Büyüdükçe hayatın daha ciddi olması gerektiğini ne zaman öğrendik?
Çocukken kaldırım taşlarının yalnızca kaldırım taşı olmadığı zamanları düşünün. Bazen çizgilere basmadan yürümemiz gereken bir oyun alanıydı; bazen eve giderken bulduğumuz ilginç bir taş, cebimizde taşıdığımız küçük bir hazineye dönüşürdü. Yağmur yalnızca kötü hava değildi; yeni şemsiyemizi kullanmak için bir bahaneydi. Sevdiğimiz bir şarkıyı defalarca dinlemek içinse özel bir sebebe ihtiyacımız yoktu.
Sonra büyüdük.
Takvimler, sorumluluklar, faturalar, yetişmesi gereken işler ve cevaplanmayı bekleyen mesajlar hayatımızda giderek daha fazla yer kaplamaya başladı. Belki bunlarla birlikte hayatı deneyimleme biçimimiz de biraz daha ciddi hale geldi. Günler yapılacaklar listelerine, boş zamanlarımız ise bir sonraki sorumluluğa hazırlanmak için kullandığımız aralıklara dönüşebiliyor.
Hatta bazen keyif aldığımız şeyleri bile bir amaca bağlamaya başladık: Yürüyüş yapıyoruz sağlıklı olmak için, kitap okuyoruz kendimizi geliştirmek için, dinleniyoruz ertesi gün daha verimli olabilmek için. Bir hobiye başladığımızda bile onda iyi olmamız gerektiğini düşünebiliyoruz.
Peki bir şeyi yalnızca hoşumuza gittiği için yapmaya ne oldu?
Son zamanlarda sosyal medyada sıkça karşımıza çıkan “be more whimsical” fikri, tam da burada küçük ama düşündürücü bir soru soruyor:
Hayat gerçekten her zaman bu kadar ciddi olmak zorunda mı?
Biraz Daha Whimsical Olmak
“Whimsical” kelimesinin bütün anlamını karşılayan tek bir Türkçe sözcük bulmak kolay değil. Kelime; oyunbazlığı, hayal gücünü, merakı, sıra dışılığı ve biraz da beklenmedik olanı aynı anda çağrıştırıyor.
Whimsical yaşamak ise hayatı baştan aşağı değiştirmekten çok, sıradan olanla kurduğumuz ilişkiye biraz daha merak ve oyun katmak olarak düşünülebilir.
Her zaman kullandığınız yol yerine başka bir sokaktan eve dönmek, kendinize yalnızca hoşunuza gittiği için çiçek almak, kahvenizi çocukluğunuzu hatırlatan bir kupada içmek, sevdiğiniz şarkı çaldığında birkaç dakika dans etmek ya da hiçbir işlevi olmadığı halde masanızda sizi gülümseten küçük bir obje bulundurmak…
Bunların hiçbiri hayatımızdaki problemleri çözmez.
Fakat belki de mesele zaten problemleri çözmeleri değildir.
Whimsical fikrini psikolojik açıdan ilginç kılan şey, günlük hayatın içerisinde giderek daha az yer verdiğimiz bazı deneyimlerle kesişmesidir: oyun, merak, yaratıcılık ve olumlu anların farkına varabilmek.
Yetişkinliğin İçinde Oyuna Yer Açmak
Oyun çoğu zaman çocuklukla özdeşleştirilirken yetişkinlik; üretkenlik, sorumluluk ve ciddiyet üzerinden tanımlanır. Oysa psikoloji literatüründe playfulness, yani oyunsallık, yalnızca çocuklara özgü bir özellik olarak ele alınmaz.
Yetişkinlerde oyunsallık, kişinin gündelik durumları daha eğlenceli, ilginç veya zihinsel olarak uyarıcı biçimde deneyimleyebilme eğilimini de içerir. Araştırmalar yetişkinlerde oyun ve oyunsallığın olumlu duygulanım, yaşam doyumu, yaratıcılık ve stresle başa çıkma gibi çeşitli psikolojik değişkenlerle ilişkili olabileceğini göstermektedir. Yetişkinlere yönelik psikolojik müdahaleleri inceleyen çalışmalar da oyunsallığın ruh sağlığı açısından potansiyel bir kaynak olabileceğine işaret etmekle birlikte, bu alanda daha güçlü araştırmalara ihtiyaç olduğunu vurgulamaktadır.
Bu açıdan bakıldığında whimsical olmak, çocukluğa geri dönmeye çalışmak değildir. Daha çok, yetişkinliğin içinde çocuklukta çok doğal olan bir kapasiteyi tamamen kaybetmemeye benzer:
Bir şeyi sonucundan bağımsız olarak eğlenceli bulabilmek.
Belki mesele daha az yetişkin olmak değil, yetişkinliğin içerisinde oyuna da biraz yer bırakabilmektir.
