Pazar, Eylül 27, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Sosyal Medyada Gördüğümüz Hayatlar Neden Kendimizi Yetersiz Hissettirebiliyor?

Psikolog Gözüyle Sosyal Karşılaştırma, Yetersizlik Hissi ve Kendi Hayatımıza Yeniden Bakmak

Telefon ekranında birkaç saniye içinde birden fazla hayatla karşılaşıyoruz. Birinin nişanlandığını, bir başkasının yeni bir işe başladığını, başka birinin seyahat ettiğini, güzel bir evde yaşadığını, spor yaptığını ya da uzun zamandır hayalini kurduğu bir şeyi gerçekleştirdiğini görüyoruz. Bazen sadece birkaç dakika sosyal medyada dolaşıyoruz ama telefonu kapattığımızda zihnimizde bambaşka bir düşünce kalabiliyor: “Herkes hayatını yaşıyor, ben neden geride kaldım?”

Oysa birkaç dakika önce kendi hayatımızla ilgili böyle bir düşüncemiz olmayabilir. Hayatımız değişmediği hâlde kendimizi daha eksik, daha başarısız veya daha geride hissetmeye başlayabiliriz. Burada dikkat çekici olan, sosyal medyada gördüğümüz hayatların gerçek olup olmamasından çok, bizim o görüntüleri kendimizle nasıl karşılaştırdığımızdır.

Sosyal medya artık günlük yaşamımızın oldukça önemli bir parçası. Örneğin Pew Research Center’ın 2025 araştırmasına göre ABD’li yetişkinlerin %50’si Instagram, %37’si TikTok kullandığını belirtiyor. Instagram kullanımı 2021’de %40 iken 2025’te %50’ye ulaşmış durumda; TikTok kullanımı ise aynı dönemde %21’den %37’ye yükselmiş. Bu oranlar bize sosyal medyanın yalnızca boş zamanlarımızda uğradığımız bir alan olmaktan çıkıp, insanların kendilerini ve çevrelerini değerlendirdikleri günlük yaşamın bir parçası hâline geldiğini gösteriyor.

Peki bizi asıl yoran şey ne?

Bence burada sosyal karşılaştırmadan söz etmek gerekiyor. İnsan doğası gereği kendisini başkalarıyla karşılaştırabilir. Bu her zaman olumsuz bir süreç değildir. Bazen bir başkasının başarısı bize ilham verir, yeni hedefler belirlememize yardımcı olur. Ancak karşılaştırma sürekli olarak “benden daha iyi durumda olanlar” üzerinden yapılmaya başladığında, kişinin kendisiyle ilgili değerlendirmeleri de değişebilir.

Özellikle sosyal medyada bu durum daha belirgin hâle geliyor. Çünkü insanların hayatlarının tamamını değil, çoğunlukla seçilmiş anlarını görüyoruz. Bir düğünün fotoğrafını görüyoruz; o ilişkinin bütün hikâyesini bilmiyoruz. Yeni bir iş ilanını veya başarı paylaşımını görüyoruz; o kişinin o noktaya gelene kadar yaşadığı başarısızlıkları bilmiyoruz. Bir tatil fotoğrafını görüyoruz; o kişinin hayatındaki diğer zorlukları bilmiyoruz.

Buna rağmen kendi hayatımızın tamamını, başkasının hayatındaki seçilmiş bir anla karşılaştırabiliyoruz.

Belki de en büyük yanılgı burada başlıyor: Başkasının vitriniyle kendi hayatımızın mutfağını kıyaslıyoruz.

“Herkes ilerliyor, ben yerimde sayıyorum” düşüncesi

Sosyal medyada birkaç dakika içerisinde art arda farklı insanların başarılarını görmek, zihnimizde oldukça güçlü bir algı oluşturabiliyor. Bir kişi evleniyor, biri çocuk sahibi oluyor, biri yeni bir işe başlıyor, biri ev alıyor, bir başkası başka bir ülkeye taşınıyor. Bunların hepsini aynı anda gördüğümüzde sanki herkes aynı anda ilerliyormuş gibi hissedebiliyoruz.

Oysa bu, hayatın kendisi değil; algoritmanın bize sunduğu seçilmiş bir kesit.

