Küçükken büyümeyi isterdik, büyüyünce de küçülmeyi istiyoruz. İnsan ne garip bir varlık, değil mi? Elinde olmayanları her zaman istiyor.
Bugün sizinle büyümenin psikolojisi üzerine konuşmak istiyorum. “Büyümenin psikolojisi mi olur?” diyeceğinizi duyar gibiyim. Evet, olur. Çünkü büyümek yalnızca yaş almak değildir. İnsan büyüdükçe kişiliği değişir, hayata bakışı değişir, duyguları değişir ve bazı şeyleri anlamlandırma biçimi değişir.
Bazen geçmişimizi özleriz. “Eskiden daha iyiymişim, keşke geçmişe dönebilsem.” deriz. Bazen de hayatın bize yaşattıklarından dolayı “Keşke bunları hiç yaşamasaydım.” diye düşünürüz. Peki, geçmişi yaşamasaydık bugün gerçekten daha iyi olur muyduk?
Kadercilik olarak yorumlayabilirsiniz ama ben başımıza gelen olayların hayatımızda bir anlam kazanabileceğine inananlardanım. Bazen bir dönemden geçerken neden o kadar zorlandığımızı anlayamayız. Ancak yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda o dönemin bizi nasıl etkilediğini, kendimizle ilgili neleri değiştirdiğini daha iyi görebiliriz.
Elbette yaşadığımız her kötü olayın mutlaka iyi bir sebebi olduğunu ya da her acının bizi güçlendirmek zorunda olduğunu düşünmüyorum. Fakat insanın yaşadıklarını anlamlandırmaya ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Psikolojide anlamlandırma süreci olarak ele alabileceğimiz bu durum, yaşadıklarımızı kendi hayat hikâyemizin içine yerleştirmemize yardımcı olur. Bazen yaşadıklarımızı anlamlandırmak baş etmemizi kolaylaştırırken bazen de belirsizlik karşısında bir açıklama bulmaya çalışırız. Belki de bazı olayların neden başımıza geldiğini anlamaya çalışmamızın nedeni budur. Çünkü her zaman kontrol edemediğimiz bir hayatı yaşamaya çalışıyoruz.
Şimdi kendimden örnek vermek istiyorum. Siz de kendinizi düşünün lütfen.
Bundan beş altı ay önce üniversite hayatının içindeydim. Bir öğrenciydim. Öğrenciliğimin tadını çıkarıyor, arkadaşlarımla geziyor, eğleniyor ve bazen yalnızca komik olmak için bir şeyler yapıyordum. Yaptığım hareketlerin bir anlama gelip gelmediğini, dışarıdan nasıl göründüğümü ya da insanların benim hakkımda ne düşüneceğini bu kadar fazla sorgulamıyordum.
Şimdi ise mezun oldum, işe girdim ve bir öğretmenim. Artık üzerimde bir öğretmen kimliği var. Davranışlarıma daha fazla özen gösteriyor, söylediklerimi ve yaptıklarımı daha çok düşünüyorum. Birkaç ay içinde hayatımın bir döneminden diğerine geçtim. Ancak değişen yalnızca mesleğim ya da günlük sorumluluklarım olmadı; kendime bakışım da değişmeye başladı.
Peki, insanın kendisine bakışı neden değişir?
Gelişim psikolojisi, insanın yalnızca çocukluk ve ergenlik dönemlerinde değil, yaşamı boyunca da değişmeye ve gelişmeye devam ettiğini ortaya koyan yaklaşımlara sahiptir. Bu noktada aklımıza psikososyal gelişim kuramıyla tanınan Erik Erikson geliyor.
Erikson’a göre insan gelişimi, yaşamın farklı dönemlerinde karşılaştığımız psikososyal çatışmalar ve gelişim görevleri üzerinden ilerler. Örneğin ergenlik döneminde kimlik kazanımı önemli bir yer tutarken yetişkinliğin ilerleyen dönemlerinde yakın ilişkiler kurmak, üretken olmak ve yaşamımızı değerlendirmek gibi farklı meseleler öne çıkar. Bu dönemler birbirinden tamamen kopuk değildir; önceki yaşantılarımız sonraki dönemlerde kendimizle ve çevremizle kurduğumuz ilişkileri etkileyebilir.
