Giriş: Kendimizi Ne Kadar Tanıyoruz?
''Kendime dair anlattığım hikâyenin ne kadarı bana, ne kadarı başkalarına ait?''
Bu soru, ilk bakışta felsefi bir düşünce deneyi gibi görünebilir. Ancak kendimizi nasıl tanımladığımızı, hangi özelliklerimizi değişmez kabul ettiğimizi ve başkalarının değerlendirmelerinden ne ölçüde etkilendiğimizi sorguladığımızda psikolojinin temel meselelerinden birine dönüşür.
Kendimizi anlatmamız istendiğinde çoğunlukla mesleğimizden, aile içindeki konumumuzdan, başarılarımızdan veya kişilik özelliklerimizden söz ederiz. Öğretmen, ebeveyn, yönetici, arkadaş, sorumluluk sahibi ya da içine kapanık biri olduğumuzu söyleriz. Bu tanımlar hayatımızı anlamlandırmamıza yardımcı olur. Fakat zamanla tanımların kendisi, kim olduğumuza ilişkin algımızı sınırlandırabilir.
Luigi Pirandello’nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi romanı, tam da bu sınırın nerede başladığını sorgular: Kendimiz hakkında bildiklerimizle başkalarının bizde gördükleri birbirinden farklıysa, kimliğimizin gerçek sahibi kimdir?
Bir Benlik, Birden Fazla Görünüm
Romanın başkarakteri Vitangelo Moscarda, sıradan bir gözlemle kendisi hakkında bildiklerinin sandığı kadar kesin olmadığını fark eder. Başkalarının onu kendisinin gördüğünden farklı algıladığını anladığında, benlik algısı sarsılmaya başlar. Bu fark ediş, basit bir dış görünüş meselesinden çıkarak kimliğin doğasına ilişkin bir sorgulamaya dönüşür.
Psikolojide benlik kavramı, kişinin kendisi hakkında sahip olduğu algıları, inançları ve değerlendirmeleri kapsar. Ancak bu algı boşlukta oluşmaz. Sosyal ilişkilerimiz, geçmiş deneyimlerimiz ve çevremizden aldığımız geri bildirimler, kendimizi nasıl gördüğümüzü etkiler.
Markus ve Wurf’un (1987) benlik üzerine çalışmaları, benlik bilgisinin sabit ve tek parça bir yapıdan ibaret olmadığını; kişinin içinde bulunduğu bağlama göre farklı yönlerinin öne çıkabildiğini ortaya koyan araştırmalar arasındadır. Örneğin iş yerinde kararlı ve kontrollü davranan biri, yakın ilişkilerinde daha hassas ve çekingen olabilir. Bir ortamda liderlik üstlenen kişi, başka bir ortamda başkasının rehberliğine ihtiyaç duyabilir.
Bu farklılıklar mutlaka ikiyüzlülük ya da tutarsızlık anlamına gelmez. İnsan davranışı bağlamdan etkilenir. Asıl soru, farklı ortamlarda farklı yönlerimizin ortaya çıkması değil; bu yönlerden yalnızca birini kendimizin tamamı olarak kabul edip etmediğimizdir.
Başkalarının Bakışı Ne Zaman Kimliğimize Dönüşür?
Kendimizi tanımayı öğrenirken başkalarının değerlendirmelerinden yararlanırız. Çocuklukta bize söylenen “akıllı”, “yaramaz”, “uslu” veya “başarılı” gibi ifadeler, kendimiz hakkında geliştirdiğimiz anlatının parçalarına dönüşebilir. Yetişkinlikte de benzer süreçler devam eder.
Cooley’nin (1902) ayna benlik yaklaşımı, kişinin kendisini başkalarının gözünden nasıl göründüğünün etkisiyle değerlendirebileceğini öne sürer. Başkalarının bizi nasıl algıladığını düşündüğümüz, öz değerlendirmemizin bir parçası haline gelebilir.
