Çocuğun Gözyaşları Karşısında Ebeveynlik: Şefkat mi, Sınır Kaybı mı?
Bir çocuğun ağlamasına dayanabilmek, ebeveynliğin en az konuşulan psikolojik becerilerinden biridir. Bir çocuk istediği oyuncak alınmadığında ağlamaya başladığında evin içindeki dengeler bazen birkaç saniye içerisinde değişir. Az önce kararlı olan ebeveyn tereddüt etmeye başlar, koyduğu sınırı geri çekmeyi düşünür. Diğer ebeveyn ise çocuğun üzülmesine dayanamayarak devreye girer ve alınan kararı değiştirebilir. Böylece çocuğun gözyaşları, yalnızca bir duygunun dışavurumu olmaktan çıkar; aile içerisindeki kararları, ebeveynler arasındaki ilişkiyi ve sınırların niteliğini belirleyen bir etkene dönüşür.
Özellikle 2–6 yaş arasındaki erken çocukluk döneminde ağlamak, bağırmak ve hayal kırıklığı karşısında yoğun tepkiler vermek gelişimin doğal bir parçasıdır. Bu dönemde çocuk, özerkliğini ortaya koymaya çalışırken duygularını düzenleme, dürtülerini kontrol etme ve isteklerini erteleme becerilerini geliştirmektedir. Dolayısıyla istediği gerçekleşmediğinde yaşadığı duygusal yoğunluk, her zaman ebeveynin yanlış bir tutum sergilediği anlamına gelmez.
Öfke nöbetleri özellikle 2–3 yaş döneminde belirginleşebilir. Dil gelişimi, bilişsel olgunlaşma ve duygu düzenleme becerilerinin ilerlemesiyle birlikte zaman içerisinde azalma eğilimi gösterir. Ancak bu gelişim her çocukta aynı hızda gerçekleşmez. Burada önemli olan, çocuğun ağlamasını bir davranış problemi olarak değerlendirmek yerine gelişimsel ihtiyaçları ve ebeveynin bu ihtiyaçlar karşısındaki tutumunu birlikte ele alabilmektir. Çünkü çocuğun üzülmesini engellemek ile onun duygusal gelişimini desteklemek aynı şey değildir.
Çocuğun ağlaması mı, ebeveynin tahammülsüzlüğü mü?
Çocuğun ağlaması ebeveyn için yalnızca işitsel bir uyaran değildir. Bazen suçluluk, yetersizlik, başarısızlık ve kötü ebeveyn olma korkusunu harekete geçirir. Özellikle çocuğunun mutsuzluğunu kendi ebeveynlik performansının bir göstergesi olarak değerlendiren yetişkinler için ağlama, tolere edilmesi güç bir deneyime dönüşebilir. Bu durumun gelişimsel açıdan önemli bir karşılığı vardır. Çocuğun duygu düzenleme becerileri başlangıçta büyük ölçüde bakım verenin desteğiyle gelişir. Gelişimin erken dönemlerinde çocuk, yoğun duygularını tek başına düzenleyebilecek bilişsel ve nörolojik olgunluğa henüz sahip değildir. Yetişkinin sakinliği, duyguyu tanıması ve çocuğa eşlik etmesi zaman içerisinde çocuğun kendi düzenleme becerilerini geliştirmesine katkıda bulunur. Bu süreç literatürde eş düzenleme (co-regulation) olarak ele alınır. Çocuk başlangıçta yetişkinin yardımıyla sakinleşirken yaş ilerledikçe duygularını tanıma, ifade etme ve düzenleme konusunda daha bağımsız hale gelir. Özellikle 4–6 yaş arasında bu becerilerde belirgin gelişmeler görülse de öz düzenleme henüz tamamlanmış değildir. Bu bağlamda ebeveynin kendi duygusal tepkilerini düzenleyememesi bu gelişimsel süreci zorlaştırabilir. Çocuğun ağlaması karşısında suçluluk hisseden ebeveyn, çocuğun duygusuna eşlik etmek yerine kendi rahatsızlığını ortadan kaldırmaya yönelebilir. Sınırın kaldırılması, çocuğun ihtiyacından çok ebeveynin kaygısını yatıştıran bir davranış haline gelebilir.
