BENİ GERÇEKTEN TANISAYDI YİNE DE SEVER MİYDİ?
Birine yaklaşmak, yalnızca onun hayatına girmek değildir; aynı zamanda kendi iç dünyamızın kapısını aralamaktır. Bazen bir ilişkinin en zor yanı sevmek, güvenmek ya da bağlanmak değil, bütün bunların içinde kendimiz olarak kalabilmektir. Çünkü insan, sevildiğini hissetmek isterken bir yandan da şu soruyla mücadele edebilir: “Beni gerçekten tanısaydı, yine de sever miydi?”
Bu soru, ilk bakışta sıradan bir güvensizlik gibi görünebilir. Oysa kimi zaman kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin, geçmiş deneyimlerinin ve yakınlığa yüklediği anlamın izlerini taşır. İnsan yalnızca sevilmekten değil, tanındıktan sonra da sevilmeye devam etmekten emin olmak ister. Görünür olmak arzusu ile görünür olmaktan korkmak arasındaki bu çatışma, ilişkilerin en sessiz gerilimlerinden biridir.
Sevilmek mi, Kabul Edilmek mi?
Bir ilişkinin başlangıcında kendimizi daha dikkatli ifade edebilir, kusurlarımızı saklayabilir ve karşımızdaki kişinin beklentilerine uygun davranmaya çalışabiliriz. Daha anlayışlı, daha sakin, daha güçlü ya da daha az talepkâr görünmek isteriz. Bazen söylemek istediklerimizi yutar, rahatsız olduğumuz durumları görmezden gelir, ihtiyaçlarımızı dile getirmekten kaçınırız. Bütün bunları ilişkiyi korumak adına yaptığımızı düşünürüz.
Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkar: Koruduğumuz şey gerçekten ilişki midir, yoksa reddedilme ihtimalinden uzak tuttuğumuz benliğimiz mi?
Kişi, olduğu hâliyle kabul edilmeyeceğine inanıyorsa sevgiyi doğal bir yakınlık olarak değil, sürdürülmesi gereken bir performans olarak yaşayabilir. Böyle bir durumda ilişki, iki insanın birbirini tanıdığı bir alan olmaktan çıkar; kişinin sürekli yeterli, çekici, anlayışlı ve vazgeçilmez olduğunu kanıtlamaya çalıştığı bir sahneye dönüşebilir.
Oysa sevilmek ile beklentileri karşılayarak kabul görmek aynı şey değildir. Birincisi kişinin varlığına alan açarken ikincisi, kimi zaman, o alanı korumak için belirli bir kişi olmaya devam etmesini gerektirir.
Kusurlarımızdan mı Korkarız, Yoksa Görülmekten mi?
İnsan kendisini bütünüyle kusursuz görmediği için değil, kusurlarının onu sevgiden mahrum bırakacağına inandığı için saklanabilir. Geçmişte eleştirilmiş, küçümsenmiş, duyguları önemsenmemiş ya da sevgiyi belirli koşulları yerine getirdiğinde deneyimlemiş kişiler, yetişkinlikte de benzer bir beklenti geliştirebilir. Elbette her insanın ilişki içindeki güvensizliğini geçmişteki tek bir deneyimle açıklamak mümkün değildir. Bununla birlikte erken dönem ilişkiler, kişinin kendisi ve başkaları hakkında geliştirdiği beklentileri etkileyebilir.
Örneğin üzgün olduğunda yük olmaktan korkan biri, partnerine iyi görünmek için duygularını gizleyebilir. Kıskançlık ya da kaybetme korkusu yaşayan biri, bu duyguları dile getirirse zayıf bulunacağını düşünebilir. Sürekli güçlü olmaya alışmış biriyse yardıma ihtiyaç duyduğunu söylemekte zorlanabilir.