Küçük Anların Psikolojisi
Mutluluğu düşündüğümüzde aklımıza çoğunlukla hayatımızdaki büyük olaylar gelir: istediğimiz işe girmek, mezun olmak, yeni bir eve taşınmak, bir ilişkiye başlamak ya da uzun zamandır peşinden gittiğimiz bir hedefe ulaşmak…
Oysa iyi oluş yalnızca hayatımızın büyük dönüm noktalarında ortaya çıkmaz. Gündelik hayatın içinde yaşadığımız küçük olumlu deneyimler de bu tablonun bir parçasıdır.
Barbara Fredrickson’ın Genişletme ve İnşa Etme Kuramı (Broaden-and-Build Theory), neşe, ilgi ve hoşnutluk gibi olumlu duyguların yalnızca o anda iyi hissettiren deneyimler olmadığını öne sürer. Bu duyguların düşünce ve davranış repertuvarımızı geçici olarak genişletebileceğini ve zaman içinde çeşitli psikolojik, sosyal ve bilişsel kaynakların gelişmesine katkıda bulunabileceğini belirtir.
Neşe oyun oynama isteğini, ilgi keşfetme eğilimini, merak ise alışılmış olanın dışına çıkmayı beraberinde getirebilir.
Elbette sabah yolda gördüğümüz komik bir köpek, beklenmedik anda çalan sevdiğimiz bir şarkı ya da kendimize aldığımız renkli bir kalem ruh sağlığımız için mucizevi çözümler değildir. Ancak bu küçük deneyimlerin yarattığı olumlu duyguları tamamen önemsiz görmek de gündelik hayatın önemli bir bölümünü gözden kaçırmak anlamına gelebilir.
Çünkü hayatımızdaki büyük mutlulukların sayısı sınırlı olabilir. Küçük iyi anlarla ise neredeyse her gün karşılaşabiliriz.
Asıl soru belki de şudur:
Onları fark ediyor muyuz?
Bir Anın İçinden Hemen Geçmemek
Bu soru bizi whimsical yaşamın psikolojiyle kesiştiği başka bir kavrama götürüyor: savoring.
Savoring, olumlu bir deneyimin farkına varmak, ona dikkatimizi yöneltmek ve yarattığı olumlu duyguyu yaşayabilmek olarak düşünülebilir.
Çünkü bazen güzel şeyler yaşamadığımız için değil, onların içerisinden çok hızlı geçtiğimiz için onları yeterince deneyimleyemiyoruz.
Kahvemizi içerken telefonumuza bakıyoruz. Gün batımını fark ettiğimiz anda fotoğrafını çekip birkaç saniye sonra başka bir uygulamaya geçiyoruz. Sevdiğimiz şarkı çalarken ertesi gün yapacaklarımızı düşünüyoruz.
An gerçekleşiyor ama zihnimiz çoktan bir sonrakine geçmiş oluyor.
Savoring üzerine yapılan çalışmalar, olumlu deneyimlere dikkatimizi yöneltme ve bu deneyimlerden doğan olumlu duyguları sürdürme biçimlerimizin psikolojik iyi oluşla ilişkili olduğunu göstermektedir.
Whimsical yaklaşımın burada önerdiği şey oldukça basit olabilir:
Sıradan bir anı biraz daha fark edilir hale getirmek.
Kahvenizi sevdiğiniz bir fincanda içmek kahvenin tadını değiştirmeyebilir. Ama belki o kahveyi içerken orada bulunma biçiminizi değiştirir.
Sıradan Olanı Biraz Daha “Bizim” Yapmak
Whimsical yaşamak yalnızca var olan güzellikleri fark etmekle değil, gündelik hayatın içine küçük yaratıcılık alanları açmakla da ilgilidir.
Yaratıcılık denildiğinde çoğumuzun aklına ressamlar, müzisyenler veya yazarlar gelir. Oysa psikoloji literatüründe gündelik yaratıcılık da ele alınmaktadır.
Yeni bir tarif denemek, odanın düzenini değiştirmek, bir arkadaşımıza eğlenceli bir hediye hazırlamak, kıyafetlerimizi alışılmışın dışında kombinlemek ya da sıradan bir probleme kendimize özgü bir çözüm üretmek de yaratıcı davranışlar olabilir.
Yaratıcılık ve iyi oluş arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalar, iki değişken arasında küçük fakat anlamlı bir pozitif ilişkiye işaret etmektedir. Özellikle günlük yaratıcı faaliyetlere aktif olarak katılmanın olumlu duygularla ilişkili olduğu görülmektedir.
2024 yılında yayımlanan bir deneyim örnekleme çalışmasında da gündelik yaratıcı faaliyetlerin daha yüksek olumlu ve daha düşük olumsuz duygulanımla ilişkili olduğu; bu ilişkinin özerklik, yeterlik ve ilişkilenme gibi temel psikolojik ihtiyaçlarla bağlantılı olabileceği bulunmuştur.
Belki de bu nedenle çevremizdeki şeyleri yalnızca işlevsel hale getirmek yerine biraz daha bize ait hale getirmek hoşumuza gider.
