Psikolog BulŞehrinde bir uzman

Geçmişimizin Tanıklarını Kaybetmek: Yas, Hafıza ve Benlik

Şule Eraydın Yazar: Şule Eraydın Öğrenci Yazar
5 dk.okuma süresi
Geçmişimizin Tanıklarını Kaybetmek: Yas, Hafıza ve Benlik

Bir insanı kaybettiğimizde sadece onun fiziksel varlığından değil, aynı zamanda onunla paylaştığımız zamanlardan, birlikte sürdürdüğümüz alışkanlıklardan ve henüz yaşanmamış ama yaşanma ihtimali olan bütün anlardan da ayrılırız. Ama kaybın daha az konuşulan bir başka boyutunda da bazen çocukluğumuzu, ilk deneyimlerimizi ve henüz kendimizi bile tanımadığımız dönemlerde bizi tanıyan o insanı da kaybederiz.

Çocukluğumuzdan beri hayatımızda var olan birinin yokluğu, yalnızca günlük yaşamımızda bir boşluk oluşturmaz; geçmişimizle kurduğumuz ilişkiyi de dönüştürür. Çünkü o kişi, bizim bildiğimiz kadar bizi bilen, hayatımızın büyük bir bölümüne tanıklık etmiş bir kişidir.

Georgi Gospodinov, Bahçıvan ve Ölüm kitabında babasının kaybını anlatırken hafıza, çocukluk ve ölüm arasındaki ilişki üzerine düşündürür. Kitabın merkezinde yalnızca bir babanın kaybı değil, onunla birlikte geçmişin bir bölümüne de erişimin farklılaşması vardır. “Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğumuz söylenebilir mi?” diyerek ifade eder Gospodinov bu hissi. Bu yönüyle kitap, yasın sadece sevilen birinin yokluğuna verilen bir tepki olmadığını, kişinin kendi geçmişi ve kimliğiyle kurduğu ilişkinin de dönüşebildiğini anlamak için bir başlangıç noktası sunar.

Kim olduğumuz yalnızca bugün sahip olduğumuz özellikler ve deneyimler üzerinden tanımlanmaz. Geçmişte yaşadıklarımız, çocukluk anılarımız, aile hikayelerimiz ve diğer insanlarla kurduğumuz ilişkiler de benliğimizin oluşumunda önemli bir yere sahiptir. Özellikle çocukluğumuza ait anılarımızın bir kısmı, aile üyelerimizin anlattığı ve birlikte hatırladığımız olaylar sayesinde anlam kazanır. Bazen hatırlamadığımız bir anımızı ebeveynlerimizden dinleyerek öğrenir, zaman geçtikçe bu anıyı kendi öykümüzün bir parçası haline getiririz.

Literatürde otobiyografik bellek olarak ele alınan bu süreç, kişinin kendi yaşamına ait deneyimleri hatırlaması ve anlamlandırmasıyla ilgilidir. Tabii ki geçmişimiz sadece bireysel hatırlama kapasitemizle sınırlı kalmaz. Aile üyeleriyle paylaşılan anılar, fotoğraflar, videolar ve geçmişe ilişkin anlatılar da kendimize dair hikayemizi besler. Baddeley ve Singer’ın (2010) kayı, hafıza ve anlatısal kimlik üzerine olan çalışması, aile içerisinde paylaşılan anıların kayıp sonrasında da kişinin yaşam öyküsüyle kurduğu ilişki açısından önemini ortaya koymaktadır. Bu açıdan bakıldığında, çocukluğumuza tanıklık etmiş birini kaybetmek, geçmişimize dair bazı anıların da artık aynı şekilde paylaşılamayacağı anlamına gelir. Bir zamanlar yaşadığımız ama hatırlamadığımız bir çocukluk anısının cevabını alamamak, geçmişimizdeki bir olayı hatırlayan bir kişinin artık bulunmaması veya yıllardır dinlediğimiz hikayelerin anlatıcısını kaybetmiş olmak… bunların her biri, kaybın gündelik yaşamın ötesine geçtiğinin bir göstergesidir.

Üstelik bu kayıp, yalnızca geçmişte yaşananları hatırlamakla ilgili değildir. Bazen çocukluğumuzdan beri bizi tanıyan birinin yanında, yıllar geçse bile kendimizin daha eski bir haliyle karşılaşabiliriz. Bugün olduğumuz kişiden farklı olarak, henüz büyümemiş, değişmemiş ve hayatın getirdikleriyle şekillenmek zorunda kalmamış halimizi de bilen biri vardır karşımızda. O kişinin kaybıyla birlikte, kendimizin bu eski haline başka birinin gözünden bakma imkanımızı da kaybedebiliriz. Bu nedenle yas, çoğu zaman yalnızca bir insanın yokluğunu değil, onun yanında olduğumuz hatta olabildiğimiz kişiye duyduğumuz özlemi de beraberinde getirebilir.

Ancak bir insanın hayatımızdan fiziksel olarak ayrılmış olması, onunla kurduğumuz bağın tamamen sona ermiş olduğunu göstermez. Süregelen bağlar yaklaşımı, kaybettiğimiz kişilerle ilişkimizin anılarımız, alışkanlıklarımız ve içselleştirdiğimiz değerler aracılığıyla devam edebildiğini öne sürer (Klass et al., 1996). Yani anılarımızın anlatıcısını kaybetmek, o anıların da yok olduğu anlamına gelmez. Çünkü kaybettiğimiz insanlar yalnızca hatırladıklarımızda değil, bugün nasıl düşündüğümüzde, nasıl davrandığımızda ve kendimizi nasıl tanımladığımızda da iz bırakabilir. Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm kitabında birbirinden ayrılan iki varlık arasındaki özel bağın devam etmesini bir teselli olarak ele alması da bu düşünceyle örtüşür (sayfa 68). Bazen bir karar alırken kaybettiğimiz kişinin ne söyleyebileceğini düşünmek, bazen onun bir alışkanlığını devam ettirmek, bazen de sıradan bir anın içinde ona ait bir iz bulmak, bu bağ yaşamımızda farklı yansımalar halinde var olabilir.

