Hiçbir Şey Hissetmiyorum: Kendime Ne Zaman Yabancılaştım?
İnsanın kendine yabancılaştığını anlaması bazen büyük bir acıyla değil, hiçbir şey hissetmediğini fark ettiği o sessiz anla başlar. Güzel bir haber alırsınız, içinizden sevinmek gelir ama o sevinç bir türlü gelmez. Çok sevdiğiniz bir şarkıyı dinlersiniz, eskiden içinize dokunan sözler bu kez size yalnızca birkaç dakika eşlik eder. Bir arkadaşınızla saatlerce konuşur, hatta kahkahalar atarsınız; eve döndüğünüzde ise içinizde garip bir boşluk bulursunuz. Üzücü bir şey yaşanır, ağlamanız gerekir gibi gelir ama gözlerinizden tek bir damla yaş düşmez. Sonra bir noktada durup kendinize sorarsınız: 'Ben ne zaman böyle oldum?' Belki de insanı en çok korkutan şey üzülmek değildir; artık neye üzüldüğünü, neye sevindiğini, neyi gerçekten istediğini bilememektir.
Üstelik bu değişim her zaman bir anda gerçekleşmez. Bazen insan, kendisinden bir şeylerin eksildiğini fark etmeden aylar geçirir. Önce bir davete gitmek istemez, sonra eskiden keyifle yaptığı şeyleri erteler. Bir zamanlar heyecanla beklediği günler sıradanlaşır, kurduğu hayaller eskisi kadar canlı gelmez. Başlangıçta bunu yorgunluğa, yoğunluğa ya da hayatın olağan akışına bağlar. Herkesin zaman zaman böyle dönemlerden geçtiğini düşünerek kendisini avutmaya çalışır. Fakat zaman geçtikçe bir şeylerin değiştiğini inkâr etmek zorlaşır. Çünkü mesele artık yalnızca keyifsiz bir gün geçirmek değildir; insanın kendi hayatına karşı duyduğu ilginin de yavaş yavaş azalmasıdır. Hayat devam eder, günler birbirini takip eder ama kişi kendisini yaşadıklarının içinde eskisi kadar bulamaz.
“Artık hiçbir şeyi eskisi kadar önemsemiyorum.” Bu cümle çoğu zaman umursamazlıktan değil, uzun süren bir yorgunluktan doğar. Her şeyi düşünmek, herkesi anlamaya çalışmak, kırıldığında susmak ve güçlü görünmek zamanla insanın iç dünyasını sessizleştirebilir. Günlük hayat devam ederken kişi kendi ihtiyaçlarını sürekli erteleyebilir. Başkalarının üzüntülerine yetişir, onların sorunlarını dinler, herkese destek olmaya çalışır ama sıra kendisine geldiğinde ne söyleyeceğini bilemez. Çünkü kendi duygularıyla ilgilenmeyi hep daha sonraya bırakmıştır. Bazen bir şeyleri yoluna koymak için o kadar çok çabalar ki nasıl hissettiğini düşünmeye bile vakit bulamaz. Ta ki bir gün, daha önce severek yaptığı şeylerin artık ona aynı hissi vermediğini fark edene kadar. Bir yere gitmek istemez, insanlarla konuşmak yorucu gelir, güzel bir haber karşısında beklediği sevinci yaşayamaz. Dışarıdan bakıldığında her şey yolundadır; içerideyse tarif etmekte zorlandığı bir boşluk vardır. Tam o noktada insan kendisinden şüphe etmeye başlar: “Bende bir sorun mu var?”
Aslında zihnin kendini koruma biçimleri her zaman fark edilebilir değildir. Yoğun stres, kayıp, hayal kırıklığı, tükenmişlik veya uzun süre bastırılan duygular, kişinin olaylara verdiği tepkileri değiştirebilir. Eskiden önem verdiği şeyler sıradanlaşabilir; heyecan, merak ve keyif daha uzakta hissedilebilir. Bu durum kişiyi duygusuz yapmaz. Duygusal hissizlik, farklı psikolojik süreçlerle ilişkili olabilir ve her insanda aynı nedenle ortaya çıkmaz. Bazen uzun süren stresin, bazen depresif belirtilerin, bazen de kişinin yaşadığı zorlayıcı olayların ardından görülebilir. Bu nedenle hissizliği tek bir nedene bağlamak ya da kişinin kendisine hemen bir tanı koyması doğru değildir. Ancak bu deneyimin farkına varmak, kişinin kendisinde neler olup bittiğini anlaması için önemli bir başlangıç olabilir.
