Psikolog BulŞehrinde bir uzman

Kırılmaktan Korktuğumuz İçin mi Taş Gibi Duruyoruz?

7 dk.okuma süresi
Kırılmaktan Korktuğumuz İçin mi Taş Gibi Duruyoruz?

Günümüz dünyasında, özellikle aile dinamiklerinde ve ikili ilişkilerde en çok övülen, en çok takdir edilen ama içten içe insanı en çok yalnızlaştıran bir rol var: "Her zaman güçlü kalan kişi" olmak. Çevrenizdeki insanları şöyle bir düşünün. Kriz anında ilk aranan, herkesin derdini dinleyen, fırtınalı günlerde sığınacak liman olan ama kendi fırtınasında hep yalnız kalan o insanı mutlaka tanırsınız. Belki de o insan tam olarak sizsiniz.

Peki, gerçekten o kadar güçlü müyüz, yoksa kırılmaktan korktuğumuz için mi taş gibi duruyoruz?

Sürekli güçlü görünme çabası, dışarıdan bakıldığında bir karakter sağlamlığı, bir özgüven veya sarsılmaz bir irade gibi algılanabilir. Oysa psikolojinin derinliklerine indiğimizde, bu durum çoğu zaman duygusal bir savunma mekanizmasından başka bir şey değildir. Yaralanmaktan, reddedilmekten, yük olmaktan ya da en önemlisi "güçsüz kaldığımızda kimsenin bizi tutmayacağı" gerçeğiyle yüzleşmekten korktuğumuz için giydiğimiz ağır bir zırhtır bu.

Çocuklukta Erken Giyilen Zırhlar

Hiç kimse doğduktan hemen sonra “Ben her şeyi tek başıma halletmeliyim, kimseye yük olmamalıyım” kararı almaz. Bu ağır zırhın ilk dikişleri, genellikle henüz dünyanın kurallarını yeni yeni öğrenmeye başladığımız çocukluk yıllarında, aile ocağında atılır.

Çocuk, doğası gereği korunmaya, anlaşılmaya ve sığınmaya ihtiyaç duyar. Ancak bazı çocuklar için ev, sığınılacak bir liman değil, dengelerin sürekli gözetilmesi gereken hassas bir sahnedir. Ebeveynlerinin duygusal yükünü omuzlamak zorunda kalan, anne ya da babasının öfkesini, kaygısını veya mutsuzluğunu yatıştırmaya çalışan çocuklar, çok erken yaşlarda "yetişkin" rolleri üstlenirler. Aile içinde krizleri çözen, kardeşlerine ebeveynlik yapan ya da sadece "sorun çıkarmayan, huzur bozmayan çocuk" olduğu sürece sevgi ve onay gören bireyler, sevilmenin koşulunu bu performansa bağlarlar.

Burada gözden kaçırılmaması gereken en önemli psikolojik eşik şudur: Bu çocuklar için "ihtiyaç sahibi olmak" tehlikeli bir bölgedir. Çünkü kendi duygularını, korkularını veya yorgunluklarını dile getirdiklerinde, zaten kendi derdiyle baş etmeye çalışan ebeveynlerinin omuzuna fazladan bir yük bindireceklerini hissederler. Çocuk zihni bunu hızla genelleştirir: “Eğer üzülürsem, ağlarsam veya zayıflık gösterirsem beni taşıyamazlar, taşımak zorunda kalırlarsa da beni terk ederler.”

Böylece çocuk, kendi gözyaşını kendi silmeyi, kendi yarasını kendi sarmayı öğrenir. "Sen zaten çok olgun bir çocuksun", "Aferin benim akıllı evladıma, sen hiç sorun çıkarmazsın" gibi masum ve hatta övücü gibi duran cümleler, o çocuğun ruhuna vurulan kelepçelerdir. Çocuk, sevilmek ve kabul görmek için hep güçlü, hep sorun çözen, hep "taş gibi" olmak zorunda olduğuna inanır.