Üstelik sosyal medya kullanıcılarının önemli bir bölümü aktif içerik üreticisi bile değil. Pew Research Center’ın TikTok üzerine yaptığı çalışmada, ABD’li yetişkin TikTok kullanıcılarının yaklaşık yarısının hiç video paylaşmadığı, platformdaki herkese açık videoların çok büyük bölümünün ise kullanıcıların küçük bir kısmı tarafından üretildiği görüldü. Bu da sosyal medyada gördüğümüz içeriklerin, toplumdaki herkesin günlük hayatını temsil etmediğini hatırlatıyor.

Dolayısıyla ekranda sürekli olarak başarılı, güzel, mutlu ve hareketli hayatlar görmemiz, herkesin gerçekten böyle yaşadığı anlamına gelmiyor.

Araştırmalar ne söylüyor?

Bu konudaki araştırmalar da sosyal karşılaştırmanın psikolojik boyutunu giderek daha fazla ele alıyor. 2026 yılında yayımlanan bir meta-analizde 54 bağımsız örneklemden ve toplam 36.583 kişiden elde edilen veriler incelendi. Araştırmada, çevrim içi ortamda kişinin kendisini daha iyi durumda gördüğü kişilerle yaptığı yukarı yönlü sosyal karşılaştırma ile çeşitli psikolojik uyumsuzluk göstergeleri arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Ortalama ilişki katsayısı r = 0,330 olarak raporlandı. Özellikle sosyal değerlendirmeye bağlı olumsuz duygular, kaygı, depresif belirtiler, düşük iyi oluş ve düşük özsaygı ile ilişkiler incelendi.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Bu sonuçlar “sosyal medya kullanmak depresyona neden olur” şeklinde yorumlanmamalı. Araştırma bir ilişki ortaya koyuyor; tek başına nedensellik kanıtlamıyor. Ayrıca sosyal medyada yapılan her karşılaştırmanın da olumsuz sonuç doğurması gerekmiyor.

Asıl önemli nokta, kişinin sosyal medyada gördüğü kişileri kendi değerini ölçmek için kullanmaya başlaması.

“Onun hayatı güzel, benimki değil.”

“Onun ilişkisi var, ben yalnızım.”

“O başarılı oldu, ben başarısızım.”

“Onun hayatı yolunda, benimki neden değil?”

Bu düşünceler sıklaştığında sosyal medya, eğlence ve iletişim alanı olmaktan çıkıp kişinin kendi değerini ölçtüğü bir alana dönüşebiliyor.

Bazen sorun hayatımız değil, kendimize söylediğimiz cümledir.

Bir başkasının başarısını görmek bizi neden her zaman mutlu etmiyor?

Çünkü gördüğümüz şeyi bazen yalnızca onun hayatıyla ilgili bir bilgi olarak bırakmıyoruz. Kendi hayatımızla ilgili bir sonuca dönüştürüyoruz.

Birinin güzel bir evini gördüğümüzde “Ne güzel bir ev” demek yerine “Ben neden böyle bir evde yaşamıyorum?” diyebiliyoruz. Birinin kariyer başarısını gördüğümüzde “Onun adına sevindim” demek yerine “Ben çok geç kaldım” diye düşünebiliyoruz.

Aynı görüntü, iki farklı düşünce ve iki farklı duygu oluşturabiliyor.

Bu nedenle psikolojik açıdan önemli olan yalnızca ne gördüğümüz değil, gördüğümüz şeyin ardından zihnimizden ne geçtiğidir.

Bir danışana “Sosyal medyada ne görüyorsun?” sorusunu sormak kadar, “Gördükten sonra kendin hakkında ne düşünüyorsun?” sorusunu sormak da önemlidir.

Peki kendimizi bu döngüden nasıl çıkarabiliriz?

İlk adım, otomatik karşılaştırmayı fark etmek olabilir. Sosyal medyada bir paylaşım gördükten sonra kendimizi kötü hissettiğimizde hemen telefonu kapatmak yerine birkaç saniye durup “Şu an ne hissediyorum?” diye sormak işe yarayabilir. Yetersizlik, kıskançlık, yalnızlık, kaygı veya başarısızlık hissi… Duyguyu fark etmek, zihnimizin bize ne söylediğini anlamamızı sağlar.

