MODERN ÇAĞIN İLİŞKİ PARADOKSU
Yalnızlıktan şikâyet eden fakat birini hayatına almaktan çekinen insanların hikâyesi... Bir düşünün… En son ne zaman biriyle gerçekten tanışmaya çalıştınız? Sadece adını, mesleğini ya da nelerden hoşlandığını öğrenmekten söz etmiyorum. Bir insanın düşüncelerini, korkularını, geçmişinden taşıdığı izleri ve bazen kendisinin bile anlamlandıramadığı davranışlarını merak etmekten söz ediyorum. Peki, en son ne zaman birini tanımak için acele etmeden, hemen bir sonuca varmaya çalışmadan, kusurlarını gördüğünüzde zihninizde başka ihtimaller oluşturmadan ona zaman tanıdınız? Belki de asıl sorumuz şu olmalı: Biz gerçekten birini hayatımıza almak mı istiyoruz, yoksa hayatımızdaki boşluğu dolduracak ama düzenimizi hiç değiştirmeyecek birini mi arıyoruz?
Bugün etrafımıza baktığımızda benzer cümleleri duyuyoruz: “Artık düzgün insan kalmadı.”, “Kimse ciddi bir ilişki istemiyor.”, “İnsanlara güvenilmiyor.” Bu cümlelerin arkasında hayal kırıklıkları ve karşılanmamış beklentiler olabilir. Ancak dikkat çekici bir çelişki var: Bu kadar çok insan yakınlık aradığını söylerken, neden yakınlık kurmak giderek daha karmaşık bir hâl alıyor? Herkes anlaşılmak istiyor ama anlamaya ne kadar istekli? Herkes güvenmek istiyor ama güvenin oluşması için gereken zamanı tanıyor mu? Belki de ilişkiler yalnızca zorlaşmadı. Biz ilişkilerden beklediklerimizi artırırken, bu beklentilerin gerektirdiği duygusal sorumluluklarla aramıza mesafe koymaya başladık.
Eskiden insanların tanışma imkânları daha çok içinde bulundukları sosyal çevrelerle sınırlıydı. Bugün birkaç saniyede onlarca insanın fotoğrafına, yaşam tarzına ve ilgi alanlarına ulaşabiliyoruz. Bu, gündelik hayatta yolları kesişmeyecek insanların birbirini tanımasına imkân sağlıyor. Ancak seçeneklerin artması her zaman karar vermeyi kolaylaştırmıyor.
Birini tanımaya başladığımızda zihnimizin bir köşesinde başka ihtimallerin bulunması, mevcut ilişkiye odaklanmayı güçleştirebiliyor. Karşımızdaki insanın sevmediğimiz bir özelliğini fark ettiğimizde bunun üzerine konuşmak yerine başka birinin bu özelliğe sahip olmayacağını düşünebiliyoruz. Böylece insanları tanımaktan çok karşılaştırmaya başlıyoruz. Birinin mizah anlayışı güzel ama iletişimi yeterince güçlü değil. Diğeri ilgili ama yaşam tarzı beklentilerimize uymuyor. Bir başkası güven veriyor ama heyecanımızı artırmıyor. Zihnimizde sürekli aynı ihtimal dolaşıyor: “Acaba daha iyisi var mı?” Elbette uyum aramak yanlış değil. Sağlıklı bir ilişki için değerlerin ve temel ihtiyaçların belirli ölçüde uyuşması önemlidir. Sorun, uyum arayışının kusursuzluk beklentisine dönüşmesiyle başlıyor. Gerçek insanların geçmişleri, korkuları, alışkanlıkları ve bizimkinden farklı ihtiyaçları vardır. Bir insanı seçmek, diğer bütün ihtimallerin daha kötü olduğunu kanıtlamak değildir; bazen onunla kurulabilecek bağın değerini görüp diğer ihtimalleri sürekli değerlendirmekten vazgeçebilmektir.
