-Ebeveynlikte Görünmeyen Duygusal İhtiyaçlar-
Bir çocuk her zaman ağlayarak yardım istemez. Bazen susar, bazen öfkelenir, bazen de hiç sorun çıkarmayan o “uslu çocuk” olur. Peki, ebeveynler çocuklarının davranışlarının ardındaki duyguyu ne kadar görebiliyor?
Çocuk yetiştirmek, yalnızca fiziksel ihtiyaçları karşılamak, güvenli bir ortam sunmak ve doğru davranışları öğretmekten ibaret değildir. Ebeveynlik, aynı zamanda çocuğun henüz anlamlandırmakta zorlandığı duygularına eşlik etme, davranışlarının ardındaki ihtiyacı fark etme ve kendisini tanımasına yardımcı olma sürecidir. Ancak gündelik hayatın koşuşturması içinde ebeveynler çoğu zaman çocuğun ne yaptığına odaklanırken neden böyle davrandığını gözden kaçırabilir.
Oysa bir çocuğun davranışı, her zaman görünen anlamından ibaret değildir. Öfke, inatlaşma, içe kapanma ya da aşırı uyum gösterme; bazen karşılanmamış bir duygusal ihtiyacın, bazen de ifade edilemeyen bir kaygının işareti olabilir. Bu nedenle çocukların davranışlarını yalnızca düzeltilmesi gereken sorunlar olarak değerlendirmek, onların iç dünyasını anlamak için önemli bir fırsatın kaçırılmasına neden olabilir.
-Davranışın Ardındaki Duyguyu Görebilmek-
Çocuklar, duygularını yetişkinler gibi tanımlayabilecek ve düzenleyebilecek gelişimsel olgunluğa her zaman sahip değildir. Hayal kırıklığı yaşayan bir çocuk bunu sözcüklerle anlatmak yerine öfke nöbetiyle gösterebilir. Kardeşinin doğumundan sonra daha fazla ilgi isteyen bir çocuk, çevresindekilere zorlayıcı davranışlarla yaklaşabilir. Okulda yaşadığı bir güçlüğü paylaşamayan başka bir çocuk ise evde daha huzursuz hâle gelebilir.
Bu davranışları yalnızca yaramazlık, şımarıklık veya itaatsizlik olarak yorumlamak, çocuğun yaşadığı duygusal deneyimi görünmez kılabilir. Elbette her davranışın altında derin bir psikolojik sorun aramak da doğru değildir. Çocuklar gelişimlerinin doğal bir parçası olarak sınırları deneyebilir, öfkelenebilir ve zaman zaman zorlayıcı davranışlar gösterebilir. Burada belirleyici olan, davranışı hemen etiketlemek yerine çocuğun içinde bulunduğu koşulları ve gelişimsel ihtiyaçlarını dikkate alabilmektir.
Bir ebeveynin “Neden böyle davranıyorsun?” sorusundan önce “Şu anda ne yaşıyor olabilirsin?” diye düşünebilmesi, ilişkinin niteliğini değiştirebilir. Çünkü çocuk, anlaşılmaya çalışıldığını hissettiğinde duygularını tanımayı ve zamanla daha sağlıklı biçimde ifade etmeyi öğrenebilir.
-Sevgi Her Zaman Yeterince Hissedilir mi?-
Bir çocuğu sevmek ile o çocuğun sevildiğini hissetmesi aynı şey değildir. Ebeveyn, çocuğu için en iyisini istediğinden emin olabilir; ancak sevgisini gösterme biçimi çocuğun duygusal ihtiyaçlarıyla örtüşmeyebilir. Sürekli başarıya vurgu yapılan bir evde çocuk, değerli olmanın başarılı olmakla bağlantılı olduğunu düşünebilir. Hata yaptığında yoğun biçimde eleştirilen bir çocuk, zamanla yanlış yapmaktan korkabilir. Üzüntüsü küçümsenen bir çocuk ise duygularını paylaşmak yerine bastırmayı tercih edebilir.
Bu noktada koşulsuz kabul kavramı önem kazanır. Koşulsuz kabul, çocuğun her davranışını onaylamak veya sınır koymaktan vazgeçmek anlamına gelmez. Çocuğun davranışına sınır koyarken kişiliğini ve değerini hedef almamaktır. Örneğin, “Kardeşine vurman kabul edilemez, ama öfkeli olduğunu anlayabiliyorum” demek, hem sınırı korur hem de duyguyu geçersizleştirmez.
