Beyaz Atım Çalındı, Hükümsüzdür
Modern dünyada kadınlar artık sadece anne veya eş kimliğiyle değil, değişen dünyanın doğal ve haklı bir sonucu olarak toplumda aktif rol oynuyor. Bu dönüşüm, erkekleri de yeniden konumlanmaya zorladı.
Güç ve güvence çok eskiden yeterliydi. Sonra maddiyat geldi, ardından saygınlık. Artık fiziksel görünüm, duygusal zeka, sosyal statü, karizma, entelektüellik ve psikolojik dayanıklılık gibi daha karmaşık özellikler de gerekli. Bu da birçok erkeği kendi doğasıyla ve arzularıyla çelişir gibi görünen bir baskının içine itiyor. Ancak bu aslında sadece “toplumsal dayatılışlarla” çelişiyor. Çünkü doğasında zaten “değerlere sahip olma”, değer yaratma, ismini ve neslini ileriye taşıma arzusu var. Ancak günümüzde bu arzu biraz kayboldu. Yerini dopamin çukurunda boğulma arzusu aldı.
Diğer yandan, dijitalleşmenin de etkisiyle flört ve partner seçimi algoritmikleşti. Eski zamanların aksine günümüzde bir kadının erkeklerle temas kurması ya da bir erkeğin onunla iletişime geçmesi için fiziksel olarak aynı mahallede, aynı okulda ya da aynı iş yerinde olması gerekmiyor. Artık herkes herkesin radarında ve herkes potansiyel bir "görülme" ve "seçilme" nesnesine dönüşmüş durumda. Ancak bir yandan da sanal dünya kadınlara çok fazla seçenek sunarken, erkeklerin büyük kısmı görünmez hâle geldi. Çünkü pareto kuralı burada da geçerli.
Bu durum artan baskılar nedeniyle çoğu erkek için sadece yüzeysel bir gösteriş olmaktan öteye gidemedi. Kendini aynı zamanda duygusal güç ve entelektüel olarak da geliştirmeye odaklanmak, yani zor olanı seçmek yerine, modern masalların da etkisiyle “mış gibi davranan” bir sürü sahte Prens.
Bu illüzyon, kısa vadeli ilişkilerin artmasına, uzun vadeli bağların zayıflamasına ve güven sorunlarının derinleşmesine yol açıyor. İnsanlar kendini “tamamlamaktan” çok, birbirini “optimize etmeye” çalışıyor. Partner seçiminde sosyal medya imajı, görünen statü ve yaşam tarzı gibi faktörler ön plana çıkıyor. Bu da ilişkileri bir tür sözleşmeye, pazarlık oyununa ve performans gösterisine dönüştürüyor.
Sonuç olarak, modern dünyada ilişkiler bir yandan bireysel özgürlüklerle beslenirken, diğer yandan yönsüzlük, belirsizlik ve doyumsuzlukla karşı karşıya. Kadınlar daha fazla seçeneğe sahip oldukları hâlde, daha az mutlu olduklarını ifade ediyor. Erkekler ise eski rol tanımlarının geçersizleştiği bir dünyada, nerede durmaları ve kendilerini nasıl geliştirmeleri gerektiğini bilmedikleri için ya pasifleşiyor, ya tepkiyle geri çekiliyor, ya da kontrol edemediği testosteronu kadına ve topluma yansıtıyor.
Kelebek Camı ve Prens
Asalet unvanları babadan oğula geçer. Ama asaletin kendisi geçmiyor. Ne masallardaki prens ne de beyaz at gerçek hayatta yok. Çünkü erkekler beyaz atı gerektiğinde sürecekleri yerde, beyaz araba önünde poz verme yarışına giriyorlar. Sürekli bir göstermelik yarış hali. Kendi hayatlarına odaklanıp kendilerini geliştirmektense büyük büyük aforizmalar patlatıp “mış gibi” yapıyorlar. Değer geliştirmeyi bırakıp yanlışlara hayır demeyi unutarak sürekli onay ve ilgi arıyorlar. Yani prensler tahtını değil, onayını arıyor. Dayatılan şey başkaları tarafından onaylanmaya ve sevilmeye ihtiyaçları olduğu.