Yaşadığımız çağ bize sürekli yeni olanı gösteriyor: yeni telefonlar, kıyafetler, mekânlar ve deneyimler. Henüz sahip olduklarımızı yeterince deneyimlemeden bir sonrakine yönelmemiz teşvik ediliyor. Peki, bu alışkanlık ilişkilerimizi de etkiliyor olabilir mi? İnsan ilişkilerini alışveriş davranışına indirgemek doğru olmaz. Ancak hızlı tatmin ve sürekli yenilik arayışı bazı insanların ilişkilere yaklaşımını etkileyebilir. Başlangıçta mesaj beklemek, buluşmaya hazırlanmak, yeni birini keşfetmek heyecan vericidir. Zaman geçtikçe ilişki gündelik hayatın içine yerleşir. Artık yalnızca güzel vakit geçirmek değil, birbirinin zor zamanlarına da eşlik etmek gerekir.
Bazı ilişkilerde kırılma noktası burada ortaya çıkar. Başlangıçtaki heyecanın azalması, ilişkinin değerini kaybettiği şeklinde yorumlanabilir. Oysa romantik heyecanın zaman içinde değişmesi, sevginin mutlaka azaldığı anlamına gelmez. Yakınlık, güven, bağlılık ve duygusal dayanışma geliştikçe ilişkinin niteliği de dönüşebilir. Sürekli aynı yoğunlukta heyecan bekleyen biri için bu dönüşüm bir eksiklik gibi görünebilir. Böylece insan, karşısındaki kişiyi gerçekten tanımaya başladığı noktada ilişkiden uzaklaşabilir. Kendimize sormamız gereken soru şu: Biz bir insanı mı seviyoruz, yoksa o insanın bize yaşattığı duyguyu mu?
Modern yaşamın bize kazandırdığı önemli değerlerden biri bireyselliktir. Kendi kararlarımızı verebilmek, bağımsızlık geliştirmek ve sınırlarımızı koruyabilmek kıymetlidir. Ancak bireysellik ile duygusal mesafe bazen birbirine karıştırılıyor. Bir ilişki istemek ama hiçbir alışkanlığını değiştirmek istememek… Birini hayatına almak ama zamanını paylaşmaya yanaşmamak… Yakınlık beklemek ama kendi kırılganlıklarını göstermemek… Bütün bunlar aynı anda gerçekleştiğinde ilişki kurmak zorlaşıyor.
İlişki, iki insanın birbirinin hayatına yalnızca misafir olması değildir. Birbirinden bağımsız iki yaşamın, bireyselliği tamamen kaybetmeden ortak bir alan oluşturabilmesidir. Bu ortak alan bazen planlarımızı değiştirmeyi, bazen bakış açımızı sorgulamayı, bazen de karşımızdakinin ihtiyaçlarının bizimkiler kadar önemli olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Ancak emek vermek sürekli fedakârlık yapmak değildir. Kendinden vazgeçmek, her davranışı tolere etmek ya da karşılıksız çaba içinde kalmak sağlıklı bağlılık sayılmaz. Sağlıklı ilişkilerde emek karşılıklıdır. Asıl mesele, bireyselliğimizi korurken ortak bir yaşam kurmaya ne kadar hazır olduğumuzdur. İlişkilerdeki güçlükleri yalnızca tüketim kültürüyle açıklamak eksik kalır. Çocukluk döneminde bakım verenlerle kurulan ilişkiler, duygusal ihtiyaçların karşılanma biçimi ve sonraki güven deneyimleri yetişkinlikteki bağlanma örüntülerimizi etkileyebilir. Bazı insanlar yakınlık kurduklarında terk edilmekten korkar; bazıları ise yakınlık arttıkça özgürlüklerinin kısıtlanacağını düşünür. Biri sevildiğinden emin olmak için sürekli ilgi beklerken başka biri yoğun ilgi karşısında geri çekilebilir. Biri konuşarak çözmek ister, diğeri sessizleşerek kendisini korumaya çalışır. Tek bir davranıştan kişinin bağlanma biçimini belirlemek veya bütün ilişki sorunlarını çocukluğa bağlamak doğru değildir. Ancak bazen bugünkü ilişkimizde yalnızca karşımızdaki insanla değil, geçmişte öğrendiğimiz ilişki kurma biçimleriyle de karşılaşırız. Geçmişte ihmal edilmiş biri, geç cevaplanan mesajı önemsenmediğinin kanıtı olarak yorumlayabilir. Güveni sarsılmış biri yeni tanıştığı kişinin davranışlarında tehdit arayabilir. Yakın ilişkilerde incinmiş biri ise sevdiğini fark ettiğinde geri çekilebilir. Böyle durumlarda iki ihtiyaç çatışır: Yakın olmak ve kendini korumak.