Zamanla bu çocuk büyür, yetişkin olur ancak içindeki o küçük çocuk hala aynı korkuyla hareket etmektedir. Yetişkinlik ilişkilerine girdiğinde, karşısındaki partnerine veya arkadaşına yaslanamaz. Çünkü bilinçaltındaki o eski kayıt devreye girer: “Eğer zayıf olursam, karşısındaki insan bunu kaldıramaz, ya da zayıflığımı görürse benden soğur ve gider.” O yüzden ne zaman canı acısa, ne zaman yorulsa, bu durumu içine gömer, daha çok çalışır, daha çok verici olur ve zırhını biraz daha kuşanır. Çocuklukta hayatta kalmak için giyilen o koruyucu zırh, yetişkinlikte insanın kendi kendini hapsettiği görünmez bir zindana dönüşür.

İlişkilerde Alma Verme Dengesinin Bozulması

Bu durumun romantik ve sosyal ilişkilerdeki yansıması oldukça çarpıcıdır. Sürekli güçlü duran kişiler, ilişkilerinde farkında olmadan "tek taraflı bir kurtarıcı" veya "devamlı verici" rolüne bürünürler. Karşılarındaki insanın her sorununu çözer, duygusal fırtınalarını göğüsler, ihtiyaçlarını önceden sezip karşılarlar. Ancak sıra kendi ihtiyaçlarına geldiğinde, dev bir duvar örer ve “ben hallederim" diyerek geri çekilirler.

İlişkilerde alma verme dengesi, tıpkı nefes almak ve vermek gibidir. Sadece vermek bir süre sonra insanı boğar. Ancak bu döngüde asıl tıkanıklık, güçlü olan tarafın yardım istememesi değil, yardım istememesinin karşı tarafa hissettirdiği mesajda yatar.

Sürekli “ben her şeyi çözerim, bana kimse lazım değil" mesajı veren biri, partnerine ya da arkadaşına farkında olmadan şunu söyler: “Sana güvenmiyorum, senin beni taşıyabileceğine, yaralarımı sarabileceğine inanmıyorum.” Karşıdaki insan ne kadar iyi niyetli olursa olsun, sürekli her şeyi tek başına halleden birinin yanında bir süre sonra kendini işe yaramaz, dışlanmış ve yetersiz hissetmeye başlar. Çünkü gerçek yakınlık, yalnızca birinin diğerini iyileştirmesiyle değil, iki tarafın da birbirine yaslanabilmesiyle kurulur.

Zamanla “sen zaten güçlüsün, sen her şeyi halledersin" övgüsü, karşı tarafın sorumluluk almaktan kaçınması için mükemmel bir bahane haline gelir. Güçlü olan kişi ise bu yükün altında ezilirken, etrafındakilerin ondan yalnızca "veren" olmasını beklediğini fark eder. Kalabalıklar, aile yemekleri ya da yakın arkadaşlarla geçen saatler arasında, o insan aslında derin bir "yalnızlık" yaşar. Herkesin derdine koşan o kişi, kendi en küçük sarsıntısında açıkta kalır. Çünkü kimse onun da yıkılabileceğini aklına getirmez.

Kırılma Noktası: Bedenin ve Zihnin "Artık Yeter" Dediği An

Hiç kimse sonsuza kadar bir zırhla yaşayamaz. Duygular, bastırıldıkça yok olmazlar, sadece şekil değiştirirler. Zihnin kabullenmek istemediği yorgunluğu, bir süre sonra beden anlatmaya başlar.

Sürekli güçlü görünmek zorunda hisseden bireylerde zamanla psikosomatik ağrılar, nedeni bulunamayan kronik yorgunluklar, uyku bozuklukları ve panik ataklar baş gösterir. Çünkü beden, zihnin tuttuğu o ağır yükü taşımaktan bıkmıştır.