İnsan aslında zayıf doğmuyor, giderek zayıflatılıyor. Hakim düzenin devamlılığı buna bağlı. Seçme kabiliyetini kaybetmiş, hayır diyemeyen insanlar. İnsanın en zayıf yeri de bu onaylanma ihtiyacı. Eskiden hırsızlar arabaları çalmak için en zayıf yeri olan “kelebek camı”ndan girerdi. Sistem ise insanları en zayıf yerinden ele alıyor.
"Doğru insanı bulursan, her şey kusursuz olur. Benim sana öğrettiğim gibi davranırsan doğru insanı bulursun. Bunun için senin bu kozmetikleri tüketmen, senin de şehirden bir ev alman lazım."
Romantiğin sonuna komedi kelimesini ekleyip Disney masallarıyla uyutulmuş olabilir miyiz? Filmde sıradan ama sevimli bir erkek, karizmatik bir rakibine rağmen, filmin sonunda "kalbi temiz olduğu için" en güzel kızı kazanır. Prenses, kurbağayı öper ve o kurbağa yakışıklı bir prens olurdu. Bu hikâyelerin ortak özelliği, kadınlara sevilecek erkeklerin sadece nezaket timsali ve duygusal olması gerektiğini fısıldaması; erkeklere de kadınlara ulaşmak için sadece duygu dolu birer centilmen olmalarını öğretmesidir. Ama hem gerçek doğa böyle işlemiyor, hem de bunlar belli ölçülerde zaten olması gereken özellikler olmasına rağmen tek gereklilik gibi algılanmaya başlıyor.
Ne İşimde Yarayacak Kurbağanın Sindirim Sistemi?
Ancak doğa, bu öğretileri pek ciddiye almaz. Çünkü doğa, arzularla ve seçimlerle işler. Ve kadınların arzusu, duygusal ve edilgen erkeklerden yana değil. İronik bir şekilde, kadınların büyük kısmı hâlâ içten içe baskın figürlere çekiliyor. Kadın gerektiğinde hayır diyebilen, güvenilir, güçlü bir eş ararken; erkek, kendini değerli hissettiren, huzur veren bir hayat arıyor. Fakat günümüz kültürü, kadınlara "Erkeğe ihtiyacın yok" diyerek onları yalnızlıkla baş başa bırakırken; erkeklere de "fazla uğraşma, gelişim çok zahmetli, işin kolayına kaç" mesajı veriyor ve kendi doğalarından uzaklaştırıyor.
Kadın-Erkek çekiminin düşüşü, insanlık için de büyük bir tehlike. Çoğu kadına aslında girmek istemedikleri bir rekabet mücadelesi dayatılırken, erkeklere de "mücadeleyi bırak" deniyor. Sonuç: hem kadın hem erkek mutsuz. Hem aile kurumları zayıf, hem bireyler yorgun. Ve sonuç olarak kolay yönlendirilebilir kitleler.
Bu durum, hem kadınları istemedikleri mücadelelere zorlar, hem de erkekleri mücadele ruhundan uzaklaştırır. Erkek, mücadele etmediği zaman içsel tatmini bulamaz. İçsel tatmini bulamayan erkek onay arayışına girer. Sürekli onay arayışındaki erkek çok fazla yumuşar ve artık zaten çekici değildir.
Kadın, erkeğin çoğu mücadelesini yüklenmek zorunda kaldığında ise erkeğe göre daha bunalmış hisseder. Sertleşir, agresifleşir. Sonuç olarak her iki cins de doğal dinamiklerinden kopar ve huzursuzlaşır. Erkek bir kurbağa bile alanını savunmak, yırtıcıları uzaklaştırmak ve üreyerek neslini devam ettirmek için yaşar. Bunun için mücadele etmek zorundadır, Prensesin öptüğü ve kurtardığı bir kurbağayı prensesin kendisi bile istemez, o da eninde sonunda bunu sindiremez. Belki de bu yüzden kurbağanın sindirim sistemini öğreniyoruzdur.