Bu durum her zaman olumsuz değildir. Sosyal geri bildirim, kendimizde fark etmediğimiz özellikleri görmemizi sağlayabilir. Ancak başkalarının beklentileri, kendi ihtiyaçlarımızı ve değerlerimizi tanımamızın önüne geçtiğinde sorun ortaya çıkar. Kişi zamanla ne istediğinden çok, kendisinden ne beklendiğine odaklanabilir.
Örneğin ailesinin gözünde her zaman güçlü olmak zorunda hisseden biri yardım istemekte zorlanabilir. Başarısıyla tanınan biri başarısızlık ihtimalini kendi değerine yönelik bir tehdit gibi yaşayabilir. Burada toplumsal rolün kendisi değil, rolün kişinin bütün kimliğini belirlemesi sınırlayıcıdır.
Etiketler Bizi Tanımlar mı, Sınırlar mı?
Ellen Langer’ın (1989) farkındalık yaklaşımı, alışılmış kategorilerin ve otomatik değerlendirmelerin dikkatimizi daraltabileceğini anlamak için önemli bir çerçeve sunar. Bir kişiyi belirli bir özellikle tanımladığımızda, onun diğer yönlerini gözden kaçırabiliriz. Aynı durum kendimize yönelik değerlendirmelerimizde de geçerlidir.
“Ben içine kapanık biriyim”, “Ben risk alamam” veya “Ben hep böyle davranırım” gibi ifadeler, geçmiş deneyimlerimizi açıklıyor gibi görünürken gelecekteki olasılıkları da daraltabilir. Oysa bir özelliğimizin geçmişte sık görülmesi, her koşulda aynı şekilde davranacağımız anlamına gelmez.
Burada amaç bütün tanımları reddetmek ya da hiçbir kimliğe sahip olmamak değildir. Kimlikler, yaşamımıza süreklilik ve anlam kazandırır. Önemli olan, kendimize ilişkin tanımları değişmez gerçekler yerine deneyimlerimizle yeniden değerlendirebileceğimiz açıklamalar olarak görebilmektir.
Sonuç: Kendimizi Bulmak mı, Kendimizi Yeniden Düşünmek mi?
Biri, Hiçbiri, Binlercesi, okuru tek ve değişmez bir benliğin varlığını sorgulamaya davet eder. Belki de romanın asıl gücü, bütün rollerimizden arındırıldığımızda karşımıza çıkacak kusursuz bir “gerçek ben” vaat etmemesindedir.
Kendimizi tanımak, yalnızca içimizde saklı bir özü keşfetmekten ibaret olmayabilir. Hangi koşullarda nasıl davrandığımızı, hangi tanımlara tutunduğumuzu ve kendimiz hakkında hangi varsayımları sorgulamadan kabul ettiğimizi fark etmek de bu sürecin parçasıdır.
Belki Halil Bey’in sorusuna verilecek en anlamlı yanıt, bütün rollerimizi bir kenara bırakıp tek bir isim bulmak değildir. Belki de kendimizi yalnızca mesleğimiz, başarılarımız, geçmişimiz veya başkalarının hakkımızdaki düşünceleriyle sınırlamamayı öğrenmektir.
Çünkü insan kendisini tanıdığını düşündüğü anda bile yeni bir deneyimle değişebilir. Bazen kendimize yaklaşmanın ilk adımı, “Ben kimim?” sorusuna hemen cevap vermek değil, yıllardır verdiğimiz cevabı yeniden gözden geçirmeye cesaret etmektir.
Kaynakça
- Cooley, C. H. (1902). Human nature and the social order. Charles Scribner's Sons.
- Langer, E. J. (1989). Mindfulness. Addison-Wesley.
- Markus, H., & Wurf, E. (1987). The dynamic self-concept: A social psychological perspective. Annual Review of Psychology, 38, 299–337. https://doi.org/10.1146/annurev.ps.38.020187.001503
- Pirandello, L. (1926). Uno, nessuno e centomila. Bemporad. (Türkçe baskının yayın bilgileri kullanılan çeviriye göre eklenmelidir.)