İnsanın sevgiye ihtiyaç duyması, sevginin gerektirdiği duygusal açıklığa her zaman hazır olduğu anlamına gelmez. Bazen birkaç mesaj, bir buluşma ya da hoşumuza gitmeyen tek davranış karşımızdaki insan hakkında kesin bir sonuca ulaşmamıza yetebiliyor: “Bana uygun değil.”, “Enerjimiz tutmadı.”, “Bir şey hissetmedim.” İlk izlenimler önemsiz değildir. İnsanlar kendilerini güvende hissetmedikleri ya da istemedikleri bir ilişkiyi sürdürmek zorunda değildir. Ancak her olumsuz ilk izlenim derin bir uyumsuzluğun göstergesi olmayabilir. Bazen insanlar heyecanlandıkları için kendilerini iyi ifade edemez; bazen geçmiş deneyimleri nedeniyle başlangıçta temkinli davranır.
Birini tanımak, yalnızca en etkileyici yönlerini keşfetmek değildir. Farklı koşullarda nasıl davrandığını, sorunlarla nasıl başa çıktığını, iletişim biçimini ve değerlerini zaman içinde gözlemlemektir. Belki de bazı ilişkiler başlamadan bitiyor çünkü insanlar birbirlerini gerçekten tanıyacak kadar uzun süre aynı hikâyenin içinde kalmıyor. “Seven insan zaten ne yapacağını bilir.”, “Gerçekten istiyorsa her şeyi yapar.”, “Doğru insanla hiçbir şey zor olmaz.” Bu cümleler romantik gelebilir. Ancak sevgi, insanın karşısındaki kişinin bütün ihtiyaçlarını kendiliğinden bilmesini sağlamaz. İki insan birbirini sevse de farklı iletişim biçimlerine ve duygusal hassasiyetlere sahip olabilir. Bazen neye ihtiyaç duyduğumuzu açıkça ifade etmemiz, yanlış anlaşıldığımızda kendimizi yeniden anlatmamız gerekir. Sağlıklı ilişki hiç sorun yaşanmaması değil, sorunların nasıl ele alındığıyla ilgilidir. Bir tartışma yaşanması, ilişkinin sağlıksız olduğunu tek başına göstermez. Belirleyici olan, tarafların birbirini dinleyebilmesi, sorumluluk alabilmesi, gerektiğinde özür dileyebilmesi ve davranışlarında değişiklik yapabilmesidir. Öte yandan her ilişkiyi emek vererek sürdürmek mümkün değildir. Sürekli değersizleştirildiğimiz, sınırlarımızın ihlal edildiği veya şiddete maruz kaldığımız ilişkide daha fazla çaba göstermek çözüm olmayabilir. Emek, iki insanın birlikte kurduğu köprüdür. Bir taraf sürekli inşa ederken diğer taraf yıkıyorsa buna ilişkiyi sürdürmek değil, tek başına mücadele etmek denir. “Beni anlamıyor.”, “Ne hissettiğimi görmüyor.” Peki biz karşımızdaki insanı ne kadar anlamaya çalışıyoruz? Bazen tartışmada dinlemek yerine vereceğimiz cevabı hazırlıyoruz. Karşımızdaki kişi duygusunu anlatırken onu anlamaktan çok kendimizi savunmaya odaklanıyoruz. Dinlemek, yalnızca söz kesmemek değildir; bir başkasının deneyimine kendi bakış açımızdan farklı olabileceğini kabul ederek yaklaşmaktır. Onun duygusunu anlamak, bütün düşüncelerine katılmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Bugün mesajlaşabiliyor, görüntülü konuşabiliyor ve günün her saatinde ulaşabiliyoruz. Fakat ulaşılabilir olmakla duygusal olarak erişilebilir olmak aynı şey değil. İletişimin niteliğini yalnızca mesaj sayısıyla veya cevap hızıyla ölçmek yanıltıcı olabilir. Önemli olan yalnızca ne kadar konuştuğumuz değil, konuşurken birbirimize ne kadar ulaşabildiğimizdir. Romantik