İkinci olarak, gördüğümüz hayatın tamamını bilmediğimizi kendimize hatırlatabiliriz. “Ben bu kişinin hayatının tamamını görmüyorum.” cümlesi basit görünse de karşılaştırmayı gerçeklikten ayırmak için önemli bir hatırlatıcıdır.

Üçüncü olarak dijital çevremizi gözden geçirebiliriz. Bizi sürekli yetersiz, değersiz veya mutsuz hissettiren hesapları takip etmek zorunda değiliz. Sessize almak, takipten çıkmak ya da içerik akışımızı değiştirmek her zaman kaçmak değildir. Bazen bu, kendimize sınır koymanın dijital biçimidir.

Bir diğer önemli adım ise kendi ilerlememizi fark etmektir. Çünkü sosyal medya bize sürekli olarak başkalarının başarılarını gösterirken, kendi hayatımızdaki küçük ilerlemeleri görmezden gelebiliyoruz.

Oysa bazen başarı yeni bir işe başlamak değildir. Zor bir dönemden çıkmak, kendimizi korumak, bir sınır koymak, “hayır” diyebilmek, uzun zamandır ertelediğimiz bir şeyi yapmak veya geçmişte bizi çok zorlayan bir durumla bugün daha farklı baş edebilmek de ilerlemedir.

Kendi hayatımızın başarılarını başkalarının hayatındaki büyük olaylarla ölçmek zorunda değiliz.

Herkesin hayatının bir zamanı var

Sosyal medyanın bize hissettirdiği bir başka şey de herkesin aynı zaman çizelgesinde ilerlediği düşüncesi.

Oysa gerçek hayat böyle değil.

Kiminin yolu erken açılıyor, kimininki daha sonra. Kimi genç yaşta kariyer kuruyor, kimi yıllar sonra yeniden başlıyor. Kimi erken evleniyor, kimi uzun süre yalnız kalıyor. Kimi maddi olarak erken güçleniyor, kimi hayatının başka alanlarında ilerliyor.

İnsanların başlangıç noktaları, imkânları, yaşadıkları kayıplar, sorumlulukları ve koşulları birbirinden farklı.

Bu nedenle bir başkasının bugün ulaştığı nokta, sizin geciktiğiniz anlamına gelmez.

Belki de kendimize sormamız gereken soru “Neden onun hayatı bende yok?” değil, “Ben kendi hayatım için gerçekten ne istiyorum?” sorusudur.

Çünkü bazen başkasının hayatına bakarken kendi isteklerimizi bile karıştırabiliyoruz. Gerçekten istediğimiz bir şeyi mi istiyoruz, yoksa başkasında gördüğümüz için mi istemeye başladık?

Bu ayrım, kişinin kendi değerlerini ve ihtiyaçlarını yeniden fark etmesi açısından oldukça önemli.

Sonuç olarak…

Sosyal medyayı hayatımızdan tamamen çıkarmamız gerekmiyor. Sosyal medya iletişim kurduğumuz, öğrendiğimiz, ürettiğimiz ve bazen keyif aldığımız bir alan olabilir. Ancak onu kendimizi sürekli değerlendirdiğimiz bir ölçüm aracına dönüştürmemek önemli.

Bir başkasının en güzel fotoğrafını, kendi hayatımızın en zor günüyle karşılaştırdığımızda kendimize adil davranmış olmayız.

Çünkü biz onların hikâyesinin tamamını bilmiyoruz.

Onlar da bizim hikâyemizin tamamını bilmiyor.

Bir sonraki sefer sosyal medyada çok güzel bir hayat gördüğünüzde ve içinizden “Ben neden böyle değilim?” cümlesi geçtiğinde bir an durun.

Kendinize şu soruyu sorun:

“Ben gerçekten böyle bir hayat mı istiyorum, yoksa başkasının hayatını gördüğüm için kendi hayatımı mı eksik hissediyorum?”

Belki de bazen değiştirmemiz gereken hayatımız değildir.

Hayatımıza baktığımız penceredir.

Ve telefonu kapattığımızda keşfetmemiz gereken ilk şey, başkalarının hayatlarının ne kadar güzel olduğu değil; kendi hayatımızda zaten var olan güzellikleri ne zamandır görmediğimizdir.

