Duyguları Tanımak
Duyguları Tanımak: İç Dünyamızın Sesini Duymak Kendimizi tanımak denildiğinde çoğu zaman aklımıza sevdiğimiz şeyler, ilgi alanlarımız, yeteneklerimiz veya güçlü yönlerimiz gelir. Oysa insanı gerçekten tanımak, yalnızca “Neleri seviyorum?” sorusunun cevabını bulmaktan çok daha fazlasıdır. Kendini tanımak; ne hissettiğini fark etmek, bu duyguların nereden geldiğini anlamaya çalışmak ve onlarla sağlıklı bir ilişki kurabilmektir.
Duygular, hayatımızın sessiz ama güçlü rehberleridir. Bazen bize bir ihtiyacımızı, bazen bir sınırımızı, bazen de görmezden geldiğimiz bir gerçeği anlatırlar. Ancak çoğu zaman duygularımızı anlamaya çalışmak yerine onları bastırmayı tercih ederiz.
“Sinirlenme.” “Üzülme.” “Takma kafana.” “Güçlü ol.” “Bunun için ağlanır mı?” Çocukluktan itibaren bu tür cümlelerle duygularımızı saklamayı öğrenebiliriz. Üzüldüğümüzde güçlü görünmek, öfkelendiğimizde susmak, korktuğumuzda belli etmemek veya kırıldığımızda hiçbir şey olmamış gibi davranmak zamanla alışkanlığa dönüşebilir. Fakat bastırılan bir duygu ortadan kaybolmaz. Çoğu zaman başka bir biçimde kendisini göstermeye devam eder.
Bu nedenle duygularımızı değiştirmeye çalışmadan önce onları duymayı öğrenmemiz gerekir.
Öfkenin altında ne var? Öfke, çoğu zaman ilk fark ettiğimiz duygulardan biridir. Birinin söylediği bir söz, yapılan bir davranış veya yaşadığımız bir haksızlık bizi öfkelendirebilir. Fakat öfkenin kendisine biraz daha yakından baktığımızda altında başka duyguların saklandığını görebiliriz.
Belki incinmişizdir. Belki önemsenmediğimizi hissetmişizdir. Belki sınırlarımız ihlal edilmiştir. Belki uzun zamandır biriken yorgunluğumuz vardır. Bu nedenle öfkelendiğimizde kendimize yalnızca “Neden bu kadar sinirlendim?” diye sormak yerine, “Bu öfke bana ne anlatıyor?” diye sormak daha anlamlı olabilir.
Öfke bazen bize bir sınırımızın aşıldığını söyler. Bazen de uzun zamandır dile getiremediğimiz bir ihtiyacın habercisidir.
Kıskançlığın altında ne var? Kıskançlık da çoğu zaman kabul etmekte zorlandığımız duygulardan biridir. Başkasının başarısını, ilişkisini, görünüşünü veya sahip olduğu bir şeyi kıskandığımızda kendimizi suçlayabiliriz. Oysa kıskançlığı yalnızca olumsuz bir duygu olarak görmek, onun bize anlatmaya çalıştığı şeyi kaçırmamıza neden olabilir.
Kendimize şu soruyu sorabiliriz: “O kişide gördüğüm ve bende eksik olduğunu düşündüğüm şey ne?” Belki özgürlük. Belki başarı. Belki sevgi. Belki cesaret. Belki de uzun zamandır ertelediğimiz bir hayal… Bu açıdan bakıldığında kıskançlık, bazen başkasının hayatından çok kendi hayatımızda neyi özlediğimizi gösteren bir ayna hâline gelebilir.
Kaygı sana ne anlatıyor? Kaygı da insanın kendisini tanımasında önemli ipuçları taşıyabilir. Elbette her kaygının tek bir nedeni yoktur ve yoğun ya da sürekli kaygı yaşandığında profesyonel destek almak önemli olabilir. Ancak gündelik hayatımızdaki kaygıları fark etmek, kendimizle ilgili bazı gerçekleri görmemize yardımcı olabilir.
“Ya başarısız olursam?” “Ya beni sevmezlerse?” “Ya yanlış karar verirsem?” “Ya kontrolü kaybedersem?” Bu soruların ardında çoğu zaman bir ihtiyaç bulunur: Güvende olma, kabul edilme, yeterli hissetme, kontrol sahibi olma veya belirsizlikle baş edebilme ihtiyacı… Kaygıyı hemen susturmaya çalışmak yerine, “Şu anda neden korkuyorum ve neye ihtiyaç duyuyorum?” diye sormak, iç dünyamızla kurduğumuz ilişkiyi değiştirebilir.
Kırıldığında aslında neye ihtiyaç duyuyorsun? Kırgınlık, çoğu zaman dile getirilmemiş bir ihtiyacın izini taşır. Bir arkadaşımızın bizi aramaması bizi kırabilir. Belki asıl ihtiyacımız hatırlanmak ve önemsenmektir. Bir yakınımızın bizi anlamaması bizi üzebilir. Belki ihtiyacımız yalnızca dinlenmek ve anlaşılmaktır. Bir ilişkide sürekli geri planda kalmak bizi kırabilir. Belki ihtiyacımız değer görmek ve eşit hissetmektir.
Bu nedenle kırıldığımızda yalnızca karşımızdaki kişiye odaklanmak yerine kendimize de dönüp bakabiliriz: “Ben burada neye ihtiyaç duydum ve bu ihtiyaç karşılanmadığı için mi kırıldım?” Bu soru, duygularımızı suçlamak yerine onları anlamamıza yardımcı olur.
Duygular düşmanımız değil, mesajlarımızdır. Duyguları tanımak, her hissettiğimiz duygunun bizi yönlendirmesine izin vermek anlamına gelmez. Öfkelenmek, öfkeyle hareket etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Kıskanmak, başkasını küçümsememiz gerektiği anlamına gelmez. Kaygılanmak, korktuğumuz şeyin mutlaka gerçekleşeceği anlamına gelmez.
Duyguyu hissetmek ile o duyguya göre davranmak arasında önemli bir fark vardır. Önce duyguyu fark ederiz. Sonra ona isim veririz. Ardından neden ortaya çıktığını anlamaya çalışırız. Son olarak da bu duyguyla nasıl sağlıklı bir şekilde hareket edebileceğimize karar veririz. İşte bu süreç, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi güçlendirir.
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli sorulardan biri şudur: “Şu anda hissettiğim bu duygu, bana kendim hakkında ne söylüyor?” Çünkü duygular bazen kelimelerin anlatamadığını anlatır. Biriken öfke, uzun zamandır koyamadığımız bir sınırı; sürekli hissettiğimiz kırgınlık, karşılanmamış bir ihtiyacı; kıskançlık, gerçekleştirmek istediğimiz bir arzuyu; kaygı ise güven ihtiyacımızı gösterebilir.
Kendimizi tanıma yolculuğunda amaç, hiçbir zaman üzülmeyen, öfkelenmeyen veya kaygılanmayan bir insan olmak değildir. Amaç, hissettiğimiz duygularla savaşmak yerine onları anlayabilmektir. Çünkü insan kendi duygularını dinlemeyi öğrendiğinde, kendisiyle daha dürüst bir ilişki kurmaya başlar. Ve belki de gerçek anlamda kendini tanımak, “Ben böyle biriyim” demekle değil, “Ben şu anda bunu hissediyorum ve bunun bana anlatmak istediği bir şey var” diyebilmekle başlar.



