Her Kaybın Bir Vedası Yoktur: İlişkilerde Görünmeyen Yas
Bazen bazı ilişkilerimizde veda etme şansını bulamayız. Bazı arkadaşlıklar seyrekleşen ve zamanla yüzeyselleşen konuşmalarla, romantik ilişkiler duygusal ihtiyaçların fark edilmemesi ve yakınlığın giderek yitirilmesiyle, aile ilişkileri ise yıllardır karşılanmayan ihtiyaçların yarattığı boşlukla dönüşür. Aslında bu ilişkilerin hepsi tamamen sona ermez; bazıları yalnızca şekil değiştirir. Ancak artık içinde bulunduğumuz ilişki, alışık olduğumuz, anlam yüklediğimiz ve kendimizi ait hissettiğimiz ilişki değildir. Aramızdaki bağın dönüşmesiyle ortaya çıkan kayıpları anlamlandırmak, bazen bu kayıpları yaşamaktan çok daha zor bir deneyime dönüşebilir.
Yas çoğunlukla ölüm ve fiziksel kayıplarla ilişkilendirilse de kayıp deneyimi bundan çok daha geniştir. Birey, hayatında önemli bir yere sahip olan birini kaybettiğinde yaşadığı sürecin yanı sıra, o kişiyle kurduğu anlamlı bağı, ilişkinin kendisine sunduğu duygusal yakınlığı ve geleceğe dair beklentilerini kaybettiğinde de yas tepkileri gösterebilir. Ancak her kayıp aynı ölçüde tanınmaz. Özellikle arkadaşlıkların sona ermesi, aile içerisindeki duygusal eksiklikler ve adı konulamayan ilişkisel uzaklaşmalar çoğu zaman kişinin kendi içinde yaşadığı, başkaları tarafından yeterince fark edilmeyen deneyimler olarak kalır.
Kenneth Doka’nın (1989) literatüre kazandırdığı haklarından mahrum bırakılmış yas (disenfranchised grief) kavramı, toplumsal olarak yeterince tanınmayan, kabul görmeyen veya kişinin yasını açıkça yaşayabilmesi için gerekli sosyal alanın sunulmadığı kayıpları açıklamaktadır. Bu yaklaşım, yasın yalnızca bireyin kaybettiği kişiyle kurduğu bağın niteliğiyle değil, aynı zamanda bu kaybın toplumsal çevre tarafından nasıl anlamlandırıldığıyla da ilişkili olduğunu göstermektedir. Nitekim her kayıp, toplumsal düzlemde aynı ölçüde görünür ve kabul edilebilir değildir. Ölüm gibi somut ve geri dönüşü olmayan kayıplar yasın tanınması için daha belirgin bir zemin oluştururken arkadaşlıkların sona ermesi, karşılanmamış duygusal ihtiyaçlar veya fiziksel varlığı devam eden bir kişiyle kurulan bağın dönüşmesi çoğu zaman aynı biçimde değerlendirilmez. Kişinin yaşadığı kayıp çevresi tarafından yeterince anlaşılmadığında veya önemsizleştirildiğinde, bu durum yalnızca yasın ifade edilmesini güçleştirmekle kalmaz; bireyin kendi duygularını sorgulamasına ve yaşadığı acıyı geçersizleştirmesine de neden olabilir. Böylece kişi, bir yandan kaybettiği ilişkinin ardından ortaya çıkan duygularla baş etmeye çalışırken diğer yandan bu duyguları yaşamak için kendisine izin vermekte zorlanabilir. Özellikle romantik olmayan ilişkilerde kaybın görünmezleşmesi, yas deneyimini bireyin kendi içinde taşıdığı ve çoğu zaman adlandırmakta güçlük çektiği bir sürece dönüştürebilir.
