Salı, Haziran 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Otomatik Pilottan Bilinçli Seçime: Neden Kontrolü Kaybederiz?

Hepimiz hayatımızın bir döneminde kendimize şu soruyu sormuşuzdur: “Neden öyle davrandım?” veya “Neden kendimi durduramadım?” Bu anlarda sanki direksiyonda biz değilmişiz de görünmez bir güç davranışlarımızı yönetiyormuş gibi hissederiz. Sonrasında gelen pişmanlık, şaşkınlık ve belki de suçluluk duygusu, bu anın daha da yoğun hissedilmesine sebep olur.

Psikoloji açısından bakıldığında, bu durum çoğu zaman zihnin otomatik pilot moduna geçmesi ve bilinçli değerlendirme süreçlerinin geri planda kalmasıyla ilişkilidir. Peki, kontrolü kaybettiğimizi düşündüğümüz o anlarda zihnimizde neler yaşanır?

Dürtüler Neden Bazen Bu Kadar Güçlüdür?

İnsan davranışını açıklamaya çalışan farklı psikoloji kuramları bu soruya farklı yanıtlar verir. Psikanalitik kurama göre ruhsal yaşamımız; dürtülerimizi temsil eden id, gerçekliği değerlendiren ego ve içselleştirdiğimiz kuralları temsil eden süperego arasındaki dinamik denge üzerine kuruludur. Özellikle stresli dönemlerde bu içsel denge sarsılır ve dürtülerin sesi daha baskın hale gelebilir. Böyle anlarda sergilenen dürtüsel davranışlar, sadece anlık bir rahatlama arayışı değil; zihnin yoğun içsel gerilimi boşaltma ve ruhsal dengeyi yeniden kurma çabasıdır.

Modern bilişsel kuram ise dikkatimizi dürtülerden çok düşüncelere yöneltir. Çünkü çoğu zaman bizi harekete geçiren şey olayın kendisi değil, o olaya yüklediğimiz anlamdır. Aniden gelen bir eleştiri, reddedilme anı ya da beklenmedik bir çatışma; geçmiş yaşantılarımız sonucunda oluşmuş temel inançlarımızı ve şemalarımızı tetikleyebilir. Şema terapiye göre bu anlarda zihnimizde “sıcak düşünceler” ortaya çıkar. Sıcak düşünceler; eski incinmişliklerimizin, kusurluluk ya da terk edilme şemalarımızın tetiklendiği anda zihne hücum eden, mantık filtresinden geçmemiş yoğun duygu yüklü ani fikirlerdir.

“Bana saygı duymuyor.” “Yine değersiz görüldüm.” “Kendimi savunmazsam kaybederim.” Bu düşünceler yoğun duygularla birleştiğinde, beynimizin değerlendirme ve öz denetim süreçleri geri planda kalabilir. İşte o anda davranışlarımızı seçmek yerine tepki vermeye başlarız.

Her Düşünceye Binmek Zorunda Değiliz

Zihni bir tren garına benzetiyorum; gelip giden düşünceleri ise trenlere… Gün boyunca bu perona yüzlerce tren gelir. Bazıları geçmişe gider ve pişmanlıkları taşır. Bazıları geleceğe gider ve kaygılarla doludur. Bazıları öfke, suçluluk ya da korku vagonlarından oluşur.

Sorun, bu trenlerin sürekli gelmesi değildir. Sorun, çoğu zaman fark etmeden ilk gelen trene binmemizdir. Beynin sadece tek bir tam zamanlı işi vardır: düşünce üretmek. Bir düşüncenin zihnimize gelmesi, hatta biraz uzun süre kalması onun doğru olduğu anlamına gelmez. Bir dürtünün ortaya çıkması da onun peşinden gitmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.

Güncel psikolojik danışmanlık ekollerinin ortak amaçlarından biri, düşüncelerle aramıza bir mesafe koyabilmek ve onların gelip geçen doğasını fark ederek onlara eşlik edebilmeyi öğrenmektir. Peki, bu farkındalığa nasıl ulaşırız? Terapötik süreçte sıkça sorulan şu soru çoğu zaman ilk ve en önemli adımdır: “O anda kendinize tam olarak ne söylüyordunuz?” Çünkü çoğu zaman davranışlarımızı belirleyen şey olayın kendisi değil, o olaya verdiğimiz anlam ve zihnimizde kurduğumuz içsel diyalogdur.