Ebeveynlerin çocukların duygularına verdikleri tepkiler, duyguları adlandırmaları ve duygusal deneyimlere rehberlik etmeleri, duygu sosyalleştirme sürecinin önemli bileşenleridir. Bu nedenle ebeveynin görevi çocuğun bütün olumsuz duygularını ortadan kaldırmak değil, bu duyguları güvenli bir ilişki içerisinde deneyimlemesine yardımcı olmaktır.
Tam da burada mesele yalnızca ebeveynin çocukla kurduğu ilişki olmaktan çıkar. Ebeveynlerin birbirlerinin tutumlarına nasıl karşılık verdikleri de çocuğun duygusal gelişiminin bir parçası haline gelir.
Bir ebeveyn hayır derken diğeri neden evet der?
Aile içerisinde sık karşılaşılan örüntülerden biri, ebeveynlerden birinin sınır koyan, diğerinin ise bu sınırı esneten konumda yer almasıdır. Bir ebeveyn hayır derken diğeri çocuğun üzülmesine dayanamayarak evet diyebilir. Bir ebeveyn kuralları uygulamaya çalışırken diğeri çocuğun gönlünü almayı tercih edebilir.
İlk bakışta bu durum, ebeveynlerden birinin daha anlayışlı, diğerinin ise daha otoriter olması gibi yorumlanabilir. Hatta sınır koyan ebeveyn zamanla katı, sınırı kaldıran ebeveyn ise daha sevgi dolu olarak algılanabilir. Oysa mesele çoğu zaman ebeveynlerin sevgi düzeyinden değil, çocuğun duygusal tepkileri karşısındaki farklı baş etme biçimlerinden kaynaklanır.
Çocuğun ağlaması bir ebeveynde suçluluk yaratırken diğerinde kararlılığı artırabilir. Bir ebeveyn sınırı koruyarak çocuğun hayal kırıklığına eşlik etmeye çalışırken diğeri bu hayal kırıklığını ortadan kaldırmayı tercih edebilir. Böylece ebeveynlerin kendi duygusal tepkileri, ortak ebeveynlik tutumunun önüne geçer.
Bu farklılık sürekli tekrarlandığında ise aile içerisinde iyi polis-kötü polis dinamiği oluşabilir. Çocuk, bir ebeveynden alamadığı yanıtı diğerinden almaya başlayabilir. Ebeveynlerden biri çocuğun gözünde kuralların temsilcisi, diğeri ise kuralların aşılabileceği kişi haline gelebilir.
Minuchin'in yapısal aile yaklaşımı açısından değerlendirildiğinde burada önemli olan, ebeveyn alt sisteminin sınırlarının korunmasıdır. Ebeveynlerin farklı düşünmeleri doğaldır; ancak bu farklılıkların çocuk üzerinden yürütülmesi, çocuğun ebeveynler arasındaki ilişkiye dahil olmasına ve aile içindeki sınırların belirsizleşmesine yol açabilir.
Bu noktada ortak ebeveynlik (coparenting) kavramı önem kazanır. Ortak ebeveynlik, anne ve babanın yalnızca çocukla ayrı ayrı kurdukları ilişkileri değil, birbirlerinin ebeveynlik rollerini nasıl desteklediklerini de kapsar. Teubert ve Pinquart'ın 2010 yılında yayımlanan meta-analizinde ebeveynler arasındaki iş birliği, anlaşmazlık ve çocuğun ebeveyn çatışmasına dahil edilmesi gibi değişkenlerin çocukların psikolojik uyumuyla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Böylece başlangıçta yalnızca bir oyuncak, ekran süresi ya da uyku saati üzerinden yaşanan anlaşmazlık, zamanla aile içerisindeki ilişkisel dengeleri etkileyen bir örüntüye dönüşebilir.
Peki çocuk bu ilişkiden ne öğrenir?