Kaynakça

  • Sosyal Medyada Gördüğümüz Hayatlar Neden Kendimizi Yetersiz Hissettirebiliyor? Psikolog Gözüyle Sosyal Karşılaştırma, Yetersizlik Hissi ve Kendi Hayatımıza Yeniden Bakmak Telefon ekranında birkaç saniye içinde birden fazla hayatla karşılaşıyoruz. Birinin nişanlandığını, bir başkasının yeni bir işe başladığını, başka birinin seyahat ettiğini, güzel bir evde yaşadığını, spor yaptığını ya da uzun zamandır hayalini kurduğu bir şeyi gerçekleştirdiğini görüyoruz. Bazen sadece birkaç dakika sosyal medyada dolaşıyoruz ama telefonu kapattığımızda zihnimizde bambaşka bir düşünce kalabiliyor: “Herkes hayatını yaşıyor, ben neden geride kaldım?” Oysa birkaç dakika önce kendi hayatımızla ilgili böyle bir düşüncemiz olmayabilir. Hayatımız değişmediği hâlde kendimizi daha eksik, daha başarısız veya daha geride hissetmeye başlayabiliriz. Burada dikkat çekici olan, sosyal medyada gördüğümüz hayatların gerçek olup olmamasından çok, bizim o görüntüleri kendimizle nasıl karşılaştırdığımızdır. Sosyal medya artık günlük yaşamımızın oldukça önemli bir parçası. Örneğin Pew Research Center’ın 2025 araştırmasına göre ABD’li yetişkinlerin %50’si Instagram, %37’si TikTok kullandığını belirtiyor. Instagram kullanımı 2021’de %40 iken 2025’te %50’ye ulaşmış durumda; TikTok kullanımı ise aynı dönemde %21’den %37’ye yükselmiş. Bu oranlar bize sosyal medyanın yalnızca boş zamanlarımızda uğradığımız bir alan olmaktan çıkıp, insanların kendilerini ve çevrelerini değerlendirdikleri günlük yaşamın bir parçası hâline geldiğini gösteriyor. Peki bizi asıl yoran şey ne? Bence burada sosyal karşılaştırmadan söz etmek gerekiyor. İnsan doğası gereği kendisini başkalarıyla karşılaştırabilir. Bu her zaman olumsuz bir süreç değildir. Bazen bir başkasının başarısı bize ilham verir, yeni hedefler belirlememize yardımcı olur. Ancak karşılaştırma sürekli olarak “benden daha iyi durumda olanlar” üzerinden yapılmaya başladığında, kişinin kendisiyle ilgili değerlendirmeleri de değişebilir. Özellikle sosyal medyada bu durum daha belirgin hâle geliyor. Çünkü insanların hayatlarının tamamını değil, çoğunlukla seçilmiş anlarını görüyoruz. Bir düğünün fotoğrafını görüyoruz; o ilişkinin bütün hikâyesini bilmiyoruz. Yeni bir iş ilanını veya başarı paylaşımını görüyoruz; o kişinin o noktaya gelene kadar yaşadığı başarısızlıkları bilmiyoruz. Bir tatil fotoğrafını görüyoruz; o kişinin hayatındaki diğer zorlukları bilmiyoruz. Buna rağmen kendi hayatımızın tamamını, başkasının hayatındaki seçilmiş bir anla karşılaştırabiliyoruz. Belki de en büyük yanılgı burada başlıyor: Başkasının vitriniyle kendi hayatımızın mutfağını kıyaslıyoruz. “Herkes ilerliyor, ben yerimde sayıyorum” düşüncesi Sosyal medyada birkaç dakika içerisinde art arda farklı insanların başarılarını görmek, zihnimizde oldukça güçlü bir algı oluşturabiliyor. Bir kişi evleniyor, biri çocuk sahibi oluyor, biri yeni bir işe başlıyor, biri ev alıyor, bir başkası başka bir ülkeye taşınıyor. Bunların hepsini aynı anda gördüğümüzde sanki herkes aynı anda ilerliyormuş gibi hissedebiliyoruz. Oysa bu, hayatın kendisi değil; algoritmanın bize sunduğu seçilmiş bir kesit. Üstelik sosyal medya kullanıcılarının önemli bir bölümü aktif içerik üreticisi bile değil. Pew Research Center’ın TikTok üzerine yaptığı