Duygusal yorgunluğun en zor yanlarından biri, insanın kendisini başkalarına anlatmakta zorlanmasıdır. Çünkü ortada gösterebileceği belirgin bir yara yoktur. Birisi neden üzgün olduğunu sorduğunda anlatacak net bir olay bulamayabilir. Hayatında her şey yolunda görünüyordur; işi, okulu, ailesi, arkadaşları… Yine de içinde bir eksiklik hisseder. Çevresinden gelen “Bir şeyin yok ki”, “Kafanı dağıt, geçer” ya da “Biraz daha olumlu düşün” gibi sözler, iyi niyetle söylense bile kişinin kendisini daha da anlaşılmamış hissetmesine neden olabilir. Oysa bir insanın zorlanması için hayatında mutlaka dışarıdan görülebilen büyük bir sorun yaşanması gerekmez. Bazen biriken küçük hayal kırıklıkları, sürekli ertelenen ihtiyaçlar ve uzun süre dile getirilmeyen duygular da insanın iç dünyasında derin izler bırakabilir.
Bir de insanın kendisini başkalarıyla karşılaştırdığı anlar vardır. Sosyal medyada herkes bir yerlere yetişiyor, bir şeyler başarıyor, seviyor, seviliyor ve mutlu görünüyor. Başkalarının hayatına bakarken kendi içindeki sessizliği daha belirgin hissedebiliyor insan. “Herkes bir şeylerden keyif alırken ben neden alamıyorum?”, “Neden eskisi gibi heyecanlanamıyorum?”, “Bunca şeyim varken neden mutlu değilim?” diye düşünüyor. Böylece ilk başta anlamlandıramadığı hissizliğin yanına bir de suçluluk ekleniyor. Kendisine sahip oldukları üzerinden bakıp hissettiklerini sorgulamaya başlıyor. Oysa sahip olduklarımızla nasıl hissettiğimiz her zaman aynı şey değildir. Hayatımızda güzel şeylerin bulunması, her an mutlu olabileceğimiz anlamına gelmez. Minnettar olmakla üzgün olmak, sevdiklerimize değer vermekle yorulmak, iyi bir hayat sürmekle zorlanmak bir arada var olabilir. İnsan kendi duygularını geçerli sayabilmek için önce acısını başkalarınınkiyle yarıştırmaktan vazgeçmelidir.
Böyle dönemlerde ilk refleksimiz kendimizi düzeltmeye çalışmak oluyor. Daha çok insanla görüşmek, daha fazla meşgul olmak, sürekli bir şeyler yapmak ve bir an önce eski hâlimize dönmek istiyoruz. Boş kaldığımızda içimizdeki sessizliği daha fazla duyacağımızdan korkup kendimize dinlenecek alan bile bırakmıyoruz. Telefonu elimize alıyor, videolar izliyor, bir sonraki işi planlıyor, zihnimizi başka şeylerle dolduruyoruz. Bir süreliğine rahatlasak da kendimizden uzaklaşmamıza neden olan şeyi anlamak için yine fırsat bulamıyoruz. Oysa her boşluğu doldurmak zorunda değiliz. Bazen durmak, yaşadıklarımızın bizde bıraktığı izi fark edebilmek için gereklidir. Bu, saatlerce geçmişi düşünmek ya da her duygunun altında mutlaka bir neden aramak anlamına gelmez. Yalnızca kendimize, nasıl olduğumuzu gerçekten anlayabileceğimiz kadar zaman tanımaktır.
