Kendimizle Baş Başa Kalmaktan Neden Korkuyoruz?
Modern çağda insan, hiç olmadığı kadar fazla uyana, sese, görüntüye maruz kalıyor. Telefonda susmayan bildirimler, sosyal medya içerikleri ve bitmek bilmeyen gündelik uğraşlarımız… Günün büyük bölümü bu uyaranlara ayırdığımız zamanda kaybolup gidiyor. Peki ya bütün bu sesler sustuğunda geriye ne kalıyor? Neden düşüncelerinizle baş başa gelmekten kaçıyoruz? Ve bence daha da önemlisi kendi düşüncelerinizden kaçıyor ve farkında bile değilseniz neler oluyor?
İnsan, çoğu zaman kendisinden uzaklaştığının farkına bile varmadan bunu gündelik alışkanlıklarının arasına gizler. Bir an olsun boş kaldığında telefonuna uzanması, sessizlikte müzik açma ihtiyacı hissetmesi ya da zihnini sürekli başka bir uğraşla meşgul etmesi yalnızca bir alışkanlık mıdır? Ya da siz bunları zihninizi susturmak için “alışkanlık” olarak mı benimsediniz? Belki de bütün bunlar, yüzleşmek istemediğiniz düşüncelerin önüne çektiği görünmez bir perdedir. Çünkü insan bazen ne hissettiğini bilmediği için değil, hissettiklerinin farkına varmak istemediği için kendisini sürekli meşgul eder. Ertelenen düşünceler, görmezden gelinen duygular ve yüzleşmekten kaçınılan gerçekler ise zihnin bir köşesinde varlığını sürdürmeye devam eder.
Bizlerin zihinleri her zaman bizleri hoşnut edecek düşünceler üretmezler. Bazen geçmişte yaşadığımız olumsuz anılar, bazen gelecek kaygısı, bazen de kişinin kendisi ve çevresiyle ilgili sorgulamaları zihin duvarlarını doldurabilir. Bu durumda bireyler rahatsız edici içsel düşüncelerden uzaklaşmak için sürekli bir uğraşta bulunabilir.
Biz psikologlar bu duruma psikolojide “deneyimsel kaçınma” diyoruz. Deneyimsel kaçınma kişinin içsel olarak rahatsızlık veren duygu, düşünce, anı ya da bedensel hislerden uzak durmaya çalışmasıdır. Bir başka deyişle, zihnimizin ‘görmezden gelme’ mekanizmasıdır. Ancak bu görmezden geliş hali zamanla bastırılan durumun düşüncenin ya da hissin daha güçlü bir şekilde geri dönmesine neden olabilir.
Bu açıdan bakıldığında her boş zamanı müzik dinleyerek ya da sosyal medyada bir şeyler kaydırarak geçirmek her zaman sadece eğlenme ihtiyacından kaynaklanmıyor olabilir. Bazen bu durumlar kişimin kendi iç dünyasıyla karşılaşmasını engelleyen davranışlara dönüşebilir. Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Teknoloji kullanımı tek başına psikolojik kaçınmanın göstergesi değildir. Asıl mesele, bireyin hangi duygusal ihtiyaçla ve ne ölçüde bu uyaranlara yöneldiğidir.
Kişi bazen yalnızca zaman geçirmek için değil, hissetmemek için de ekranın karşısında kalabilir. Çünkü zihni meşgul etmek, kısa süreliğine de olsa bazı duyguların fark edilmesini engelleyebilir. Ne var ki ertelenen duygusal deneyimler, yalnızca dikkat başka yöne çevrildiği için ortadan kalkmaz.
Peki, sürekli yüzleşmekten kaçındığımız bu düşüncelerle yüzleşmediğimizde ne olur? Öncelikle kişi, kendi iç dünyasıyla arasındaki mesafeyi giderek artırabilir yani ne hissettiğini, neye ihtiyaç duyduğunu ya da kendisini neyin rahatsız ettiğini anlamakta zorlanabilir. Çünkü duygularımızı tanıyabilmemiz için öncelikle onları yaşayabilmemiz için alan açmamız gerekir. Sürekli başka uyaranlara yönelmek ise bu duygu alanımızı daraltabilir. Böylece kişi, rahatsız edici düşüncelerden uzaklaştığını zannederken aslında kendisini anlamaktan da uzaklaşabilir.
Bu noktada kişinin kendisine sormasında yarar olan bazı sorular var: Sessizlikte kaldığımda hangi düşüncelerle karşılaşıyorum? Hangi yaşadığım durumları hissetmemek ya da hangi duygulardan kaçmak için kendimi sürekli bir şeylerle meşgul ediyorum? Bu soruların yanıtlarını bulmak kişi her zaman kolay olmayabilir. Ancak kişinin kendi iç dünyasını anlamaya çalışması, kaçınma davranışlarını fark etmesinin ilk adımı olabilir.
Bunun için günlük yaşamda küçük değişiklikler yapmak yeterli bir başlangıçtır. Gün içinde birkaç on dakika telefonu bir kenara bırakmak, kendi düşüncelerini yargılamadan gözlemlemek veya günün sonunda neler hissettiğimizi, o gün neler yaşadığımızı fark etmek, kendimizle, zihnimizle ve duygularımızla yeniden bağlantı kurmamıza yardımcı olabilir. Buradaki amaç olumsuz düşünceleri tamamen ortadan kaldırmak ya da sosyal medyayla bağlantımızı tamamen kesmek demek değildir. Amaç; olumsuz durumlarla karşılaştığımızda hemen uzaklaşma ihtiyacı duymadan anda kalabilmeyi öğrenmektir.
Elbette her düşünceyle uzun süre baş başa kalmak ya da her duyguyu tek başına çözmeye çalışmak zorunda değiliz. Önemli olan, dikkatimizi dağıtmayı tek başa çıkma yöntemimiz hâline getirmemektir. Çünkü bazen kendimizi anlamak, rahatsız edici duyguları anında değiştirmeye çalışmaktan ziyade önce onların varlığını kabul etmekle başlar.
Burada anlatmaya çalıştığım asıl mesele, zihnimizdeki bütün sesleri susturmak değil, onlardan neden kaçtığımızı anlamaktır. Kendimizle baş başa kalmak her zaman kolay olmayabilir; ancak sürekli kaçtığımız düşünceleri anlamanın yolu, onları unutarak, bastırarak, uzaklaşarak devam etmekten geçmez. Günün sonunda kendimize şu soruyu sorabiliriz: Gerçekten dinlenmek, kafa dağıtmak için mi dikkatimizi başka uyaranlara yönlendiriyoruz, yoksa sessizlikte karşılaşacaklarımızdan mı kaçıyoruz? Bazen kendimize yaklaşmanın ilk adımı, durmak ve içimizde olup bitenleri fark etmeye izin vermektir.