çalışmada, ABD’li yetişkin TikTok kullanıcılarının yaklaşık yarısının hiç video paylaşmadığı, platformdaki herkese açık videoların çok büyük bölümünün ise kullanıcıların küçük bir kısmı tarafından üretildiği görüldü. Bu da sosyal medyada gördüğümüz içeriklerin, toplumdaki herkesin günlük hayatını temsil etmediğini hatırlatıyor. Dolayısıyla ekranda sürekli olarak başarılı, güzel, mutlu ve hareketli hayatlar görmemiz, herkesin gerçekten böyle yaşadığı anlamına gelmiyor. Araştırmalar ne söylüyor? Bu konudaki araştırmalar da sosyal karşılaştırmanın psikolojik boyutunu giderek daha fazla ele alıyor. 2026 yılında yayımlanan bir meta-analizde 54 bağımsız örneklemden ve toplam 36.583 kişiden elde edilen veriler incelendi. Araştırmada, çevrim içi ortamda kişinin kendisini daha iyi durumda gördüğü kişilerle yaptığı yukarı yönlü sosyal karşılaştırma ile çeşitli psikolojik uyumsuzluk göstergeleri arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Ortalama ilişki katsayısı r = 0,330 olarak raporlandı. Özellikle sosyal değerlendirmeye bağlı olumsuz duygular, kaygı, depresif belirtiler, düşük iyi oluş ve düşük özsaygı ile ilişkiler incelendi. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Bu sonuçlar “sosyal medya kullanmak depresyona neden olur” şeklinde yorumlanmamalı. Araştırma bir ilişki ortaya koyuyor; tek başına nedensellik kanıtlamıyor. Ayrıca sosyal medyada yapılan her karşılaştırmanın da olumsuz sonuç doğurması gerekmiyor. Asıl önemli nokta, kişinin sosyal medyada gördüğü kişileri kendi değerini ölçmek için kullanmaya başlaması. “Onun hayatı güzel, benimki değil.” “Onun ilişkisi var, ben yalnızım.” “O başarılı oldu, ben başarısızım.” “Onun hayatı yolunda, benimki neden değil?” Bu düşünceler sıklaştığında sosyal medya, eğlence ve iletişim alanı olmaktan çıkıp kişinin kendi değerini ölçtüğü bir alana dönüşebiliyor. Bazen sorun hayatımız değil, kendimize söylediğimiz cümledir Bir başkasının başarısını görmek bizi neden her zaman mutlu etmiyor? Çünkü gördüğümüz şeyi bazen yalnızca onun hayatıyla ilgili bir bilgi olarak bırakmıyoruz. Kendi hayatımızla ilgili bir sonuca dönüştürüyoruz. Birinin güzel bir evini gördüğümüzde “Ne güzel bir ev” demek yerine “Ben neden böyle bir evde yaşamıyorum?” diyebiliyoruz. Birinin kariyer başarısını gördüğümüzde “Onun adına sevindim” demek yerine “Ben çok geç kaldım” diye düşünebiliyoruz. Aynı görüntü, iki farklı düşünce ve iki farklı duygu oluşturabiliyor. Bu nedenle psikolojik açıdan önemli olan yalnızca ne gördüğümüz değil, gördüğümüz şeyin ardından zihnimizden ne geçtiğidir. Bir danışana “Sosyal medyada ne görüyorsun?” sorusunu sormak kadar, “Gördükten sonra kendin hakkında ne düşünüyorsun?” sorusunu sormak da önemlidir. Peki kendimizi bu döngüden nasıl çıkarabiliriz? İlk adım, otomatik karşılaştırmayı fark etmek olabilir. Sosyal medyada bir paylaşım gördükten sonra kendimizi kötü hissettiğimizde hemen telefonu kapatmak yerine birkaç saniye durup “Şu an ne hissediyorum?” diye sormak işe yarayabilir. Yetersizlik, kıskançlık, yalnızlık, kaygı veya başarısızlık hissi… Duyguyu fark etmek, zihnimizin bize ne söylediğini anlamamızı sağlar. İkinci olarak, gördüğümüz hayatın tamamını bilmediğimizi kendimize hatırlatabiliriz. “Ben bu kişinin hayatının tamamını görmüyorum.” cümlesi