Oysa kendimize biraz daha dürüst davranmak daha anlamlı olabilir. “Neden böyleyim?” sorusunun yanında “Son zamanlarda neler yaşadım?” sorusuna da yer açmak gerekir. Çünkü cevabın kaynağı bazen uzun zamandır ertelenen bir kırgınlıkta, tamamlanmamış bir vedada, dile getirilmeyen bir öfkede ya da farkına varmadan biriktirdiğimiz yorgunlukta saklı olabilir. Belki bir ilişkinin bitişini kabullenmek için kendimize yeterince zaman vermedik. Belki bir kaybın ardından çevremizdeki herkes hayatına devam ettiği için bizim de hemen toparlanmamız gerektiğini düşündük. Belki de yıllardır birilerinin beklentilerini karşılamaya çalışırken kendi isteklerimizi duyamaz hâle geldik. Bunların hiçbiri herkeste aynı sonucu doğurmaz; fakat yaşadıklarımızla kurduğumuz ilişkiyi anlamak, bugünkü duygularımıza daha şefkatli yaklaşmamıza yardımcı olabilir.
İnsanın kendisine sorabileceği en önemli sorulardan biri şudur: Ben gerçekten hiçbir şey hissetmiyor muyum, yoksa hissettiklerimi anlamlandırmakta mı zorlanıyorum? Çünkü bu ikisi aynı şey değildir. Kimi zaman birden fazla duygu iç içe geçer ve kişi hangisini yaşadığını ayırt edemez. Üzüntünün yanında öfke, özlemin yanında kırgınlık, rahatlamanın yanında suçluluk bulunabilir. Özellikle birbiriyle çelişen duygular yaşadığımızda iç dünyamız karmaşıklaşabilir. Ne hissettiğimizi çözemediğimizde de her şeyi tek bir kelimeyle açıklamaya çalışırız: boşluk. Oysa bu boşluk olarak adlandırdığımız deneyimin içinde henüz fark edemediğimiz pek çok duygu bulunabilir. Kendimize hemen cevap vermek zorunda olmadığımızı kabul etmek, bu duyguları ayırt etmek için bize alan açar.
Bu nedenle kendimize “Ne hissetmeliyim?” diye sormak yerine “Şu anda gerçekten ne hissediyorum?” demek daha kıymetli olabilir. Her güzel haberde heyecanlanmak, her kayıpta ağlamak, herkesin hissettiği şeyi aynı yoğunlukta yaşamak zorunda değiliz. Duyguların geliş sırası ve süresi kişiden kişiye değişir. Kendimizi sürekli belirli bir duyguya ulaşmaya zorlamak, yaşadığımız deneyimi anlamayı güçleştirebilir. Üzgünsek hemen mutlu olmaya, yorulduysak hemen toparlanmaya, bir kayıp yaşadıysak bir an önce kabullenmeye çalışmak zorunda değiliz. Kendimize karşı dürüst olmak, her zaman iyi hissetmediğimizi de kabul edebilmek demektir. Çünkü insanın kendisini anlaması, duygularını değiştirmeye çalışmasından önce onları fark etmesiyle başlar.
Peki insan kendisiyle yeniden nasıl bağ kurabilir? Bunun tek bir cevabı ya da herkes için geçerli bir yolu yoktur. Kimi zaman güvendiğimiz biriyle içten bir konuşma yapmak, kimi zaman bir süredir ihmal ettiğimiz ihtiyaçlarımızı fark etmek iyi bir başlangıç olabilir. Gün içinde bizi neyin yorduğuna, hangi ortamlarda kendimizi daha rahat hissettiğimize, nelerden uzaklaşmaya başladığımıza dikkat edebiliriz. Uzun zamandır ertelediğimiz bir dinlenme ihtiyacını ciddiye almak, kendimizi başkalarının beklentilerine göre değerlendirmeyi azaltmak ve her günümüzü verimli geçirmek zorunda olmadığımızı hatırlamak da önemlidir. Bunlar bütün sorunları bir anda çözmez. Ancak kendimizle aramızdaki mesafeyi fark etmemize ve ihtiyaçlarımızı daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.
Bazen küçük şeylerden yeniden keyif almaya başladığımızı fark ederiz. Uzun zamandır dinlemediğimiz bir şarkı beklenmedik bir anda içimize dokunur. Bir arkadaşımızla yaptığımız konuşma, günün geri kalanını daha hafif geçirmemizi sağlar. Dışarıda yürürken gökyüzüne bakar, bir anlığına da olsa çevremizde olup bitenlerle daha fazla ilgilendiğimizi hissederiz. Bu anlar, her şeyin düzeldiğini kanıtlamak zorunda değildir. Onları büyük bir değişimin işareti olarak görmek yerine, kendimizle ve çevremizle kurduğumuz ilişkinin küçük parçaları olarak değerlendirebiliriz. Hayatın yeniden anlamlı gelmesi her zaman büyük bir mutlulukla başlamaz; bazen sıradan bir anın içinde kendimizi biraz daha mevcut hissetmekle başlar.
Bununla birlikte, duygusal hissizliği yalnızca geçici bir yorgunluk olarak değerlendirmemek gerekir. Hiçbir şeyden keyif alamama, sürekli isteksizlik, insanlardan uzaklaşma, uyku veya iştah değişiklikleri ve günlük sorumlulukları yerine getirmekte zorlanma gibi durumlar uzun süre devam ediyorsa bir ruh sağlığı uzmanından destek almak önemlidir. Çünkü bu deneyim, depresyon gibi profesyonel değerlendirme gerektiren durumlarla da ilişkili olabilir. Kendimizi anlamaya çalışmak, her şeyi tek başımıza çözmemiz gerektiği anlamına gelmez. Bazen yaşadıklarımızı bir uzman eşliğinde değerlendirmek, duygularımızı tanımamıza ve ihtiyaçlarımızı fark etmemize yardımcı olur. Yardım istemek, kendi gücümüzün yetmediği bir noktada başarısız olduğumuzu değil, kendimize gereken önemi verdiğimizi gösterir.
İyileşmek de her zaman eski hâlimize dönmek anlamına gelmez. İnsan yaşadıklarından sonra değişir; önemli olan değişmediğini kanıtlamaya çalışmak değil, yeni hâlini tanımaktır. Geçmişte bizi mutlu eden her şeyin bugün de aynı etkiyi yaratmasını bekleyemeyiz. Bazı isteklerimiz değişir, bazı ilişkiler hayatımızdaki yerini kaybeder, bazı hayallerimiz anlamını yitirirken yenileri ortaya çıkar. Kendimizi yalnızca geçmişteki hâlimizle ölçtüğümüzde bugünkü ihtiyaçlarımızı gözden kaçırabiliriz. Belki artık aynı insan değilizdir; belki de ilk kez kendimizden ne beklediğimizi, neye ihtiyaç duyduğumuzu ve neleri artık taşımak istemediğimizi anlamaya çalışıyoruzdur. Kendimize yeniden yaklaşmak, geçmişteki kişiye dönüşmek değil, bugün olduğumuz kişiyi tanımaya cesaret etmektir.
Belki bugün siz de “Hiçbir şey hissetmiyorum.” diyorsunuz. Kendinize hemen bir isim koymayın. Soğuk, ilgisiz ya da duygusuz olduğunuzu düşünmeyin. Yaşadığınız şeyi anlamak için kendinize zaman tanıyın; fakat bu sessizliğin içinde kaybolduğunuzu hissediyorsanız destek istemekten de çekinmeyin. Her şeyi hemen çözmek zorunda değilsiniz. Bazen yalnızca kendinize karşı dürüst olmak, ne zamandır iyi olmadığınızı kabul etmek ve bunu güvendiğiniz biriyle paylaşmak bile önemli bir başlangıçtır.
Belki de uzun zamandır başkalarına yetişmeye çalışırken kendinize ne kadar uzak düştüğünüzü fark etmediniz. Herkesin ihtiyacını anlamaya çalışırken kendi ihtiyaçlarınızı ertelediniz. Güçlü görünmek uğruna kırıldığınızı sakladınız, hayat devam etsin diye bazı şeyleri içinizde tamamlamadan geride bırakmaya çalıştınız. Şimdi durup kendinize bakma zamanı gelmiş olabilir. İçinizdeki sessizliği hemen ortadan kaldırmak zorunda değilsiniz; önce onu anlamaya çalışabilirsiniz. Çünkü kendimize gösterdiğimiz özen, yalnızca mutlu olduğumuz günlerde değil, ne hissettiğimizi bilemediğimiz zamanlarda da önemlidir.
Çünkü insanın kendisine yabancılaştığı o sessiz an, bazen kendisine yeniden yaklaşmasının da başlangıcıdır. Belki de mesele, eskisi gibi hissetmeye çalışmak değil; bunca zamandır kendimizden esirgediğimiz ilgiyi yeniden kendimize gösterebilmektir.



