Bazen kendimizi anlamaya o kadar çok odaklanırız ki kendimiz olmayı, doğal akışımızda olmayı unuturuz. Yaşadığımız anı deneyimlemek yerine onu nasıl deneyimlediğimizi, hissetmek yerine nasıl hissettiğimizi yorumlarız. İşte burada son yıllarda hayatımızda etkili olmaya başlamış olan bilinçli farkındalık kavramı karşımıza çıkıyor. Öncelikle bilinçli farkındalık kavramı doğru şekilde kavrandığında ve uygulandığında bireyi otomatik pilottan çıkarmış olur, duygu ve bilişsel süreçlerini anlamlandırmaya başlar, dengede kalmaya başlar birey. Ama bilinçli farkındalık kavramını belirli noktalarda yanlış anlamış olabiliriz. Kendinizi hiç arkadaşlarınızla sohbet ederken nasıl göründüğünüzü düşündüğünüz, bir ortama girdiğinizde davranışlarınızın doğal olup olmadığını kontrol ettiğiniz ya da üzgün olduğunuzda duygunuzu yaşamak yerine üzgün olma sebebinizi ararken buldunuz mu? Bilinçli farkındalığı hayatı yaşamak, anda kalmak yerine içsel bir sorguya mı çeviriyorsunuz? Bilinçli farkındalıkta ön yargı, eleştiri yoktur; olanı olduğu gibi kabul etmek vardır. Şefkatli bir yaklaşım sunar bilinçli farkındalık. Yaşanılan deneyimleri, hissedilen duyguları ve aklımızdan geçen düşünceleri belirli bir kalıba sokmadan ya da kategorilere ayırmadan olduğu haline bakabilmektir bilinçli farkındalık (Aktepe & Tolan, 2020). Günlük yaşamın getirilerinde, olağan akışında iyi veya kötü deneyimler yaşarız ama önemli olan o olaylara dış bir göz olarak bakabilmektir.
Peki, bilinçli farkındalığı nerede yanlış kullanmaya başlarız? Sosyal ortamlarda bir anda kendimizi yargılamaya başlayınca ya da kendimizi değerlendirmeye almayla. Kendimizi eleştirdiğimiz ve yargı mahkemesine aldığımız noktada bilinçli farkındalık kavramı uçup gider. Çocukluk döneminde yaşadığımız ortam, çevremizdekiler, hatta bazen en sevdiklerimizin bizlere söylediği şeyler zaman geçtikçe bizim iç sesimiz olur; aslında birey o düşünceye sahip değil, çocukluk döneminde bu sesler içselleştirilir ve bizimmiş gibi bir algıya kapılırız. Bu da kendimizi yargılarken fark edebileceğimiz bir şeydir: Kendim hakkında düşüncelerimin ne kadarı bana ait, ne kadarı çevremden içselleştirdiklerime ait? Bireyin kendini tanıması yolu doğumdan ölüme kadar süren bir süreçtir; kendini tanıma bazen insanı yeni bir bakış açısı sunar, bazen altından kalkamayacağımız yükler sırtımıza yükler. Ama buradaki temel nokta kabuldür; olanı olduğu haliyle en şeffaf şekilde kabul etmektir. Kendini tanımaya çalışırken birey, kendini sürekli denetler hale gelebilir. Bazen bir bakarız, kendimizin ahlak polisi olmuşuz. İşte tam bu noktada, “Hayatı yaşamak mı yoksa kendini izleyen bir insana dönüşmek mi?” sorusunu kendimize sorabiliriz. Her yaşadığımız olayı, her hissettiğimiz duyguyu ve onların altında yatan sebepleri anlamlandırmaya çalışmak, günlük hayatın akışında belirli bir süreden sonra yorar ve yıpratır insanı. Bazen akışına bırakmayı kendimize izin vermemiz gerekir; işte tam orada bir şeylerin düğümü çözülmeye başlar.
Kendimizi elbette tanımaya çalışacağız, elimizden geldiği kadar öz farkındalığımızı geliştireceğiz ama bunları yaparken de hayatı kaçırmamak ve hayatı akışında yaşamanın tadını da bileceğiz. Her yaşantının, duygunun hemen anlamlandırılması gerekmez; bazen sadece onu yaşamak ve hissetmektir. Bu deneyimleri çözümlenmesi gereken bir şeymiş gibi algılamak, belirli bir süre sonra kendimizle olan ilişkimizi sarsar. Kendini tanımayı bırakmak değil, kendine şefkatli bir alan açabilmeyi öğrenmektir. Sorun kişinin farkındalığı değil, farkındalığın yargılama ve öz denetime dönüşmesidir. Kısacası, hayatı olağan akışında olduğu gibi kabul ederek yaşamak ve yaşanılanları yargılamamaktır.
Kaynakça
- Aktepe, İ., & Tolan, Ö. (2020). Bilinçli farkındalık: güncel bir gözden geçirme. Psikiyatride güncel yaklaşımlar, 12(4), 534-561.