sürprizler, özel gün kutlamaları, kusursuz görünen çift fotoğrafları… Sosyal medyada gördüklerimiz zamanla farkında olmadan bir karşılaştırma zemini oluşturabiliyor. Bir başkasının gördüğü ilgiye bakıp kendi ilişkimizi sorgulayabiliyoruz. Oysa sosyal medyada gördüğümüz şey çoğu zaman ilişkinin tamamı değil, paylaşılması tercih edilen bölümüdür. Mutlu bir fotoğraf sorun yaşanmadığını göstermez; ilişkisini paylaşmayan birinin de daha az sevdiği sonucuna varılamaz. Sorun, ilişkimizin gerçekliğini başka insanların seçilmiş görüntüleriyle değerlendirmeye başladığımızda ortaya çıkar.
Yalnızlık her zaman çevremizde insanların bulunmaması anlamına gelmez. Kalabalık bir sosyal çevrede de kendimizi yalnız hissedebiliriz; çünkü yalnızlık çoğu zaman kurduğumuz bağların niteliğiyle ilişkilidir. Öte yandan yalnız yaşamak ya da romantik ilişki içinde olmamak mutlaka yalnızlık demek değildir. Güçlü arkadaşlıklar ve sosyal bağlarla doyumlu yaşam sürdürülebilir. Romantik ilişkiyi herkes için zorunlu mutluluk koşulu olarak görmek doğru olmaz. Ancak ilişki arzuladığı hâlde yakınlık kurmaktan sürekli kaçınan biri açısından durum farklı olabilir. Uzun süre yalnız yaşayan insanlar kendi düzenlerini oluşturur. Bu düzen güven ve kontrol hissi sağlayabilir. Bir ilişki ise başka bir insanın ihtiyaçlarını ve alışkanlıklarını getirir. Önemli olan yalnızlığın gerçekten tercih mi edildiğini, yoksa incinmemek için geliştirilmiş bir korunma biçimine mi dönüştüğünü anlayabilmektir. “Ben böyle daha mutluyum” cümlesi bazen sahici bir memnuniyeti, bazen de yeniden hayal kırıklığı yaşamaktan duyulan korkuyu ifade edebilir. Geçmişte ilişkiler gerçekten daha mı kolaydı? Yoksa insanlar ilişkilerini sürdürmek zorunda bırakan daha güçlü toplumsal ve ekonomik koşullar içinde miydi? Uzun süren her ilişkinin sağlıklı ve mutlu olduğunu söyleyemeyiz.
Ekonomik bağımsızlığın sınırlı olduğu, boşanmanın toplumsal baskıyla karşılandığı koşullarda insanlar mutsuz oldukları ilişkileri de sürdürmüş olabilir. Bu nedenle geçmişteki ilişki sürelerinden sevginin daha güçlü olduğu sonucunu çıkarmak yanıltıcıdır. Bugün duygusal yakınlık, eşitlik, saygı ve karşılıklı destek daha görünür talepler hâline geldi. Bu, daha sağlıklı ilişkiler için fırsattır. Ancak beklentilerimizin yükselmesiyle birlikte ilişki becerilerimizin de gelişmesi gerekiyor. Anlaşılmak istiyorsak kendimizi ifade etmeyi; güven istiyorsak güvenilir davranmayı öğrenmeliyiz. Sevilmek, önemsenmek, birinin hayatında özel bir yere sahip olmak insani ihtiyaçlarımızla temas ediyor. Fakat sevginin yalnızca güzel duygulardan oluşmadığını kabul etmek gerekiyor. Sevgi bazen karşımızdaki insanın bizim gibi düşünmediğini görmektir. Bazen haklı olduğumuzu düşündüğümüz tartışmada kendi payımızı sorgulamak, bazen kırıldığımızı açıkça söylemek, bazen de istemeden kırdığımız birini savunmaya geçmeden dinlemektir. Sevgi her zaman kolay değildir. Ama sürekli acı çekmek de sevginin doğal parçası değildir. Sağlıklı ilişkide zorlukların yanında güven, huzur, karşılıklılık ve onarılabilen bir bağ bulunmalıdır.