Dürtüler Bir Mıknatıs Gibidir

Bir arkadaşım dürtülerini anlatırken çok etkileyici bir benzetme yapmıştı: “Sanki içimde bir mıknatıs var. Beni yavaş yavaş kendine çekiyor.” Gerçekten de birçok dürtü böyle çalışır. Bir anda gelip bizi ele geçirmekten çok, sessizce çağırır. Öfkeye teslim olmak, ertelemek, vazgeçmek ya da düşünmeden hareket etmek bazen bu çekime kapılmak kadar kolay gelir.

Fakat burada umut verici bir gerçek var: Bu çekime karşı koyabilme becerisi doğuştan sabit değildir. Tıpkı bir kas gibi gelişebilir. Her fark ediş, her duraksayış ve her bilinçli seçim o kası biraz daha güçlendirir.

Kontrolü Yeniden Nasıl Alabiliriz?

Kontrolü yeniden kazanmak çoğu zaman büyük değişimlerden değil, küçük farkındalık anlarından başlar.

  • Düşünce Kaydı Tutmak: Yaşanan olayın ardından duygu, düşünce ve davranış zincirini yazıya dökmek, zihnimizin otomatik yorumlarını fark etmemize yardımcı olur. Ayrıca zihinsel geviş getirme döngüsünü azaltabilir.
  • Kanıtları İncelemek: Kendinize şu soruyu sorun: “Bu durumu açıklayan başka bir ihtimal olabilir mi?” Bu soru, zihnin otomatik olarak oluşturduğu hikâyenin dışına çıkabilmemizi sağlar.
  • Bilinçli Farkındalık (Mindfulness): Nefese odaklanmak, bedensel duyumları gözlemlemek veya birkaç dakika boyunca yalnızca içinde bulunduğumuz ana dikkat vermek; düşünce ile davranış arasındaki boşluğu genişletir. İşte o boşluk, seçim yapabildiğimiz yerdir.

Sonuç

Kontrol kaybı çoğu zaman mutlak bir denetimsizlik değildir. Daha çok, duyguların ve otomatik düşüncelerin farkındalık alanımızı geçici olarak daraltmasıdır. Düşünceler gelmeye devam edecek. Kaygı, öfke ve dürtüler zaman zaman kapımızı çalacak. Önemli olan onları tamamen susturmak değil, onlarla nasıl ilişki kurduğumuzu öğrenmektir. Çünkü düşünceler tren gibidir; gelmelerini engelleyemeyiz. Ancak hangi trene bineceğimizi seçebiliriz. Ve bazen hayatımızın yönünü değiştiren şey, tam da o seçimdir.

Duygu Akgül
Duygu Akgül
Duygu Akgül, Samsun’da doğmuştur. Lisans eğitimini Akdeniz Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik bölümünde tamamlamış, eğitim sürecinde bağlanma kuramı üzerine çalışarak ergenlik ve yetişkinlikte bağlanma, bağlılık ve ilişkisel süreçlere odaklanmıştır.Mezuniyetinin ardından Gaziantep’te zorunlu hizmet kapsamında görev yapmış, daha sonra Antalya’ya geri dönerek burada kamuda görevine devam etmiştir. Hâlen Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde okul psikolojik danışmanı olarak çalışmakta ve özellikle ergenler ile genç yetişkinlere yönelik aktif çalışmalar yürütmektedir.ACT (Kabul ve Kararlılık Terapisi) ve Bilişsel Temelli Yaklaşımlar doğrultusunda psikoeğitimler planlamakta; bireylerin psikolojik iyi oluşunu desteklemeye yönelik uygulamalar gerçekleştirmektedir. Endüstriyel psikoloji alanına da ilgi duymakta ve bu alanda çeşitli eğitim ve seminerlere katılmaktadır.Psikolojinin yalnızca kriz anlarında değil, yaşamın her alanında erişilebilir olması gerektiğine inanmakta; bu sayede bireylerin daha dengeli, farkındalığı yüksek ve sağlıklı bir yaşam sürdürebileceğini düşünmektedir. Psikoloji alanını ulaşılabilir ve günlük yaşamın doğal bir parçası haline getirmeyi mesleki amacı olarak benimsemiştir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar