İnsan bazen hayatında yeni bir sayfa açtığında, önceki sayfalarda öğrendiklerinin kendisine eşlik edeceğini düşünür. Edindiği deneyimler, verdiği emek ve kazandığı beceriler yerli yerindedir. Ancak yeni bir döneme geçildiğinde, bütün bu birikimin beklenen sonuçları hemen vermediği görülebilir. İşte tam o noktada insan, yalnızca değişen koşullara değil, kendisi hakkındaki düşüncelerine de uyum sağlamaya çalışır.
Yaklaşık beş ay önce yeni bir şehre taşındım. Mesleki bilgim, eğitimim ve deneyimim benimle birlikteydi. Ancak daha önce kurduğum mesleki çevre, ilişkiler ve danışan ağı artık aynı koşullarda değildi. Yeni bağlantılar kurmam, kendimi yeniden tanıtmam ve bulunduğum çevrenin dinamiklerini anlamam gerekiyordu.
Bunun zaman alabileceğini biliyordum. Yine de bilmekle yaşamak arasında bir fark vardı. Bir yandan yeni bir düzen kurmaya çalışırken diğer yandan kendimi, mesleki hayatımın daha önceki dönemleriyle karşılaştırdığımı fark ettim. Geçmişte belirli bir mesleki çevreye sahip olmak ve danışanlara ulaşma konusunda yol kat etmiş olmak, bugün de aynı noktadan devam edebileceğim anlamına gelmiyordu. Fakat zihnim, zaman zaman bu farkı kabul etmekte zorlanıyordu.
Başka meslektaşlarımın çalışmalarını gördüğümde aklımdan benzer sorular geçiyordu: Ben neden istediğim yerde değilim? Daha fazla ne yapmalıyım? Acaba eksik bıraktığım bir şey mi var?
Bu soruların arkasında yalnızca mesleki hedeflerim yoktu. Yıllar içinde edindiğim birikimin beni bugün bulunduğum noktadan daha ileride bir yere taşımış olması gerektiğine ilişkin bir beklenti de vardı. Yüksek lisansını tamamlamış, mesleğinde yıllar geçirmiş birinin artık daha düzenli bir çalışma hayatına sahip olması gerektiğini düşünüyordum. Bu beklentiyi bana doğrudan ifade eden birileri olmasa bile, başkalarının benden ne bekliyor olabileceğini düşünmek kendi üzerimde hissettiğim baskıyı artırabiliyordu.
Bir noktada kendimi yalnızca bulunduğum yerle değil, olmam gerektiğini düşündüğüm kişiyle de karşılaştırdığımı fark ettim.
Başkalarının ilerleyişi, bizim ölçütümüz olduğunda
Sosyal karşılaştırma, kendimizi ve sahip olduğumuz özellikleri başkalarıyla kıyaslayarak değerlendirme eğilimimizi ifade eder. Festinger’in (1954) sosyal karşılaştırma kuramı, insanların kendi görüş ve yeteneklerini değerlendirmelerinde başkalarının önemli bir referans olabileceğini ortaya koyar.
Mesleki yaşamda da başkalarının ilerleyişini gözlemlemek, hedeflerimizi belirlememize ve gelişim alanlarımızı fark etmemize yardımcı olabilir. Ancak bu karşılaştırma, farklı koşullarda ilerleyen hayatları aynı ölçütle değerlendirmeye başladığımızda zorlayıcı hâle gelebilir.
Meslektaşlarımın çalışmalarını gördüğümde bazen onların bugün ulaştıkları noktaya odaklanıp kendi bulunduğum yeri sorguladığımı fark ediyorum. Oysa bir başkasının mesleki yolculuğunun hangi aşamalardan geçtiğini, hangi koşullara sahip olduğunu ya da ne tür güçlüklerle karşılaştığını bütünüyle bilmiyorum. Yine de görünür olan sonuçları, kendi hayatımın henüz devam eden süreciyle karşılaştırabiliyorum.
Böylece “Ben de mesleğimde ilerlemek istiyorum” düşüncesi, farkında olmadan “Ben neden onun bulunduğu yerde değilim?” sorusuna dönüşebiliyor.
Buradaki mesele, başkalarıyla karşılaştırma yapmanın bütünüyle yanlış olması değil. Asıl mesele, bu karşılaştırmanın bize yol gösteren bir bilgi olmaktan çıkıp kendimiz hakkında verdiğimiz bir hükme dönüşmesi.
Yeterli olmak ile yeterli hissetmek arasındaki mesafe
Albert Bandura’nın (1997) öz yeterlik kavramı, kişinin belirli bir işi gerçekleştirebilme kapasitesine ilişkin inancını ele alır. Bu inanç, sahip olduğumuz becerilerden ayrı düşünülemez; ancak becerilerimizin varlığı ile onları belirli koşullarda kullanabileceğimize ilişkin değerlendirmemiz de aynı şey değildir.
Yeni bir çevrede mesleki bağlantıların henüz kurulamamış olması, daha önce edinilmiş bilgi ve deneyimin bir anda ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bununla birlikte, alışık olduğumuz koşullar değiştiğinde kendimizi daha fazla sorgulayabiliriz. Önceden belirli bir karşılık aldığımız çabaların yeni ortamda henüz aynı sonucu vermemesi, yeterliliğimiz hakkında kuşku duymamıza neden olabilir.
Benim için de bu dönemin önemli bir yanı, mesleki bilgi ve deneyimimin varlığını bilirken bunların yeni koşullarda henüz beklediğim karşılığı bulmadığını görmekti. Bir düzeni daha önce kurabilmiş olmak, onu farklı bir çevrede aynı hızla kurabileceğimin garantisi değildi. Buna rağmen bazen kendime daha fazla ne yapmam gerektiğini sorarken, içinde bulunduğum koşulların ne kadar değiştiğini ikinci plana atabiliyordum.
Üstelik ekonomik koşullar, çalışma olanakları ve mesleki fırsatlara erişim de bu sürecin bir parçası. Her güçlüğü kişisel çabaya bağlamak, içinde bulunduğumuz koşulların etkisini gözden kaçırmamıza yol açabilir.
Bu nedenle kendimize şu soruyu sormak önemli: Yaşadığım güçlük, gerçekten becerilerimle ilgili bir eksikliğe mi işaret ediyor, yoksa sahip olduğum becerileri ortaya koyabileceğim koşullar henüz oluşmadı mı?
Bu iki olasılık birbirini bütünüyle dışlamaz. Bazen yeni beceriler edinmemiz, yöntemlerimizi değiştirmemiz veya daha fazla çaba göstermemiz gerekir. Ancak gelişim alanlarımızı değerlendirmekle kendimizi bütünüyle yetersiz ilan etmek arasında önemli bir fark vardır.
Her düşünce, kendimiz hakkında bir gerçek midir?
Kabul ve Kararlılık Terapisinin temel süreçlerinden biri olan psikolojik esneklik, kişinin zorlayıcı düşünce ve duygularına rağmen değerleri doğrultusunda hareket edebilmesiyle ilişkilidir (Hayes ve ark. 2006). Bu yaklaşım, olumsuz düşünceleri ortadan kaldırmayı ya da her koşulda olumlu hissetmeyi hedeflemez. Bunun yerine, düşüncelerimizle kurduğumuz ilişkiyi fark etmemize alan açar.
Örneğin, “Bu kadar emek verdim, artık daha ileride olmalıydım” düşüncesi zihnimizden geçebilir. Bu düşünceyi fark etmek, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Henüz ulaşamadığımız bir hedefi önemsemeye devam edebilir, mevcut koşullarımızı değerlendirebilir ve yeni adımlar atabiliriz. Bütün bunları yaparken kendimiz hakkındaki değerlendirmemizi yalnızca bugünkü sonuçlarımıza dayandırmak zorunda değiliz.
Kendi deneyimim üzerine düşündüğümde, benim için önemli olanın kendime soru sormayı bırakmak olmadığını görüyorum. Mesleki gelişimimi değerlendirmeye, yeni yollar aramaya ve eksiklerimi fark etmeye devam edebilirim. Ancak bunu yaparken her gecikmeyi kişisel bir başarısızlık olarak yorumlamam gerekmiyor.
Kendime “Daha fazla ne yapmalıyım?” diye sorduğumda bu sorunun peşinden bir başkasını da getirmeye çalışıyorum: “Şu an içinde bulunduğum koşulları ne kadar hesaba katıyorum?” Bu ikinci soru, hedeflerimden vazgeçmemi sağlamıyor. Yalnızca kendimi değerlendirirken gözden kaçırdığım noktaları da düşünmeme yardımcı oluyor.
Çünkü psikolojik esneklik, güçlükleri önemsizleştirmek değil; onları kendimiz hakkındaki bütün hikâyenin yerine koymamayı da içerir.
Yeniden başlamak, kendimizi yeniden tanımlamak mıdır?
Mesleki yaşamımız, kendimizi tanımlama biçimimizin önemli bir parçası olabilir. Bu nedenle mesleki düzenimizin değişmesi, yalnızca günlük hayatımızı değil, kendimizden beklentilerimizi de etkileyebilir. Alışık olduğumuz sonuçları elde edemediğimizde, geçmişteki birikimimizi bugünkü durumumuzla nasıl bir arada tutacağımızı yeniden düşünmemiz gerekebilir.
Belki de yeniden başlamanın güçlüğü, her şeyi yeniden öğrenmekten çok, kendimizi değerlendirdiğimiz ölçütleri yeni koşullara göre gözden geçirebilmektir.
Bugün kendime yalnızca neden istediğim yerde olmadığımı sormuyorum. Bu sorunun yanında, henüz istediğim yerde değilken kendimle nasıl konuştuğumu da düşünmeye çalışıyorum. Bu, bütün kuşkularımın ortadan kalktığı ya da mesleki hedeflerimden vazgeçtiğim anlamına gelmiyor. Yalnızca ilerlemeyi, kendim hakkında kesin bir hüküm vermenin tek ölçütü olarak görmemeye çalışıyorum.
Belki de yeniden başlamayı öğrenmek, geçmişte edindiğimiz birikimin her yeni koşulda hemen karşılık bulmasını beklemekten vazgeçip onu yeni koşullarda nasıl kullanabileceğimizi keşfetmektir.
Çünkü insan, henüz istediği noktada olmayabilir. Ancak bulunduğu nokta, kim olduğuna ve neler yapabileceğine ilişkin hikâyenin tamamı değildir.
Kaynakça
- Bandura, A. (1997). Self-efficacy: The exercise of control. W. H. Freeman.
- Festinger, L. (1954). A theory of social comparison processes. Human Relations, 7(2), 117–140.
- Hayes, S. C., Luoma, J. B., Bond, F. W., Masuda, A., & Lillis, J. (2006). Acceptance and commitment therapy: Model, processes and outcomes. Behaviour Research and Therapy, 44(1), 1–25.