Zamanla kişi, karşısındaki insanın kendisini tanıdığına inanırken aslında onun yalnızca gösterdiği taraflarını tanımasına izin verir. İlişki devam eder, yakınlık varmış gibi görünür; fakat içeride görünmeyen bir mesafe büyür.
Çünkü insanın en derin yalnızlıklarından biri, yanında kimsenin olmaması değil, yanında biri varken kendisinin yalnızca bir bölümünü yaşayabilmesidir.
Yakınlık Neden Bazen Korkutucudur?
Yakınlık, yalnızca mutluluğu ve paylaşımı değil, belirsizliği de beraberinde getirir. Bir başkasına ne kadar yaklaşılırsa onun bizi nasıl gördüğü ve hakkımızda ne düşündüğü de o kadar önem kazanabilir. Bu nedenle bazı insanlar yakınlık ararken aynı zamanda kendilerini korumaya çalışır.
Duygularını belli etmemek, ihtiyaçlarını küçümsemek, her şeyi kontrol altında tutmak ya da ilişkinin geleceği hakkında sürekli güvence aramak bu çabanın farklı biçimleri olabilir. Bu davranışların her biri tek başına bir soruna işaret etmez. Ancak kişi kendisini korumak için sürekli saklanıyorsa yakınlık kurmak istediği insanla arasında görünmez bir duvar oluşturabilir.
İlişkilerde bağlanma örüntüleri bu noktada anlam kazanır. Kişinin yakınlığa yaklaşma, mesafe karşısında tepki verme ve duygusal güvenlik arama biçimleri, ilişkide nasıl davrandığını etkileyebilir. Bazıları terk edilme ihtimaline karşı daha fazla yakınlık ararken bazıları incinme korkusuyla geri çekilebilir. Her iki durumda da temel mesele yalnızca partnerin davranışı değildir; kişinin yakınlığı nasıl anlamlandırdığı ve belirsizlikle nasıl başa çıktığı da önemlidir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Her korku geçmişten gelen bir yaranın kanıtı, her mesafe de bağlanma sorununun göstergesi değildir. Bazen karşımızdaki kişi gerçekten güven vermeyen davranışlar sergiler. Dolayısıyla sağlıklı bir değerlendirme, kişinin kendi iç dünyasına bakarken ilişkinin gerçek koşullarını da göz ardı etmemesini gerektirir.
Sevilmek Uğruna Kendinden Vazgeçmek
Bir ilişkiyi sürdürmek için değişmek ile kabul görmek uğruna kendini silmek arasında önemli bir fark vardır.
Sağlıklı ilişkilerde insanlar birbirlerinden etkilenir, birbirlerini dinler ve gerektiğinde davranışlarını gözden geçirir. Bu, kendiliklerinden vazgeçtikleri anlamına gelmez. Aksine, iki kişinin de kendisini ifade edebildiği ve karşılıklı olarak gelişebildiği bir alan yaratır.
Kendinden vazgeçmek ise çoğu zaman daha sessiz ilerler. Kişi önce küçük bir rahatsızlığını dile getirmez, sonra kendi tercihlerini geri plana atar, ardından karşı tarafın tepkisini düşünerek davranmaya başlar. Bir süre sonra ne istediğini değil, ne yaparsa terk edilmeyeceğini düşünür.
Böylece ilişkinin merkezinde sevgi kadar kaybetme korkusu da yer alır. Kişi karşısındaki insanın kendisini sevdiğinden emin olmak için çabalarken kendi ihtiyaçlarıyla arasındaki bağı zayıflatabilir.
Oysa bir ilişkinin sağlıklı olması, iki insanın her konuda anlaşması ya da birbirlerinin bütün özelliklerini koşulsuz biçimde onaylaması demek değildir. Önemli olan, farklılıkların ve kırılganlıkların küçümseme, tehdit veya sürekli reddedilme korkusu olmadan konuşulabilmesidir. Sevgi, sınırların ortadan kalkmasını değil, iki ayrı insanın sınırlarıyla birlikte yakınlık kurabilmesini gerektirir.