Çocuğun öfkelenmesine izin vermek, başkasına zarar vermesine izin vermek değildir. Ağlamasına alan açmak, her isteğini yerine getirmek anlamına gelmez. Sağlıklı ebeveynlik, duyguların kabul edildiği ancak davranışların sorumlulukla yönlendirildiği bir ilişki kurabilmektir.
-Hata Yapmayan Ebeveyn Değil, Onarabilen Ebeveyn-
Ebeveynlik çoğu zaman kusursuz davranma beklentisiyle birlikte düşünülür. Özellikle çocuk gelişimi hakkında bilgiye erişimin arttığı günümüzde ebeveynler, her durumda doğru tepki vermeleri gerektiğini hissedebilir. Oysa yorgunluk, stres ve gündelik yaşamın baskıları içinde zaman zaman sabırsız davranmak mümkündür. Önemli olan, bu anların hiç yaşanmaması değil, sonrasında nasıl ele alındığıdır.
Çocuğuna bağıran bir ebeveyn, sakinleştikten sonra onunla konuşabilir, davranışının sorumluluğunu üstlenebilir ve özür dileyebilir. “Sana bağırmam doğru değildi. Çok öfkeliydim ama bunu sana bu şekilde yansıtmamalıydım” demek, ebeveynin otoritesini zayıflatmaz. Aksine çocuğa hataların kabul edilebileceğini, ilişkilerin onarılabileceğini ve sorumluluk almanın önemli olduğunu gösterir.
Çocuklar yalnızca ebeveynlerinin söylediklerinden değil, çatışma sonrasında nasıl davrandıklarından da öğrenir. Bu nedenle ilişkideki küçük onarım anları, duygusal güvenliğin oluşmasına katkıda bulunabilir.
-Çocuğun Duyulmaya İhtiyacı Var.-
Bir çocuğun her zaman çözüm önerilerine ihtiyacı olmayabilir. Bazen yalnızca dinlenmek, duygusunun fark edilmesi ve yaşadıklarının küçümsenmemesi yeterlidir. “Bunda üzülecek ne var?” cümlesi yetişkin için basit bir teselli girişimi olabilirken çocuk için duygusunun anlaşılmadığı anlamına gelebilir. Bunun yerine “Bunun seni üzdüğünü görüyorum, anlatmak ister misin?” demek, iletişim için daha güvenli bir alan açabilir.
Ebeveynlerin çocuklarıyla kurdukları bu ilişkide, kendi çocukluk deneyimlerini de fark etmeleri önemlidir. Kendi duygularını ifade etmesine izin verilmemiş bir yetişkin, çocuğunun ağlaması karşısında zorlanabilir. Hata yapmanın kabul edilmediği bir ortamda büyüyen ebeveyn, çocuğunun başarısızlığına aşırı tepki verebilir. Geçmiş deneyimler bugünkü ebeveynliği tek başına belirlemez; ancak kişinin kendi tepkilerini anlamasına yardımcı olabilir.
Çocuğunuzun sessizliğini hemen itaatsizlik, öfkesini saygısızlık, gözyaşlarını ise aşılması gereken bir zayıflık olarak görmeyin. Bazen bir çocuğun davranışını değiştirmeden önce onunla kurduğumuz ilişkiye yeniden bakmamız gerekir. Çünkü çocuklar yalnızca doğruyu yanlışı öğrenerek büyümez; duygularının karşılanma biçimiyle kendileri, başkaları ve dünya hakkında da fikir edinirler.
Ebeveynlik, çocuğun bütün sorunlarını ortadan kaldırmak ya da onu her türlü hayal kırıklığından korumak değildir. Ona zor duygularla karşılaştığında yalnız olmadığını, hata yaptığında değerini kaybetmediğini ve anlaşılmak için kusursuz davranmak zorunda olmadığını hissettirebilmektir. Belki de bir çocuğa bırakılabilecek en kıymetli miras, hiç üzülmediği bir çocukluk değil; üzüldüğünde duygularını ifade edebildiği, korktuğunda destek bulabildiği ve kendisi olarak kabul edildiğini bildiği bir ilişkidir.
Çünkü bazen bir çocuğun ihtiyacı, davranışının düzeltilmesinden önce, o davranışın ardındaki kendisinin görülmesidir.