Bu görünmezliğin en belirgin yaşandığı ilişkilerden biri de arkadaşlıklardır. Özellikle çocukluk veya gençlik döneminde kurulan bazı arkadaşlıklar, kişinin kendisini tanıdığı, değiştiği ve dünyayı yeniden keşfettiği yıllara eşlik eder. Birlikte büyümek, sırları paylaşmak, yaşananları birbirine anlatmak ve hayatın farklı dönemlerinde birbirinin değişimine tanıklık etmek zamanla bu bağlara özel bir anlam kazandırır. Ancak değişen öncelikler, farklı yaşam deneyimleri, karşılıklı emeğin azalması veya ifade edilmeyen kırgınlıklar bu ilişkilerin de dönüşmesine neden olabilir. Bazen büyük bir tartışma yaşanır, bazen de herhangi belirgin bir olay olmadan konuşmalar seyrekleşir, paylaşımlar azalır ve insanlar birbirlerinin hayatında giderek daha az yer kaplamaya başlar. Bir süre sonra eskisi kadar aranmadığımızı, merak edilmediğimizi veya hayatın doğal bir parçası olmaktan uzaklaştığımızı fark ederiz. Böyle durumlarda insanın kaybettiği yalnızca bir arkadaşlık değildir; o arkadaşlığın eşlik ettiği bir dönemi, birlikte biriktirilen anıları ve o ilişkinin içinde kendisine ait hissettiği bir parçayı da kaybeder. Çünkü bazı arkadaşlıkların sona ermesi, yalnızca bir insanın hayatımızdan uzaklaşması değil, geçmişteki kendimizle ve bir zamanlar ait hissettiğimiz dünyayla aramıza da mesafe girmesidir.
Romantik ilişkilerde yaşanan kayıplar ise çoğu zaman ilişkinin resmî olarak sona ermesinden önce başlayabilir. İki insan aynı ilişkinin içinde kalmaya devam etse de zamanla aralarındaki duygusal yakınlık azalabilir, anlaşılma ve görülme ihtiyacı karşılıksız kalabilir. Birlikte geçirilen zamanın yerini mesafe, paylaşımların yerini sessizlik ve yakınlığın yerini belirsizlik alabilir. Bazen ilişki açık bir ayrılıkla sonlanırken bazen de insanlar birbirlerinden uzaklaştıklarını fark ettikleri hâlde ilişkiyi sürdürmeye devam ederler. Bu süreçte kişi yalnızca karşısındaki insanla kurduğu bağı değil, o ilişki içerisinde kendisini nasıl hissettiğini ve birlikte kurmayı düşündüğü geleceği de kaybedebilir. Üstelik karşısındaki kişi hâlâ hayatındayken yaşanan bu değişimi kabullenmek ve ardından yas tutmak daha da güçleşebilir. Çünkü ortada kesin bir veda yoktur; ancak eskiden var olan yakınlık da artık aynı şekilde devam etmemektedir.
Aile ilişkilerinde yaşanan kayıplar ise çoğu zaman daha farklı ve karmaşık bir biçimde ortaya çıkar. Aile, bireyin ilk ilişkilerini kurduğu, görülmeyi, anlaşılmayı ve ait olmayı deneyimlediği temel alanlardan biridir. Bu nedenle aile üyeleriyle kurulan bağlarda yaşanan duygusal uzaklık, yalnızca mevcut ilişkinin niteliğini değil, kişinin geçmişten bugüne taşıdığı beklentilerini de etkileyebilir. Bazen birey, ailesiyle fiziksel olarak bir arada olduğu hâlde duygusal olarak yalnız hissedebilir; düşüncelerinin dinlenmediği, ihtiyaçlarının fark edilmediği veya duygularının karşılık bulmadığı bir ilişki içerisinde kalabilir. Bu durum her zaman açık bir çatışmayla ortaya çıkmaz. Kimi zaman yıllar boyunca dile getirilmeyen beklentiler, karşılanmayan ihtiyaçlar ve alışılmış sessizlikler üzerinden varlığını sürdürür. Kişi böyle bir ilişkide yalnızca beklediği yakınlığı değil, bir gün kurulabileceğine inandığı ilişkiyi de kaybedebilir. Üstelik aile bağlarının toplumsal ve duygusal anlamı, bu kaybı dile getirmeyi ve onunla arasına mesafe koymayı daha da zorlaştırabilir.
