İnsanı yaşadığı şeylerden çok, bazen olmasını beklediği şeyler yoruyor. Bir sonucun ne olacağını henüz bilmeden onu zihnimizde yüceltip yaşamaya başlayabiliyoruz. Bir ihtimali değerlendiriyor, sonra o ihtimalin doğurabileceği başka ihtimalleri düşünüyoruz. Ne yapacağımızı, ne hissedeceğimizi, işler istediğimiz gibi gitmezse nasıl baş edeceğimizi önceden hesaplıyoruz. Bir mülakatın sonucunu, vereceğimiz bir kararın hayatımızı nereye götüreceğini, olabilecek bir değişikliğin bize ne getireceğini daha yaşanmadan zihnimizde prova etmeye başlıyoruz.
Böylece gelecekle ilgili bir ihtimal, bugünün içinde gerçeklik kazanmaya başlıyor.
Zihin böyle anlarda bize küçük bir oyun oynuyor. Bilinmez bir durum karşısında onu düşünerek çözebileceğimize, yeterince uğraşırsak olacakları biraz olsun kontrol edebileceğimize inanıyoruz. İçimizde bir ses “çok çabalarsam olur” diyor. Yeterince düşünürsem doğru yolu bulurum, yeterince hazırlanırsam işler istediğim gibi gider, doğru kararı verirsem pişman olmam, her ihtimali önceden hesaplarsam başıma gelebilecek kötü bir şeye hazırlıksız yakalanmam.
Belirsizlik karşısında aciz olan insan kontrol etme arzusunu bilinçsiz bir yerden dengeleme çabasına girer. Kontrol edemediklerimizi sadece hatırlayıp sakinleşmek yerine içimizdeki ses sanki kontrol edemediğimiz şeyleri zihnimizde tekrar tekrar kurmayı öğütlüyor. Hayat bize bir problem vermiş ve biz yeterince düşünürsek doğru cevabı bulabilecekmişiz gibi. Oysa düşünmekle kontrol etmek aynı şey değil. Psikodinamik perspektifte omnipotent fantezi olarak değerlendirilen bu durumun en insani bulduğum yönü, her şeyi kontrol edebileceğimize gerçekten inandığımız için değil, kontrol edemediğimiz şeylerle karşılaştığımızda çaresiz hissetmemek için zihnimizin bize biraz fazla güç vermesidir. “Ben bir şey yapabilirim” düşüncesi, çoğu zaman “Benim yapabileceğim hiçbir şey yok” düşüncesinden çok daha kolay taşınabiliyor.
Unutulmamalıdır ki belirsizlik karşısında çözüm düşünmekle, kontrol etme çabası aynı şey değil. Çabalamakla sonucu belirlemek de. Çünkü bilinmeyenle kalmak zor. Sonra bir noktada şunu fark ederiz: Yaşadığımız şey ile onun zihnimizde kapladığı yer birbirinden çoğunlukla farklıdır. İhtimallerin en yorucu tarafı bu olsa gerek. Gerçekleşmiş olanın sınırları var. Bir olay olur, biter, bir biçim kazanır. Oysa ihtimalin sınırı yoktur. “Olabilir” dediğimiz anda zihnin önüne sınırsız senaryo aktif olur. Bu noktada gerçeklikten kopma gibi değerlendirilmemesine rağmen epey tehlikeli bir durum gelişir. İnsan, gerçekleşmemiş bir şeyin yasını tutabildiği gibi, gerçekleşmemiş bir şeyin mutluluğunu da önceden yaşamaya başlayabilir.
Başta masumca bir ihtimali düşünürüz. Sonra onun nasıl gerçekleşeceğini, devamında gerçekleştiğinde ne hissedeceğimizi, ne yapacağımızı, hayatımızın nereye gideceğini. Bir kararın sonucunu, bir değişikliğin bizi nasıl etkileyeceğini, işler istediğimiz gibi gitmezse ne yapacağımızı zihnimizde defalarca prova ederiz. Bir noktadan sonra artık olanı yaşamaktan çok, olabileceklerin içinde dolaşmaya başlarız. Zihin burada oldukça yaratıcıdır ama her zaman dürüst değildir. Bir durumu bazen olduğundan farklı yorumlayabiliriz. Aynı olaydan bir gün “bu kesin böyle olacak” sonucunu çıkarırken, başka bir gün tam tersine “aslında hiçbir şey sandığım gibi değil” diye düşünebiliriz. Elimizdeki birkaç küçük işarete büyük anlamlar yükleyebilir, eksik parçaları kendi zihnimizde tamamlayabiliriz. Bazen aynı veriden birbirine tamamen zıt iki sonuç çıkarabiliriz. Çünkü elimizde veri değil, boşluk vardır. Boşluk da zihnin tutarsız çalışmayı en sevdiği alanlarından biridir. Zihin boşlukları boş bırakmayı pek sevmez, sanki yanlış doğruyu götürmeyen bir sınavda gibi davranıp bilmediği halde işaretlemeler yapar ve tutmasını umar.