Burada önemli olan şu: Kim olduğumuzu anlamaya çalışmamız yalnızca ergenlik dönemine ait bir mesele değildir. Hayatımız değiştikçe üstlendiğimiz roller, sorumluluklarımız ve kendimizden beklentilerimiz de değişebilir. Bu nedenle daha önce kendimizi tanımladığımız biçim, yeni bir yaşam dönemine geçtiğimizde bize artık yeterli gelmeyebilir.
Üniversite öğrencisiyken kendimi nasıl gördüğümle bugün bir öğretmen olarak kendimi nasıl gördüğüm aynı değil. Bu, önceki hâlimin yanlış olduğu ya da bugünkü hâlimin tamamen farklı bir insan olduğu anlamına gelmiyor. Yalnızca hayatımın koşulları değiştikçe kendimi değerlendirdiğim çerçevenin de değiştiğini gösteriyor.
Belki siz de benzer bir şey yaşamışsınızdır. Lisedeyken üniversiteye geçmek için sabırsızlanmış, üniversitedeyken mezun olmayı istemişsinizdir. Sonra mezun olmuş ve çalışma hayatına başlamışsınızdır. Bir zamanlar heyecanla beklediğiniz o dönem geldiğinde bu kez geçmişte bıraktığınız günleri özlemeye başlamış olabilirsiniz.
Peki, neden?
Belki de geçmişi özlememizin nedeni yalnızca o günlerin daha güzel olması değildir. O günlerde hissettiğimiz özgürlüğü, sorumluluklarımızın daha az olmasını ya da geleceğin henüz bu kadar somutlaşmamış olmasını özlüyoruzdur. Bazen de geçmişteki kendimizi özlüyoruzdur; olayları daha farklı yorumlayan, henüz bazı şeyleri deneyimlememiş olan ya da geleceğe ilişkin başka hayaller kuran hâlimizi…
Psikolojide otobiyografik bellek, kişinin kendi yaşamına ait deneyimleri hatırlaması ve bu anıları kendilik algısıyla ilişkilendirmesi açısından önemlidir. Geçmişimizi hatırlarken yalnızca yaşadığımız olayları zihnimizde canlandırmayız; bugünkü düşüncelerimiz ve duygularımız da bu anıları nasıl değerlendirdiğimizi etkileyebilir. Bu nedenle geçmişe baktığımızda onu yalnızca olduğu hâliyle değil, bugünkü bakış açımızın içinden de görürüz.
Yani bazen “Eskiden daha mutluydum.” derken geçmişteki bütün hayatımızı değil, bugün özlediğimiz belirli anları ve duyguları hatırlıyor olabiliriz. Bu da geçmişin her açıdan daha iyi olduğu anlamına gelmez.
Belki de büyümenin en garip tarafı budur: Bir zamanlar olmak için sabırsızlandığımız kişiye dönüşürken geride bıraktığımız kişiyi özlemeye başlayabiliriz.
Ancak burada kendimize sormamız gereken başka bir soru var: Büyümek yalnızca bizim değişmemiz midir? Yoksa büyüdükçe çevremizin bizden beklentileri de değişir mi?
Çünkü hayatımızın farklı dönemlerinde yalnızca yeni deneyimler kazanmıyoruz; aynı zamanda yeni roller üstleniyoruz. Öğrenci oluyoruz, çalışan oluyoruz, bir meslek ediniyoruz. Bu rollerle birlikte hem kendimizden hem de çevremizden gelen beklentilerle karşılaşıyoruz.
Belki de geçmişteki hâlimizi özlememizin bir nedeni de budur. Çünkü büyüdükçe yalnızca hayatımız değişmiyor; kendimizi nasıl gördüğümüz ve başkalarının bizi nasıl görmesini beklediğimiz de değişebiliyor.
Peki, bütün bunların içinde kendimiz olarak kalmak ne kadar mümkün?
Büyüdükçe gerçekten kendimiz mi oluyoruz, yoksa zamanla olmamız gerektiği söylenen kişiye mi dönüşüyoruz?