Gospodinov, “babam öldü ve babam ölüyor tümüyle farklı iki cümle. İlki bir olgu, bir sonuçtur. İkincisi bir roman.” (sayfa 79) sözleriyle ölümün gerçekleşmesi ile kaybın yaşanmaya devam etmesi arasındaki farkı düşündürür. Ölüm belirli bir anda gerçekleşir ancak yas, geçmişimizle ve kendimizle kurduğumuz ilişkiyi zaman içerisinde dönüştürebilir. Bizi çocukluğumuzdan beri tanıyan birinin yokluğu, geçmişimizin bir bölümünü onunla birlikte kaybettiğimizi hissettirebilir. Ancak o kişinin tanık olmuş olduğu çocukluk, paylaşılan anılar ve hayatımızda bırakmış olduğu izler, bugün olduğumuz kişinin bir parçası olmayı sürdürür. Belki de yas yalnızca sevdiğimiz birinin yokluğuyla yaşamayı öğrenmek değil, onunla birlikte var olan kendimizi de yeniden tanımayı öğrenmektir.

Kaynakça

  • Baddeley, J., & Singer, J. A. (2010). A loss in the family: Silence, memory, and narrative identity after bereavement. Memory, 18(2), 198–207. https://doi.org/10.1080/09658210903143858
  • Gospodinov, G. (2025). Bahçıvan ve ölüm (H. Ş. Karadeniz, Çev.). Metis Yayınları.
  • Klass, D., Silverman, P. R., & Nickman, S. L. (Ed.). (1996). Continuing bonds: New understandings of grief. Taylor & Francis.
Şule Eraydın Şule Eraydın
Öğrenci Yazar
Ben Şule Eraydın, İstanbul Medipol Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi İngilizce Psikoloji Bölümü dördüncü sınıf öğrencisiyim. Psikolojiye duyduğum ilgi, insan davranışlarını, düşünce süreçlerini ve kişilerarası ilişkileri daha derinlemesine anlama isteğimden kaynaklanıyor. Eğitim hayatım boyunca teorik bilgimi farklı alanlardaki uygulama ve gözlem deneyimleriyle desteklemeye, akademik ve kişisel gelişimimi çok yönlü sürdürmeye önem verdim. Özellikle klinik psikoloji, çocuk ve ergen psikolojisi, psikolojik değerlendirme ve aile & çift terapisi alanlarına ilgi duyuyorum. Mesleki deneyim kazanmak amacıyla Türkiye Disleksi Vakfı'nda psikoloji stajyeri olarak görev aldım. Bu süreçte disleksi ve DEHB tanılı çocuklarla yürütülen bireysel çalışmaları, çocuk ve ebeveyn değerlendirme süreçlerini gözlemledim. Ayrıca Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde gerçekleştirdiğim staj kapsamında farklı psikiyatri servislerinde, AMATEM'de ve Toplum Ruh Sağlığı Merkezlerinde yürütülen çalışmalara katıldım. Nöropsikolojik değerlendirme süreçleri, psikolojik testler, psikiyatrik hastalıklar ve rehabilitasyon çalışmaları hakkında uygulamaya dayalı bilgi edinme fırsatı buldum. Bunların yanı sıra Prof. Dr. Şükrü Uğuz tarafından verilen Bilişsel Davranışçı Terapi eğitimini tamamlayarak mesleki bilgi birikimimi geliştirdim. Psikolojik testler ve değerlendirme alanındaki eğitimlerle de kendimi desteklemeye devam ediyorum. Akademik gelişimimin yanında sosyal sorumluluk ve gönüllülük çalışmalarına aktif katılımı önemsiyorum. Üniversitem bünyesindeki İMÜ LÖSEV Fayda Topluluğu'nda yönetim kurulu üyeliği yaptım ve ardından başkan yardımcılığı görevini üstlendim. Bu kapsamda organizasyon, ekip koordinasyonu, gönüllü yönetimi, etkinlik planlama ve farkındalık çalışmalarında sorumluluk aldım. Özellikle çocuklara yönelik etkinliklerde ve toplumsal fayda sağlamayı amaçlayan projelerde yer almak, sosyal sorumluluk bilincimin gelişmesine katkıda bulundu. Ayrıca Etkili Psikoloji bünyesinde liselilere yönelik alan tanıtımı ve rehberlik ekibinde görev alarak gençlerin psikoloji alanını tanımalarına destek oluyorum. Bilimsel araştırmaya duyduğum ilgi doğrultusunda akademik literatürü takip ediyor, psikolojinin güncel meseleleri üzerine araştırmalar geliştirmeyi hedefliyorum. Özellikle yapay zekânın insan ilişkileri, iletişim ve psikolojik süreçler üzerindeki etkileri ilgimi çekiyor. Öğrenmeye açık, sorumluluk almaktan çekinmeyen, iletişim ve ekip çalışmasına önem veren biri olarak kendimi sürekli geliştirmeyi amaçlıyorum. Gelecekte klinik psikoloji alanında uzmanlaşarak bilimsel bilgi ile uygulamayı bir araya getirmek, insan yaşamına dokunan çalışmalar yürütmek ve psikoloji alanına katkı sağlamak istiyorum.

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!