Çocuklar ebeveynlerinin söylediklerinden olduğu kadar, davranışları arasındaki ilişkiden de öğrenirler. Bir ebeveynin koyduğu sınır diğer ebeveyn tarafından sürekli kaldırılıyorsa çocuk, sınırların ortak bir aile düzeninin parçası olmadığını deneyimleyebilir. Özellikle 2–3 yaş döneminde çocuk, neden-sonuç ilişkilerini ve kendi davranışlarının çevresindeki kişiler üzerindeki etkilerini deneyimleyerek öğrenir. Ancak bu öğrenme bilinçli bir manipülasyon olarak değerlendirilmemelidir. Çocuk, gelişimsel kapasitesi ölçüsünde çevresindeki ilişkisel örüntülere uyum sağlar. 3–4 yaş döneminde dil ve sosyal biliş becerileri geliştikçe çocuk, isteklerini daha fazla sözcükle ifade edebilir, kuralları anlamaya başlayabilir ve yetişkinlerin tepkilerini daha iyi öngörebilir. Buna rağmen yoğun duygular karşısında yetişkin desteğine ihtiyaç duymaya devam eder. 4–6 yaş arasında ise bekleme, dürtü kontrolü, kurallara uyum ve duyguları sözel olarak ifade etme becerileri giderek güçlenir. Ancak bu gelişim doğrusal değildir. Çocuğun yorgunluğu, açlığı, mizacı ve bulunduğu ortam, duygusal tepkilerinin yoğunluğunu etkileyebilir.
Bu nedenle gelişimsel olarak henüz tam anlamıyla kazanılmamış öz düzenleme becerilerini çocuktan beklemek ne kadar gerçekçi değilse, her ağlama karşısında sınırları ortadan kaldırmak da çocuğun bu becerileri geliştirmesini destekleyen bir yaklaşım değildir.
Tutarsız ebeveyn tutumları özellikle şu alanlarda güçlük yaratabilir: Duygusal tolerans: Çocuğun hayal kırıklığı ve bekleme gibi duygularla karşılaşma ve bunlarla baş etme fırsatları azalabilir. Oysa duygusal dayanıklılık, her olumsuz duygunun ortadan kaldırılmasıyla değil, o duygunun güvenli bir ilişki içerisinde yaşanabilmesiyle gelişir. Öngörülebilirlik ve güven: Kuralların ebeveynlerin ruh haline, çatışmalarına veya çocuğun tepkisinin yoğunluğuna göre değişmesi, aile ortamının öngörülebilirliğini zayıflatabilir. Çocuk için güven, her isteğinin karşılanması değil, karşılanmadığında da ilişkinin devam edeceğini bilmektir. İlişkisel güvenlik: Ebeveynler arasındaki anlaşmazlıkların bir parçası haline gelen çocuk, zamanla taraf seçmek veya bir ebeveynle yakınlığını diğerine karşı kullanmak gibi ilişkisel roller üstlenebilir. Bu ise çocuğun taşıması gerekmeyen bir yükü beraberinde getirir.
Elbette her farklı ebeveyn tutumu çocuğa zarar vermez. Önemli olan farklılıkların nasıl yönetildiği ve ebeveynlerin birbirlerinin ebeveynlik konumunu ne ölçüde koruyabildiğidir.
Şefkat, sınırların ortadan kaldırılması değildir
Peki, bütün bunlar çocuğun ağladığı her durumda sınırın korunması gerektiği anlamına mı gelir? Elbette hayır. Bazen çocuğun tepkisi, ebeveynin koyduğu sınırı yeniden değerlendirmesini gerektirebilir. Önemli olan kararın ağlamayı susturmak amacıyla değil, çocuğun gerçek ihtiyacı değerlendirilerek verilmesidir.
Şefkatli ebeveynlik, çocuğun her isteğini yerine getirmek anlamına gelmez. Çocuğun duygusuna alan açmakla davranışına sınır koymak aynı anda mümkündür.
Örneğin 2–6 yaş dönemindeki bir çocuk oyuncağı alınmadığı için ağladığında ebeveyn, onun hayal kırıklığını kabul edebilir; ancak bu, oyuncağı satın almak zorunda olduğu anlamına gelmez. “İstediğin oyuncağı alamadığımız için üzüldüğünü anlıyorum. Ama bugün bunu almayacağız.” Bu yaklaşımda çocuk hem duygusunun kabul edildiğini hem de sınırın değişmediğini deneyimler. Ebeveyn, çocuğun duygusunu reddetmeden kendi kararının sorumluluğunu üstlenir.
