beklentinin gölgesindedir. Böyle bir iyilik hem verenin hem alanın değerini korur; çünkü karşısındaki, bunun bir mecburiyet değil bir tercih olduğunu hisseder. Bu yüzden iyiliğin yolu daha çok vermek değil, değerlendirme gücümüzü geliştirmektir: Kime, ne kadar, hangi koşulda?

Bir dahaki sefere “evet” demeden önce kendinize şunu sorun: Bu evet bir tercih mi, yoksa hayır demenin bedelinden kaçış mı? Cevap her zaman rahatlatıcı olmayabilir. Ama değerlendirme gücü tam olarak bu küçük duraklamada büyür.

İyiliğin kaybettirdiği sanılır, çünkü bedelini hep verdiğimiz şeyle ölçeriz. Peki iyilik ne zaman gerçekten kaybettirir? Karşılık beklentisiyle, korkuyla ya da mecburiyetle verildiğinde. Çünkü o zaman verdiğimiz şeyin bedelini hesabımıza yazarız ve karşılığı gelmediğinde kaybetmiş hissederiz. Çoğu zaman da verdiğimiz şeyi değil, vermediğimizde kötü biri olacağımız korkusundan kurtulmayı satın alırız. Aynı davranış, farklı yerden verildiğinde bambaşka sonuç doğurur. Seçerek verilen iyilik ise karşılığını verme anında alır: tutarlı olmanın huzurunu, kendimize saygımızı ve güvenilir bir insan olmanın sessiz itibarını. Kazancı ölçtüğümüz yer değiştiğinde, kaybın tanımı da değişir.

İyilik; başkasını hesaba katarken kendini de hesaba katabilmektir. Gerektiğinde iş birliği yapmak, gerektiğinde sınır çizmek ve bir ilişkinin geleceğini yalnızca bugünkü kazançla değerlendirmemektir.

İyiler hep kaybetmez. Fakat iyiliği sınırsız fedakârlıkla karıştıranlar, bazen kaybetmeyi iyiliğin doğal bedeli sanır.

Oysa asıl mesele, her oyunu kazanmak değil; hangi oyunun içinde kalmaya değer olduğunu bilmektir.

Necati Tunuzo Necati Tunuzo
Necati Tunuzo, Maltepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu bir psikologdur. Kariyerini bireysel psikolojik danışmanlık, evlilik ve çift danışmanlığı alanlarında sürdürmekte; bunun yanı sıra endüstriyel şirketler ve fabrikalarda liderlik, çalışan iletişimi ve örgütsel süreçler üzerine danışmanlık ve eğitim çalışmaları yürütmektedir. Çalışmalarında bireyin iç dünyasını anlamayı ve psikolojik iyi oluşu desteklemeyi merkeze alan Tunuzo, sahadan edindiği deneyimleri ve mesleki bakış açısını bilimsel temelli bir yaklaşımla okuyucuyla buluşturmaktadır.

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!