Bir ilişkiyi sürdürmek için çaba göstermek başka, ilişkiyi tek başına ayakta tutmaya çalışmak başkadır. Karşımızdakini olduğu gibi kabul etmek başka, zarar veren davranışları normalleştirmek başkadır. Bağlılık göstermek başka, kendimizden vazgeçmek başkadır. Belki de ilişkiye başlamadan önce yalnızca karşımızdaki insanın bize uygun olup olmadığını değil, bizim nasıl bir partner olduğumuzu da sorgulamalıyız: Anlaşılmadığımda nasıl davranıyorum? Beklentilerimi açıkça ifade edebiliyor muyum? Geçmiş hayal kırıklıklarımı yeni tanıştığım insanlara taşıyor muyum? Ben gerçekten bir ilişkiye hazır mıyım, yoksa ilişkinin bana hissettireceğini düşündüğüm duygulara mı ihtiyaç duyuyorum? İlişkilerin neden zorlaştığını tek nedenle açıklayamayız. Tüketim kültürü, dijitalleşme, seçeneklerin çoğalması, bireyselleşme, bağlanma örüntüleri ve değişen toplumsal roller insanların yakınlık kurma biçimlerini farklı düzeylerde etkileyebilir. Ancak bütün bu değişimlerin ortasında insanın temel ihtiyaçlarından biri hâlâ aynı: Görülmek, anlaşılmak, değerli hissetmek ve güvenli bir bağ kurabilmek.
Bir yandan birinin bizi gerçekten tanımasını istiyoruz, diğer yandan kendimizi bütün yönlerimizle göstermeye çekiniyoruz. Güven bekliyoruz ama güvenin zamanla oluştuğunu unutuyoruz. Kalıcı sevgi arıyoruz ama sevginin zaman içinde farklı biçimlere dönüşebileceğini kabul etmekte zorlanıyoruz.
Birini hayatımıza almak, bütün sınırlarımızı kaldırmak veya kendimizden vazgeçmek demek değil. Kendi bütünlüğümüzü korurken başka bir insanın varlığına da gerçek bir alan açabilmek demek. Bunun için kusursuz olmamız gerekmiyor; ama karşılıklı istek, duygusal sorumluluk, dürüstlük, güven ve emek gerekiyor. Belki de artık yalnızca “Neden karşıma doğru insan çıkmıyor?” diye sormak yerine şu soruya da cesaret etmeliyiz: “Ben, karşıma doğru insan çıktığında onunla sağlıklı bir ilişki kurabilecek duygusal olgunluğa sahip miyim?” Çünkü birini bulmakla onunla ilişki kurabilmek aynı şey değildir. Herkes hayatına kendisini gerçekten sevecek birinin girmesini bekliyor. Ama sevginin yalnızca hayatımıza birinin gelmesiyle değil, o insanla birlikte bir şeyler inşa etmeye gönüllü olmamızla büyüdüğünü bazen unutuyoruz. Sonuçta bir insanı hayatımıza almak için yalnızca kalbimizde boş bir yer olması yetmez. O yerde bir başkasının da kendisi olarak var olmasına izin verebilmemiz gerekir.
Klinik Psikolog / Uzman Aile Danışmanı Seda Karaağaç