Gerçekten Tanınmak Ne Anlama Gelir?
Gerçekten tanınmak, bütün sırlarımızı bir anda anlatmak ya da her duygumuzu filtresiz biçimde ortaya koymak değildir. Yakınlık, zamana, karşılıklı güvene ve duygusal güvenliğe ihtiyaç duyar. Her insanın kendine ait bir mahremiyet alanı vardır ve bunu korumak, samimiyetsizlik anlamına gelmez.
Ancak güven oluştuğunda kişi, yalnızca güçlü yanlarını değil, zorlandığı alanları da paylaşabilmelidir. Bir konuda hata yaptığını kabul edebilmek, ihtiyaçlarını dile getirmek, hayır diyebilmek ve anlaşmazlık yaşandığında kendini ifade edebilmek ilişkinin gerçekliğini güçlendirir.
Burada asıl mesele, karşımızdaki kişinin bizi her koşulda sevip sevmeyeceğini garanti altına almak değildir. Böyle bir garanti hiçbir ilişkide mümkün değildir. Asıl mesele, sevilmeye layık olmak için sürekli başka birine dönüşmek zorunda olduğumuza inanıp inanmadığımızdır.
Kişi kendisine şu soruları sorabilir: Bir ilişkide hangi yönlerimi saklıyorum? İhtiyaçlarımı dile getirdiğimde ne olacağından korkuyorum? Karşımdaki kişinin gerçek davranışları mı beni güvensiz hissettiriyor, yoksa geçmişten taşıdığım beklentiler mi bu duyguyu güçlendiriyor? Bu soruların yanıtları, kişinin hem kendisini hem de içinde bulunduğu ilişkiyi daha açık değerlendirmesine yardımcı olabilir.
Belki de Asıl Soru Başka
“Beni gerçekten tanısaydı yine de sever miydi?” sorusunun içinde, sevgiyi kaybetme ihtimalinden duyulan bir korku vardır. Fakat bu soruyu sürekli kendimize yönelttiğimizde, farkında olmadan kendimizi bir başkasının kabulüne göre değerlendirmeye başlayabiliriz.
Belki de sormamız gereken soru şudur: “Sevilmek uğruna kendimden ne kadar uzaklaşıyorum?”
Çünkü bir ilişkinin içinde kendimiz olabilmek, hiç korkmamak ya da hiç incinmemek değildir. Korktuğumuzda konuşabilmek, incindiğimizde bunu ifade edebilmek ve karşımızdaki insanın tepkisini kontrol edemeyeceğimizi kabul edebilmektir.
Bazen gerçek yakınlık, bütün kusurlarımızı sergilemekten değil, kendimizi saklamak zorunda hissetmediğimiz bir ilişki kurabilmekten doğar. Böyle bir ilişkide anlaşmazlıklar yaşanabilir, hayal kırıklıkları ortaya çıkabilir ve iki insan birbirinin her yönünü beğenmeyebilir. Ancak farklılıklar, kişinin değerini sürekli sorgulamasına neden olan bir tehdide dönüşmez.
Belki de insanın ilişkilerde aradığı en derin güvence, “Beni her hâlimle seveceksin” sözü değildir. Daha gerçekçi ve daha insani olan, kendisini ifade ettiğinde hemen vazgeçilmeyeceğini; bir sorun yaşandığında konuşulabileceğini ve yakınlığın yalnızca kusursuz görünmesine bağlı olmadığını hissedebilmektir.
Çünkü insan yalnızca sevildiğini duymak istemez. Olduğu kişi olarak tanınmak, anlaşılmak ve bir ilişkinin içinde kendisine de yer bulmak ister.
Ve bazen iyileştirici olan, bir başkasının bizi mutlaka seveceğine inanmak değil, sevilmek için kendimizden vazgeçmek zorunda olmadığımızı öğrenmektir.