basit görünse de karşılaştırmayı gerçeklikten ayırmak için önemli bir hatırlatıcıdır. Üçüncü olarak dijital çevremizi gözden geçirebiliriz. Bizi sürekli yetersiz, değersiz veya mutsuz hissettiren hesapları takip etmek zorunda değiliz. Sessize almak, takipten çıkmak ya da içerik akışımızı değiştirmek her zaman kaçmak değildir. Bazen bu, kendimize sınır koymanın dijital biçimidir. Bir diğer önemli adım ise kendi ilerlememizi fark etmektir. Çünkü sosyal medya bize sürekli olarak başkalarının başarılarını gösterirken, kendi hayatımızdaki küçük ilerlemeleri görmezden gelebiliyoruz. Oysa bazen başarı yeni bir işe başlamak değildir. Zor bir dönemden çıkmak, kendimizi korumak, bir sınır koymak, “hayır” diyebilmek, uzun zamandır ertelediğimiz bir şeyi yapmak veya geçmişte bizi çok zorlayan bir durumla bugün daha farklı baş edebilmek de ilerlemedir. Kendi hayatımızın başarılarını başkalarının hayatındaki büyük olaylarla ölçmek zorunda değiliz. Herkesin hayatının bir zamanı var Sosyal medyanın bize hissettirdiği bir başka şey de herkesin aynı zaman çizelgesinde ilerlediği düşüncesi. Oysa gerçek hayat böyle değil. Kiminin yolu erken açılıyor, kimininki daha sonra. Kimi genç yaşta kariyer kuruyor, kimi yıllar sonra yeniden başlıyor. Kimi erken evleniyor, kimi uzun süre yalnız kalıyor. Kimi maddi olarak erken güçleniyor, kimi hayatının başka alanlarında ilerliyor. İnsanların başlangıç noktaları, imkânları, yaşadıkları kayıplar, sorumlulukları ve koşulları birbirinden farklı. Bu nedenle bir başkasının bugün ulaştığı nokta, sizin geciktiğiniz anlamına gelmez. Belki de kendimize sormamız gereken soru “Neden onun hayatı bende yok?” değil, “Ben kendi hayatım için gerçekten ne istiyorum?” sorusudur. Çünkü bazen başkasının hayatına bakarken kendi isteklerimizi bile karıştırabiliyoruz. Gerçekten istediğimiz bir şeyi mi istiyoruz, yoksa başkasında gördüğümüz için mi istemeye başladık? Bu ayrım, kişinin kendi değerlerini ve ihtiyaçlarını yeniden fark etmesi açısından oldukça önemli. Sonuç olarak… Sosyal medyayı hayatımızdan tamamen çıkarmamız gerekmiyor. Sosyal medya iletişim kurduğumuz, öğrendiğimiz, ürettiğimiz ve bazen keyif aldığımız bir alan olabilir. Ancak onu kendimizi sürekli değerlendirdiğimiz bir ölçüm aracına dönüştürmemek önemli. Bir başkasının en güzel fotoğrafını, kendi hayatımızın en zor günüyle karşılaştırdığımızda kendimize adil davranmış olmayız. Çünkü biz onların hikâyesinin tamamını bilmiyoruz. Onlar da bizim hikâyemizin tamamını bilmiyor. Bir sonraki sefer sosyal medyada çok güzel bir hayat gördüğünüzde ve içinizden “Ben neden böyle değilim?” cümlesi geçtiğinde bir an durun. Kendinize şu soruyu sorun: “Ben gerçekten böyle bir hayat mı istiyorum, yoksa başkasının hayatını gördüğüm için kendi hayatımı mı eksik hissediyorum?” Belki de bazen değiştirmemiz gereken hayatımız değildir. Hayatımıza baktığımız penceredir. Ve telefonu kapattığımızda keşfetmemiz gereken ilk şey, başkalarının hayatlarının ne kadar güzel olduğu değil; kendi hayatımızda zaten var olan güzellikleri ne zamandır görmediğimizdir.
Merve Nur aktaş
Merve Nur aktaş
Psikolog Çocukların dünyasına dokunmayı seven, üretmeyi ve öğrenmeyi önemseyen biri. “Yuyi’den Öğreniyorum” serisinin yazarı

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar