Aynı olayın iki farklı insan üzerinde tamamen farklı etkiler yaratabildiğine hiç dikkat ettiniz mi?
Bir kişinin eleştiri olarak gördüğü bir cümle, başka biri için yalnızca sıradan bir geri bildirim olabilir. Birinin yaşadığı ayrılık, “Ben sevilmeye değer değilim.” düşüncesine dönüşürken, bir başkası için “Bu ilişki benim için doğru değildi.” anlamına gelebilir.
Peki bizi gerçekten yaşadığımız olaylar mı üzer?
Yoksa olayların zihnimizde oluşturduğu anlam mı?
Aslında çoğu zaman yaşanan olay ile o olaya verdiğimiz anlam arasında önemli bir fark vardır. Çünkü hayatımızdaki her deneyimi doğrudan ve olduğu haliyle değerlendirmeyiz. Olayları geçmiş deneyimlerimiz, inançlarımız, beklentilerimiz ve kendimizle ilgili düşüncelerimiz üzerinden yorumlarız.
Aynı olay, farklı duygular
Bir arkadaşımızın mesajımıza saatlerce cevap vermediğini düşünelim.
Bir kişi bunu “Muhtemelen meşgul.” şeklinde değerlendirebilir ve hayatına devam edebilir.
Başka biri ise aynı durumu “Bana kızdı.”, “Artık benimle konuşmak istemiyor.” veya “Benim için önemli değilim.” şeklinde yorumlayabilir.
Ortada aynı olay vardır: Mesaja cevap verilmemesi.
Fakat ortaya çıkan duygular birbirinden oldukça farklıdır.
Birinci kişi merak edebilir ancak yoğun bir kaygı yaşamayabilir. İkinci kişi ise reddedilme, değersizlik veya terk edilme korkusu hissedebilir.
Buradaki fark, yalnızca olayın kendisinde değil, olayın zihinde nasıl anlamlandırıldığında ortaya çıkar.
Zihnimiz boşlukları doldurur
İnsan zihni belirsizlikten hoşlanmaz. Bilmediğimiz durumlarda bir açıklama üretme eğilimindeyizdir. Ancak zihnimizin oluşturduğu açıklama her zaman gerçeğin kendisi değildir.
Birinin yüz ifadesinin değiştiğini gördüğümüzde “Bana kızdı.” diye düşünebiliriz.
Partnerimizin normalden daha sessiz olduğunu fark ettiğimizde “Benden uzaklaşıyor.” sonucuna varabiliriz.
İş yerinde yöneticimiz bizi toplantıya çağırdığında “Kesin bir hata yaptım.” diye düşünebiliriz.
Henüz ortada kesinleşmiş bir gerçek yoktur. Fakat zihnimiz belirsizliği ortadan kaldırmak için hızlıca bir hikâye oluşturur.
Bu hikâye doğru da olabilir, yanlış da.
Ancak önemli olan şudur: Zihnimizin oluşturduğu yorum, gerçekmiş gibi kabul edildiğinde duygularımızı ve davranışlarımızı etkileyebilir.
Düşünce, duygu ve davranış birbirinden bağımsız değildir
Bir olay yaşadığımızda zihnimiz onu yorumlar. Bu yorum duygusal tepkimizi etkiler ve ardından davranışlarımız şekillenebilir.
Örneğin partnerimizin bir akşam bizimle ilgilenmediğini düşünelim.
“Bugün yorulmuş olabilir.” diye düşündüğümüzde hayal kırıklığı yaşayabilir ama iletişim kurmaya devam edebiliriz.
“Artık beni sevmiyor.” diye düşündüğümüzde ise kaygı, öfke veya üzüntü yaşayabiliriz. Bunun sonucunda partnerimizi sorgulayabilir, geri çekilebilir veya tartışma başlatabiliriz.
Dolayısıyla bazen bizi zorlayan yalnızca yaşanan durum değildir. O durum hakkında zihnimizde oluşan yorum da yaşadığımız duygusal sürecin önemli bir parçasıdır.
Geçmiş deneyimler bugünkü olaylara eşlik edebilir
Bir olayın bizde yarattığı anlam çoğu zaman yalnızca bugüne ait değildir.
Geçmişte sık sık eleştirilen bir çocuk, yetişkinlikte aldığı küçük bir geri bildirimi bile yoğun bir başarısızlık duygusuyla karşılayabilir.
Terk edilme deneyimi yaşamış bir kişi, partnerinin kısa süreli mesafesini olduğundan daha büyük bir tehdit olarak algılayabilir.
Çocukken duyguları yeterince görülmeyen biri, yetişkinlikte karşısındaki kişinin ilgisizliğini “Ben önemli değilim.” şeklinde yorumlayabilir.
Bu nedenle bazı tepkiler bize yaşanan olaydan daha büyük gelebilir.
Aslında kişi yalnızca bugünkü olaya tepki vermiyor olabilir. Bugünkü olay, geçmişte öğrenilmiş bir duygusal anlamı da harekete geçiriyor olabilir.
Zihinsel filtreler olayları nasıl değiştirir?
Bazen zihnimiz yaşadığımız olayların yalnızca belirli bir bölümünü seçer.
Bir kişi gün boyunca aldığı birçok olumlu geri bildirimin arasından tek bir eleştiriyi hatırlayabilir.
Partneri tarafından defalarca sevildiğini hissetmesine rağmen yaşanan tek bir tartışmayı ilişkinin tamamının göstergesi olarak değerlendirebilir.
Bir iş görüşmesinde olumlu geçen pek çok noktayı unutup yalnızca yaptığı küçük bir hataya odaklanabilir.
Bu durumda yaşanan olay değişmemiştir. Ancak olayın zihindeki temsili değişmiştir.
“Her şey kötü gitti.” düşüncesi ile “Bazı şeyler istediğim gibi gitmedi.” düşüncesi aynı deneyimi anlatmaz.
Düşüncelerimizi gerçek sanmak
Zorlayıcı düşüncelerin en önemli özelliklerinden biri, ortaya çıktıkları anda bize gerçek gibi gelmeleridir.
“Beni sevmiyor.”
“Başarısız olacağım.”
“Kimse beni anlamıyor.”
“Kesin kötü bir şey olacak.”
“Bunu asla düzeltemeyeceğim.”
Bu cümlelerin her biri bir düşüncedir; kesinleşmiş bir gerçek değildir.
Fakat kişi düşüncesi ile gerçek arasındaki farkı göremediğinde, zihninden geçen her düşünceyi kanıt gibi değerlendirmeye başlayabilir.
Burada psikolojik farkındalığın önemli bir parçası devreye girer: Bir düşünceye sahip olmak ile o düşüncenin doğru olması aynı şey değildir.
Peki olaylara hiç anlam yüklememeli miyiz?
Elbette hayır.
İnsan, yaşadığı deneyimleri anlamlandırarak öğrenir ve hayatına yön verir. Sorun anlam vermek değil; verdiğimiz anlamı sorgulanamaz bir gerçek olarak kabul etmektir.
Önemli olan kendimize şu soruları sorabilmektir:
“Bunun başka bir açıklaması olabilir mi?”
“Elimdeki gerçek kanıt ne?”
“Şu anda bildiğim şey ne, tahmin ettiğim şey ne?”