Okyanus Olmak
Sonuçta bir kadın ne beyaz atı olan birini arar, ne de sanal dünyada krallığını ilan etmiş gibi görünen birini. Bir erkek için henüz tacını takmamış olsa bile kendi küçük krallığını inşa edebilecek güce sahip olmak daha önemlidir. Çünkü güç geçicidir. Yapabilecek olmak ise kalıcı.
Hiçbir prens aşkı uğruna dağları delmeyecek, çölleri geçmeyecek. Ya kıyametler kopmayacak ya da dünya batmayacak. Başkasının peşinden koşan birinin, başkası için bu zorluklara göğüs germesi zaten mümkün değil. Ancak kendisinin peşinden koşan biri bunu yapabilir. İnsan önce kendini inşa etmeli, kendi kabını büyütmeli. İnsanın merakları, hedefleri, dostlukları, üretimleri, tutkuları, değerleri ve hayalleri olmalıdır.
Acının büyüklüğü herkes için aynıdır. Zehir herkese zehirdir. Herkes sevdiği birini kaybeder, terk edilir, işten kovulur. Oysa koca bir kaşık zehrin sizi öldürüp öldürmeyeceği onu içine koyduğunuz kabın boyutuna göre değişir. Bir kaşık zehri bir bardak çorbaya koymanız ile bir kazan çorbaya koymanız arasında devasa bir fark var. Bu yüzden bardak olmamak gerekiyor belki de... Kazan olmak, göl olmak, hatta okyanus olmak…
Birisi hayatının merkezine işini, başka birini ya da başkasının onayını koyduğunda; bu unsurlardan biri sarsıldığında tüm dengesi ve kimliği çöker. “Birinin hayatı” olmaya çalışırken kendi hayatını yaşamayı unutur. Sevdiği kişi tarafından terk edildiğinde, işini kaybettiğinde veya çevresi tarafından dışlandığında büyük bir kimlik krizi yaşar.
İşte bu noktada gerçekliği tokat gibi yüzünde hisseder: "Ben kimim ve neden buradayım?"
Bana da olduğu için biliyorum. “Sen önüne bak, umursama, daha iyi bir iş bulursun, kaçan kovalanır” gibi klişe bir nokta değil gelmek istediğim. Kaçmaya da gerek yok, koşmaya da. Ne ata ihtiyaç var ne arabaya. Bazen sadece yürümek gerekir. Yaşadıklarını cebine koyup kalkıp yürümek. Kendi yolunda, kendi patikanda. Başkasının hayatında figüran değil, kendi hayatının başrolünde.
Bir bardak suda sürdürülebilir bir yaşam kurulamaz. Bir bardak su, belki bir canlının kısa süreliğine hayatta kalmasına yeter ama bir ekosistem oluşturamaz. Oysa okyanus, içinde milyonlarca farklı yaşam formunu barındıran devasa bir yaşam ağıdır. Birinin varlığı diğerinin yaşamını mümkün kılar. Doğru ekosistemde nasıl bir canlılık oluştuğuna inanamazsınız.
Meksikalı yerliler uzun bir yolculuğa çıktıklarında zaman zaman durup beklerlermiş. Çünkü bedenleri çok ilerlemiş olsa da ruhlarının geride kalmış olabileceğine inanırlarmış. Belki de insanın büyümesi ve gelişmesi de biraz böyledir. Her zaman daha hızlı koşarak değil, bazen durarak, yaşadıklarını içine sindirerek ve kendine yetişerek ilerler.
Bırakın gitmek isteyen atları gitsinler. Sizin doğanızda koşmak olsaydı 4 ayaklı olurdunuz.
Kaynakça
- Onur Yılmaz - Sözleşmeli Prens "İlişkilerde Feminen ve Maskülen Denge"



