En tehlikeli psikolojik işaret panik değildir. Öfke ya da keder de değildir. Asıl tehlike, doğal olmayan bir sakinliktir; hissetmen gerekeni artık hissetmediğin andır. Bazen kaygı yükselir, beden alarm verir, öfke görünür hâle gelir ya da kişi yoğun bir üzüntü yaşar. Bu tepkiler, yaşanan deneyimin kişi üzerindeki etkisini görünür kılar. Fakat kimi zaman bunun tam tersi gerçekleşir: İnsan artık tepki vermemeye başlar. Daha önce canını acıtan şeylere karşı sessizleşir, şaşırmaz, üzülmez, hatta bazen hiçbir şey hissetmediğini söyler. Dışarıdan bakıldığında bu durum güçlü ve kontrollü görünse de psikolojik açıdan her sakinlik iyilik hâli anlamına gelmez. Çoğu zaman bu, zihnin bir savunma mekanizmasıdır.
Ruh, ego ayakta kalabilsin diye kendini uyuşturur. Carl Gustav Jung’un analitik psikolojisinde insanın ruhsal yaşamı yalnızca bilincinde fark ettiği düşünce ve duygulardan oluşmaz; bilinçdışında kalan içerikler de kişinin iç dünyasının önemli bir parçasıdır. Jung’a göre ego, bilincin merkezinde yer alsa da kişiliğin tamamını oluşturmaz; daha geniş bir psikolojik bütünün yalnızca bir parçasıdır (Jung, 1968). Bu nedenle insanın kendisi hakkında bildikleri ile ruhsal yaşamının tamamı arasında her zaman bir mesafe olabilir. Kişi, taşıması zor gelen bir duyguyla karşılaştığında onu fark etmek veya yaşamak yerine ondan uzaklaşabilir. Bu durum kısa vadede egonun yaşanan zorluğa karşı ayakta kalmasına yardımcı olur; ancak duygu ortadan kalkmış değildir, yalnızca bilincin ulaşmakta zorlandığı bir alana çekilmiş olabilir. Böylece insan dışarıdan sakin, kontrollü ve güçlü görünürken kendi içinde yaşadığı duygusal süreçten giderek uzaklaşabilir.
Modern travma literatüründe duygusal uyuşma; duyguların sınırlanması, insanlardan uzaklaşma ve daha önce anlamlı olan etkinliklere yönelik ilginin azalması gibi durumlarla ilişkilendirilmektedir (Litz & Gray, 2002). Bununla birlikte duygusal uyuşmanın tek başına belirli bir psikolojik bozukluğun göstergesi olmadığı ve farklı süreçlerde ortaya çıkabileceği özellikle vurgulanmalıdır.
Jung açısından bakıldığında mesele yalnızca “duygunun kaybolması” değildir. Bilinçdışına itilen içerikler ortadan kalkmaz; psikolojik yaşamın başka alanlarında kendilerini göstermeye devam edebilirler. Kişi, yaşadığı olaylara karşı duygusal tepkisini kaybettikçe daha önce anlamlı bulduğu insanlardan, etkinliklerden ve yaşam alanlarından uzaklaşabilir. Özellikle travmatik yaşantılar sonrasında görülebilen duygusal uyuşma, kişinin hem olumlu hem de olumsuz duygulara erişimini sınırlayabilir (Litz & Gray, 2002). Jung’un gölge kavramı, kişinin kendisiyle bütünleştirmekte zorlandığı, bilinç dışında kalan yönleri anlamak açısından önemlidir. Gölgenin içeriği yalnızca olumsuz özelliklerden oluşmaz; kişinin kabul etmekte zorlandığı duygu, ihtiyaç ve eğilimleri de içerebilir (Jung, 1968). Persona ve gölge kavramlarının, bireyin toplumsal kimliği ile bilinçdışında kalan yönleri arasındaki ilişkiyi anlamada önemli bir yere sahiptir (Ayan, 2020; Özer, 2010). Bu nedenle insanın dışarıda “normal” görünmesi, içeride hiçbir şey yaşamadığı anlamına gelmez. Çalışabilir, insanlarla konuşabilir, gülebilir, günlük sorumluluklarını yerine getirebilir. Hatta çevresindeki insanlar onun yaşadığı zorluğu fark etmeyebilir. Çünkü psikolojik işleyiş her zaman dışarıdan görünen davranışlarla birebir örtüşmez. Kişinin geliştirdiği persona, yani dış dünyaya sunduğu yüz, bazen iç dünyadaki çatışmaların üzerini örtebilir. Jung’un persona anlayışında bu toplumsal yüz, kişinin çevresiyle uyum kurmasına yardımcı olur; ancak kişi personasıyla bütünüyle özdeşleştiğinde kendi iç dünyasından uzaklaşma riski ortaya çıkar (Jung, 1966). Burada “sakinlik” ile “duygusal uyuşma” arasındaki ayrım önemlidir. Sağlıklı sakinlik, kişinin duyguyu yaşayabilmesine rağmen onun tarafından bütünüyle yönetilmemesidir. Uyuşmada ise duygunun kendisine erişim zorlaşabilir.