Burada çocuğun yaşına uygun bir eş düzenleme desteği de önemlidir. Özellikle küçük yaşlarda uzun açıklamalar yapmak veya yoğun duygunun ortasında çocuktan mantıklı düşünmesini beklemek yerine sakin bir ses tonu, kısa ve anlaşılır ifadeler, gerektiğinde fiziksel yakınlık ve güven veren bir tutum tercih edilmelidir. Çocuk sakinleştikçe duygusu üzerine konuşmak ve alternatif davranışlar geliştirmesine yardımcı olmak mümkün hale gelir.
Ebeveynler arasındaki tutarlılık da bu yaklaşımın tamamlayıcı parçasıdır. Farklı görüşleri olan ebeveynlerin bunları kendi aralarında konuşabilmesi, çocuklarının önünde birbirlerini geçersizleştirmemesi gerekir. Bir ebeveynin kararına katılmamak, o kararı çocuğun önünde etkisizleştirmeyi gerektirmez.
Belki de asıl mesele çocuğun ağlaması değil, bizim ağlamaya yüklediğimiz anlamdır
Ebeveynlik, çocuğun bütün olumsuz duygularını ortadan kaldırma çabası değildir. Özellikle erken çocukluk döneminde çocukların hayal kırıklığı yaşamaları, isteklerinin ertelenmesi ve sınırlarla karşılaşmaları gelişimsel deneyimlerinin doğal parçalarıdır. Ancak bu deneyimlerin nasıl yaşandığı önemlidir. Çocuğun duygusunu küçümseyen, onu susturmaya çalışan veya ağladığı için sevgisini geri çeken bir ebeveyn tutumu kadar, her olumsuz duyguyu ortadan kaldırmak için sınırlarını sürekli değiştiren tutum da çocuğun gelişimini desteklemekte yetersiz kalabilir.
Bazen iyi ebeveyn olmanın en zor tarafı, çocuğumuzun bize kızmasına, bizimle aynı fikirde olmamasına ve istediğini elde edemediğinde üzülmesine rağmen onunla kurduğumuz ilişkinin güvenli kalmasını sağlayabilmektir. Çünkü çocuk, yalnızca istediği olduğunda değil, istediği olmadığında da sevildiğini ve kabul edildiğini deneyimlemelidir.
Belki de ebeveynlerin kendilerine sorması gereken asıl soru şudur: Çocuğumun ağlamasını mı durdurmaya çalışıyorum, yoksa onun gelişimsel kapasitesine uygun biçimde hayal kırıklığıyla baş edebilmesine eşlik mi ediyorum?
Bu iki yaklaşım arasındaki fark, yalnızca bir ebeveynlik tercihi değildir. Çocuğun duygularıyla, sınırlarla ve ilişkilerle kuracağı gelecekteki bağın da önemli bir parçasıdır. Çünkü çocukların ihtiyacı, hiç ağlamadıkları bir çocukluk değil; ağladıklarında da sınırların, ilişkinin ve sevginin güvenilir kaldığı bir aile ortamıdır.
Kaynakça
- 1. Kopp, C. B. (1982). Antecedents of self-regulation: A developmental perspective. *Developmental Psychology, 18*(2), 199–214. https://doi.org/10.1037/0012-1649.18.2.199
- 2. Teubert, D., & Pinquart, M. (2010). The association between coparenting and child adjustment: A meta-analysis. *Parenting: Science and Practice, 10*(4), 286–307. https://doi.org/10.1080/15295192.2010.492040
- 3. England-Mason, G., & Gonzalez, A. (2020). Intervening to shape children's emotion regulation: A review of emotion socialization parenting programs for young children. *Emotion, 20*(1), 98–104. https://doi.org/10.1037/emo0000638
- 4. Holodynski, M. (2013). The internalization theory of emotions: A cultural historical approach to the development of emotions. *Mind, Culture, and Activity.*
- 5. Minuchin, S. (1974). *Families and Family Therapy.* Harvard University Press.