Farklı biçimlerde ortaya çıksalar da bu ilişkilerde ortak olan nokta, kaybın her zaman bir insanın hayatımızdan tamamen çıkmasıyla gerçekleşmemesidir. Bazen karşımızdaki kişi hâlâ oradadır; ancak onunla kurduğumuz bağ, kendimizi o ilişkinin içinde hissetme biçimimiz veya o ilişkiden beklediklerimiz artık eskisi gibi değildir. Pauline Boss’un (1999) belirsiz kayıp (ambiguous loss) yaklaşımı, özellikle fiziksel olarak varlığını sürdüren ancak psikolojik veya duygusal olarak erişilemeyen kişilerle kurulan ilişkilerde yaşanan bu belirsizliği anlamlandırmak açısından önemli bir çerçeve sunar. Böyle durumlarda ilişkinin tam olarak sona ermemiş olması, kişinin yaşadığı kaybı kabul etmesini ve yeni koşullara uyum sağlamasını güçleştirebilir. Çünkü ne tamamen devam eden ne de bütünüyle sona ermiş bir ilişkinin içinde olmak, kişiyi çoğu zaman belirsiz bir bekleyişte bırakır.
Peki, kişi böyle bir kayıpla nasıl baş edebilir? Öncelikle yaşadığı kaybın başkaları tarafından ne kadar anlamlı bulunduğundan bağımsız olarak, kendi hayatındaki karşılığını kabul etmesi önemlidir. Doka’nın yaklaşımından hareketle, kişinin yasını ifade edebilmesi için toplumsal kabulün ve sosyal desteğin önemli olduğunu söyleyebiliriz. Yaşanan ilişkiyi önemsizleştirmeden, ortaya çıkan duyguları bastırmadan ve kişinin kendisini neden hâlâ üzgün hissettiğini sorgulamadan bu sürece alan açmak gerekir. Bazen yaşananları güven duyulan biriyle paylaşmak, bazen ilişkinin kişide bıraktıklarını yazıya dökmek, bazen de artık değişen ilişkiyle ilgili sınırları yeniden belirlemek bu sürece yardımcı olabilir. Ancak yasla baş etmek, her zaman geçmişi unutmak veya o kişiyle kurulan bağı tamamen ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Önemli olan, ilişkinin hayatımızdaki yerini kabul ederken artık karşılık bulmayan beklentilerle yaşamaya devam etmemeyi öğrenebilmektir. Kişi, geçmişte kendisi için anlamlı olan bir bağı korurken bugünkü ihtiyaçlarını ve yaşamını da yeniden düzenleyebilir.
Belki de ilişkilerde görünmeyen yasın en zor yanı, kaybın kendisinden çok, bu kaybı yaşamak için kendimize ve çevremize bir gerekçe sunmak zorunda hissetmemizdir. Oysa bir ilişkinin hayatımızdaki anlamı, yalnızca ne kadar sürdüğüyle veya nasıl sona erdiğiyle ölçülemez. Bazen bir insanı değil, onunla birlikte olduğumuz kişiyi; bazen yaşadığımız ilişkiyi değil, o ilişkide gerçekleşmesini beklediğimiz ihtimalleri özleriz. Her kaybın bir vedası olmayabilir. Ancak adı konulamayan, başkaları tarafından görülmeyen veya yeterince anlaşılmayan kayıplar da kişinin yaşamında gerçek bir yer tutar. Bu nedenle belki de ilk adım, yaşadığımız kaybı başkalarının ölçütleriyle değerlendirmek yerine, bizim için ne ifade ettiğini kabul edebilmektir.
Kaynakça
- Boss, P. (1999). Ambiguous loss: Learning to live with unresolved grief. Harvard University Press.
- Doka, K. J. (Ed.). (1989). Disenfranchised grief: Recognizing hidden sorrow. Lexington Books.