Bunun yanı sıra, duygusal patlamalar yaşanmaya başlar. Her zaman sabırlı, anlayışlı ve çözücü olan o insan, ufacık bir olay karşısında büyük öfke nöbetleri geçirebilir ya da aniden ilişkilerinden ve sosyal çevresinden tamamen geri çekilebilir. Bu bir şımarıklık değil, duygusal tükenmişliğin çığlığıdır. "Her şeyi ben taşımak zorundayım" hissi, zamanla biriken yoğun bir kırgınlığa ve gizli bir öfkeye dönüşür.

Kabul ve Dönüşüm

Peki bu döngüden nasıl çıkılır? Taş gibi durmaktan vazgeçip, insan olmanın doğal bir parçası olan esnekliğe ve kırılganlığa nasıl izin verilir?

  1. Zırhın Neden Var Olduğunu Anlamak: İlk adım, bu zırhı kendinizi korumak için ne zaman ve neden giydiğinizi fark etmektir. Çocukken sizi koruyan bu mekanizma, bugün yetişkin hayatınızda insanlarla derin bağlar kurmanızı engelliyor olabilir.
  2. Kırılganlığı Yanlış Tanımlamamak: Kırılgan olmak, aciz olmak demek değildir. Aksine, bir insanın "Şu an canım acıyor", "Buna tek başıma gücüm yetmiyor", "Yardıma ihtiyacım var" diyebilmesi en büyük cesaret göstergesidir.
  3. Sınır Koymak ve Sorumlulukları Paylaşmak: Başkalarının yüklerini onların elinden almayı bırakmak gerekir. Herkesin kendi hayatının sorumluluğunu taşımasına izin vermek, hem onlara hem de kendinize duyduğunuz saygının bir ifadesidir.
  4. Düşmeye İzin Vermek: Güçlü olmak, hiç düşmemek değil, düştüğünde başkasının elini tutmaya izin vermektir. Sizi gerçekten seven insanlar, sadece güçlü olduğunuzda değil, düştüğünüzde de yanınızda olmak isteyeceklerdir.

Taş gibi durmak, rüzgarda kırılmayı engeller belki ama Güneş'in ısısını da içeri almaz. Kendinize kırılma, yorulma ve yardım isteme izni verdiğinizde, zırhınızın ağırlığından kurtulup gerçekten hafiflediğinizi hissedeceksiniz.

Nurşah Şule Eda Kalkan Nurşah Şule Eda Kalkan
Lisans eğitimini Atılım Üniversitesi'nde İngilizce eğitim diliyle ve onur öğrencisi olarak tamamlayan Uzman Psikolog Nurşah Şule Eda Kalkan, psikoloji yüksek lisansını Ufuk Üniversitesi'nde tamamlamıştır. Akademik ve klinik yolculuğu boyunca yetişkinlerle bireysel psikoterapi ve çift/ilişki danışmanlığı alanlarında çalışmaktadır. Yeme Bozuklukları Akademisi’nden psikodiyet psikoloğu olarak mezun olan Kalkan, Hürol Fışıloğlu’ndan Aile ve Evlilik Terapisi eğitimi almış bunun yanı sıra İleri Düzey Bilişsel Davranışçı Terapi, Kabul ve Kararlılık Terapisi, Şema Terapi, Hipnoz ve İmge Terapi eğitimlerini tamamlayarak uzmanlık alanlarını genişletmiştir. Mesleki gelişimini çeşitli seminerler, saha deneyimleri ve süpervizyonlarla sürekli olarak derinleştiren Kalkan, sosyal medya platformlarında psikoloji içerikleri üreterek daha geniş kitlelere ulaşmayı ve psikolojik farkındalık oluşturmayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda Psychology Times Türkiye’de köşe yazarlığı yapmakta olup, psikolojinin hem teorik hem pratik yönlerini okuyucularla buluşturmaktadır.
Psikolog Rehberi Uzman Psikolog · Çankaya, Ankara · Yüz yüze ve online

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!