Bir çalışma masasının yalnızca çalışılan bir yer olmaması, bir kıyafetin yalnızca giyinme ihtiyacını karşılamaması ya da eve dönüş yolunun yalnızca A noktasından B noktasına ulaşmaktan ibaret olmaması gibi…
Whimsical bakış, sıradan olanı olağanüstü ilan etmekten çok, sıradan olanın içinde kişisel bir anlam ve küçük bir keyif alanı yaratabilmekle ilgili olabilir.
Peki Her Şeyi Güzelleştirmeye mi Çalışıyoruz?
Tam da bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Whimsical yaşamak, hayatın zor taraflarını görmezden gelmek anlamına gelmemeli.
Kaygıyı renkli bir kupa çözmez. Yasın üzerine sim dökmek onu ortadan kaldırmaz. Depresyon, travma veya ciddi psikolojik güçlükler “hayatın küçük güzelliklerine bak” denilerek tedavi edilemez.
Üstelik kişiyi zorlayıcı duygular karşısında sürekli olumlu düşünmeye teşvik etmek, bir noktadan sonra yaşadığı deneyimi geçersizleştirmeye dönüşebilir.
Dolayısıyla whimsical olmak, “Her şey güzel.” demek değildir.
Belki daha gerçekçi olan şudur:
“Her şey güzel değil. Ama güzel olan şeyleri de kaçırmak zorunda değilim.”
Çünkü insan aynı gün içerisinde kaygılanabilir ve gülebilir. Bir kaybın yasını tutarken bir şarkıdan keyif alabilir. Gelecek konusunda belirsizlik yaşarken eve dönerken gökyüzünün rengini fark edebilir.
Olumlu duyguların varlığı, zorlayıcı duyguları geçersiz kılmaz. Zorlayıcı duyguların varlığı da hayatın geri kalanındaki bütün olumlu deneyimleri askıya almamızı gerektirmez.
İnsan deneyimi ikisine de yer verebilecek kadar geniştir.
Yetişkinliğin Ciddiyetine Küçük Bir İtiraz
Belki whimsical yaşamak hayatımızı değiştirecek büyük bir reçete değildir.
Zaten olmak zorunda da değil.
Belki yalnızca büyürken arka planda bıraktığımız bazı küçük şeyleri yeniden hatırlamanın bir yoludur: merakı, oyunu, hayal kurmayı, biraz saçmalamayı ve bir şeyden yalnızca hoşumuza gittiği için keyif almayı…
Çocukken bunların hiçbirini “iyi oluşumuzu artırmak” için yapmıyorduk.
Belki de tam olarak bu yüzden güzellerdi.
Yetişkinlikte ise hayatımızın büyük bir kısmını sonuçlara göre düzenliyoruz. Daha üretken, daha başarılı, daha sağlıklı veya daha iyi olmak için sürekli bir şeyler yapıyoruz. Whimsical yaklaşım belki de bütün bunların arasına küçücük bir alan açıyor:
Her şeyin bir çıktısı olmak zorunda olmadığı bir alan.
Bazen farklı bir sokaktan eve dönmek.
Çocukken sevdiğimiz bir çizgi filmi yeniden izlemek.
Masamıza hiçbir işe yaramayan ama bizi gülümseten bir obje koymak.
Yağmur başladığında birkaç saniyeliğine acele etmemek.
Bunların hiçbiri hayatımızdaki büyük sorunları ortadan kaldırmayacak.
Ama belki ruh sağlığı da yalnızca sorunlarımızın olmadığı bir hayat yaratmaya çalışmaktan ibaret değildir. Bazen iyi oluş; hayatın zor taraflarıyla başa çıkabilme kapasitemizi geliştirirken merak etme, oynama, yaratma ve keyif alma kapasitemizi de koruyabilmekle ilgilidir.
Çünkü büyümek, dünyanın büyüsünü tamamen kaybetmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Belki yetişkinliğin bütün ciddiyeti içerisinde kendimize zaman zaman sorabileceğimiz daha küçük bir soru vardır:
Bugün, yalnızca hoşuma gittiği için ne yapabilirim?
Kaynakça
- Acar, S., Tadik, H., Myers, D., Van der Sman, C., & Uysal, R. (2021). Creativity and well-being: A meta-analysis. The Journal of Creative Behavior, 55(3), 738–751.
- Bryant, F. B. (2021). Current progress and future directions for theory and research on savoring. Frontiers in Psychology, 12, 771698.
- Fredrickson, B. L. (2001). The role of positive emotions in positive psychology: The broaden-and-build theory of positive emotions. American Psychologist, 56(3), 218–226.
- Putney, H., Silver, S., Silvia, P. J., Christensen, A. P., & Cotter, K. N. (2024). Why does creativity foster well-being? Autonomy, competence, and relatedness during everyday creative activities. Journal of Research in Personality, 113, 104552.
- Shen, X., Chick, G., & Pitas, N. A. (2024). The playful mediator, moderator, or outcome? An integrative review of the roles of play and playfulness in adult-centered psychological interventions for mental health. The Journal of Positive Psychology, 19, 1037–1050.