Travma araştırmalarında dissosiyasyon; kişinin kendisiyle, çevresiyle veya yaşantısıyla arasında psikolojik bir kopukluk hissetmesi ve duygusal küntlük gibi deneyimlerle ilişkilendirilmiştir (Frewen & Lanius, 2006; Şar, 2014). Ancak bu tür belirtiler değerlendirilirken kişinin yaşantısının bütünü dikkate alınmalıdır; tek bir belirti üzerinden sonuç çıkarmak doğru değildir. Belki de asıl mesele, insanın acı çekmesi değil; acısıyla ilişkisinin tamamen kopmasıdır. Çünkü duygu yalnızca bizi zorlayan bir yük değildir. Aynı zamanda ihtiyaçlarımız, sınırlarımız, kayıplarımız ve değerlerimiz hakkında bilgi veren psikolojik bir sistemdir. Duyguların bastırılması ya da onlardan uzaklaşılması kısa vadede işlevsel bir koruma sağlayabilir; fakat uzun süreli duygusal kopukluk kişinin ilişkilerini, yaşamdan aldığı doyumu ve kendisiyle kurduğu bağı etkileyebilir (Kashdan et al., 2006). Sağlıklı bir zihin acıyı hisseder ve orada kalabilir. Tehlikeli bir zihin ise hiçbir şey hissetmez ve buna huzur adını verir. Bu nedenle her sessizliği huzur, her soğukkanlılığı güç olarak adlandırmamak gerekir. Bazen insan gerçekten iyileşmiştir; bazen de yalnızca çok yorulduğu için hissetmeyi geçici olarak bırakmıştır. İkisini birbirinden ayırmanın yolu, kişinin kendi iç dünyasına dürüstçe bakabilmesinden geçer.
Jung’un bireyleşme anlayışı da burada anlam kazanır. Bireyleşme, yalnızca “iyi” ve kabul edilebilir taraflarımızı büyütmek değil; kendimizin reddettiğimiz, korktuğumuz veya anlamlandıramadığımız parçalarıyla da karşılaşabilmektir. Amaç, bilinçdışını tamamen susturmak değil, onunla daha bilinçli bir ilişki kurabilmektir (Jung, 1966; Jung, 1968). Bu nedenle bazen insanın kendisine sorması gereken soru “Neden artık güçlü hissediyorum?” değil, “Neyi diri diri gömdüm?” olabilir. Çünkü ruhun sessizliği her zaman huzurun göstergesi değildir. Bazen yalnızca uzun süre duyulmayan bir iç sesin işaretidir.
Kendine yöneltilen bu soru bir suçlama değil, bir farkındalık çağrısıdır: Hangi duyguyu susturdum? Hangi ihtiyacımı erteledim? Hangi acıya alıştığım için artık onu fark etmiyorum? Çünkü psikolojik iyilik hâli, hiçbir şey hissetmemek değildir. Aksine insanın acıyı da sevinci de öfkeyi de korkuyu da taşıyabilecek kadar kendisiyle temas hâlinde kalabilmesidir. Gerçek güç, duyguların yokluğu değil; onlarla karşılaşabilme kapasitesidir.
Kaynakça
- Kaynakça
- Ayan, E. (2020). Jung teorisi bağlamında Hasan Ali Toptaş’ın Sonsuzluğa Nokta romanı üzerine arketipsel bir okuma. Dil ve Edebiyat Araştırmaları, 21, 75–102.
- Frewen, P. A., & Lanius, R. A. (2006). Toward a psychobiology of posttraumatic self-dysregulation: Reexperiencing, hyperarousal, dissociation, and emotional numbing. Annals of the New York Academy of Sciences, 1071, 110–124.
- Jung, C. G. (1966). The collected works of C. G. Jung: Vol. 7. Two essays in analytical psychology (2nd ed.). Princeton University Press. (Original work published 1928).
- Jung, C. G. (1968). The collected works of C. G. Jung: Vol. 9, Part 1. The archetypes and the collective unconscious (2nd ed.). Princeton University Press. (Original work published 1954).
- Jung, C. G. (1968). The collected works of C. G. Jung: Vol. 9, Part 2. Aion: Researches into the phenomenology of the self(2nd ed.). Princeton University Press. (Original work published 1951).
- Kashdan, T. B., Barrios, V., Forsyth, J. P., & Steger, M. F. (2006). Experiential avoidance as a generalized psychological vulnerability: Comparisons with coping and emotion regulation strategies. Behaviour Research and Therapy, 44(9), 1301–1320.
- Litz, B. T., & Gray, M. J. (2002). Emotional numbing in posttraumatic stress disorder: Current and future research directions. Australian and New Zealand Journal of Psychiatry, 36(2), 198– 204.
- Özer, Ç. (2010). Jung psikolojisinde rüya. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 19(2).
- Şar, V. (2014). The many faces of dissociation: Opportunities for innovative research in psychiatry. Clinical Psychopharmacology and Neuroscience, 12(3), 171–179