Bilişsel çarpıtmalar tam da burada devreye girer. Zihin belirsizliği tolere etmekte zorlandığında eksik parçaları tamamlar. Zihin okuruz; karşımızdakinin ne düşündüğünü bildiğimizi varsayarız. Olasılıkları gerçeklik gibi yaşamaya başlarız. Bir ihtimali ya hep ya hiç biçiminde yorumlarız: Ya olacak ya da hiç olmayacak. Birkaç küçük işarete bütün resmi yükler, sonra da o resmin içinde yaşamaya başlarız. Üstelik duygularımız bu düşüncelere eşlik ettiğinde onları daha da gerçek sanabiliriz. Bu kadar yoğun hissediyorsam, demek ki bunun özel bir anlamı var ya da yanılıyor olamam deriz. Oysa bir duygunun yoğunluğu, onun bize verdiği bilginin doğruluğuyla aynı şey değildir. Bazen yalnızca önem atfettiğimiz için çok düşünüyoruzdur.
Belki de insanın en yorucu, en işlevsel olmayan zihinsel faaliyetlerinden biri, cevabı olmayan bir soruyu tekrar tekrar çözmeye çalışmaktır. Çünkü düşünmekle çözmek aynı şey değildir. Bazı düşünceler bizi başka bir yere götürür. Bazıları ise aynı odada dolaştırır durur. Bir ihtimali yeniden değerlendirmek, başka bir ihtimal üretmek, sonra onu çürütmek, ardından yeniden umut etmek… Zihin bir süre sonra kendi kuyruğunu kovalayan bir hayvana dönüşür. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmuyordur; içeride ise neredeyse bir kaos vardır.
Hayatımızın bazı dönemlerinde fiziksel olarak aynı tempoda olsak bile “çok yoruldum ama aslında ne yaptım ki?” diye sorarız kendimize. Çünkü zihinsel bekleyiş de bir emektir. Bir şeyi beklerken yalnızca zaman geçmez. Dikkatimiz bölünür. Gündelik hayatımızın bir kısmı sürekli oraya ayrılır. Mülakat sonucu beklemek, bir ödeme beklemek, sürekli sonucu kontrol etmek, telefonun ekranına sık bakmak, birinin çevrimiçi olup olmadığını incelemek, küçük bir işareti anlamlandırmaya çalışmak, geçmişteki bir cümleyi yeniden hatırlamak… Bunların her biri tek başına önemsiz görünebilir. Ama birlikte, hayatımızın içinde görünmez bir ikinci mesai oluştururlar.
Yine de bütün bunların içinde ihtimalleri suçlamak haksızlık olur. Çünkü ihtimal aynı zamanda umuttur. Henüz olmamış olanın mümkün olduğunu düşünebilmek, insanın gelecekle kurduğu en temel bağlardan biridir. Bizi harekete geçiren şeylerin önemli bir kısmı da henüz gerçekleşmemiştir. Bir yere taşınırız çünkü orada daha iyi bir hayat olabileceğini düşünürüz. Birine yaklaşırız çünkü aramızda iyi bir şey gelişebileceğine inanırız. Bir işe başvururuz çünkü kabul edilme ihtimalini arzularız.
Sorun ihtimalin varlığı değil. Aslında, ihtimal ile gerçekliğin arasındaki mesafenin kaybolması. Bir şeyin mümkün olmasıyla, olacakmış gibi yaşamamız arasında ince ama önemli bir çizgi var. Aslında olgunlaşmanın zor taraflarından biri de bu çizgiyi korumayı öğrenmek. Umudu öldürmeden beklentiyi gevşetmek. Bir şeyi istemeye devam ederken hayatımızın bütün ağırlığını onun gerçekleşmesine bağlamamak. Bir kapıyı açık bırakıp kapının önünde beklememek.
Çünkü bazı şeylerin cevabı gerçekten bugün yoktur. Bundandır ki insan bazen cevabı olmadığı için değil, cevabı henüz olmadığı halde kendisinden bir cevap üretmesini beklediği için tükenir. O zaman kendimize sorabileceğimiz soru “Bu olacak mı?” değildir. Belki daha zor olanı sormaktır: “Bu henüz belli değilken ben hayatımı nasıl sürdüreceğim?” Çünkü ihtimallerin içinde yaşamak başka, ihtimallerin nöbetini tutmak başkadır. Ve belki bazen yapmamız gereken, ihtimali öldürmek değil; onu ait olduğu yere, geleceğe bırakmaktır. Bugüne değil.


