Psikolog BulŞehrinde bir uzman

Ya Sorun Gerçekten Sen Değilsin?

Eylül Keskin Yazar: Eylül Keskin Öğrenci Yazar
7 dk.okuma süresi
Ya Sorun Gerçekten Sen Değilsin?

Birinin mesajımıza geç cevap vermesi, konuşurken eskisi kadar sıcak ve samimi davranmaması ya da planlanan bir buluşmanın ertelenmesi… Bunlar tek başına birbirinden farklı anlamlara gelebilecek durumlar. Ancak bazen zihnimiz, bu belirsizlikte sadece bir açıklama aramakla kalmaz; en sonunda sorunu kendinde bulduğu, kendini suçladığı bir sonuca da ulaşabilir.

“Acaba yanlış bir şey mi söyledim?”

“Bana karşı düşünceleri, hisleri mi değişti?”

“Yoksa artık onun için eskisi kadar önemli değil miyim?”

Böyle durumlarda yaşananların bizimle ilgili olup olmadığını sorgulamaya başlayabiliriz. Ancak bir ihtimali düşünmekle onu gerçek kabul etmek arasında önemli bir fark vardır.

Belirsizlik neden bu kadar zorlayıcı olabilir?

İnsanlar belirsizlikle farklı biçimlerde başa çıkmaya çalışabilir. Bazıları bir olayın ne anlama geldiği belirsizliğini çözmeye çalışırken sakinliğini koruyabilirken bazıları için cevapsız kalmak kaygı verici ve oldukça stresli olabilir. Psikolojide belirsizliğe tahammülsüzlük olarak ele alınan bu kavram, belirsiz durumların tehdit edici veya baş edilmesi güç olarak değerlendirilmesiyle ilişkilidir.

Örneğin, yakın olduğumuz birinin normalden daha kısa bir mesaj göndermesi, aslında tam olarak sebebini bilemeyeceğimiz bir durumdur. Kişi yorgun olabilir, zihni başka bir konuyla meşgul olabilir veya gerçekten ilişkide bir değişiklik yaşıyor olabilir. Elimizdeki bilgi, bu ihtimallerden hangisinin doğru olduğunu belirlemeye yetmeyebilir. Ancak belirsizliğe tahammül etmekte zorlandığımızda, zihnimiz bu boşluğu kendince bir açıklamayla doldurmaya yönelebilir. Bazen de bu açıklama, “Kesin benimle ilgili bir sorun var.” gibi çarpıcı düşüncelere dönüşebilir.

Oysa bir ihtimalin zihnimizde belirginleşmesi, onun gerçeği yansıttığı anlamına gelmez. Karşımızdaki kişinin davranışını yorumlarken, belirsizliği kendi hakkımızda olumsuz bir çıkarıma dönüştürebiliriz. Bu noktada önemli olan, yaşanan olayla o olaya yüklediğimiz anlamı birbirinden ayırabilmektir. Bu çerçevede, birinin davranışındaki değişimi hemen kendi hatamızla açıklamak, üzerinde durulması gereken bir düşünme biçimidir.

Beard ve Amir’in (2009) sosyal kaygı bağlamında gerçekleştirdiği araştırma da belirsiz sosyal ipuçlarının olumsuz inançlar doğrultusunda yorumlanabileceğini ele almaktadır. Bu bulgu, herkesin her sosyal durumu olumsuz yorumladığı anlamına gelmez. Bunun yerine, bazı koşullarda olayın kendisinden çok, olaya ilişkin beklentilerimizin yorumumuzu etkileyebileceğini gösterir.

Burada önemli bir ayrım var: Birinin davranışındaki değişimin bizimle ilgili olması mümkündür. Ancak yalnızca bu ihtimalin varlığı, kendimizi sorumlu tutmamız için yeterli değildir.

Zihnimiz neden en kötü ihtimale yönelir?

Belirsiz bir durumla karşılaştığımızda zihnimiz sadece ne olduğunu anlamaya çalışmaz bunun yanında ne olabileceğini de tahmin etmeye çalışır. Çünkü bir durumun veya olayın nasıl sonuçlanacağını bilmek, kendimizi ona hazırlayabilmemize yardımcı olabilir. Ancak ne olabileceğini öngörmeye çalışırken bazen olası sonuçları değerlendirmekle kalmayıp henüz gerçekleşmemiş olumsuz sonuçları da zihnimizde yaşamaya başlayabiliriz.

Özellikle bizim için önemli olan konularda, olumsuz bir ihtimali önceden düşünmenin bizi hayal kırıklığından koruyacağını varsayabiliriz. Bir şeylerin ters gidebileceğini önceden hesaba katmak, başımıza gelebilecek duruma hazır hissetmemizi sağlayabilir. Ancak bu düşünceler içinde kişi kaybolduğunda yalnızca geleceğe ilişkin ihtimalleri düşünmekle kalmaz, o andaki duygularını da etkileyebilir. Henüz yaşanmamış bir kaybın üzüntüsünü, gerçekleşmemiş bir başarısızlığın hayal kırıklığını veya cevabını bilmediğimiz bir durumun kaygısını hissedebilir. Böylece gerçek bir olayın yarattığı duygusal tepkiyle, o olayın gerçekleşebileceğine ilişkin düşüncelerimizin yarattığı tepki birbirine yaklaşabilir.

Belki de bazen bizi yoran, henüz yaşanmamış olayların kendisinden çok, zihnimizde onlara verdiğimiz anlam ve gerçekleşmeden önce üzerimizde bıraktıkları etkidir. Çünkü henüz yaşamadığımız bir şeyin bile duygularımızı etkileyebildiği bu süreçte, zihnimizde kurduğumuz senaryoların bugünkü gerçekliğimizin önüne geçebildiğini fark etmek önemlidir.

Düşünmek ne zaman aynı döngüye dönüşür?

Bir olayın üzerinde düşünmek, onu anlamlandırmamıza ve gerektiğinde çözüm üretmemize yardımcı olabilir. Ancak aynı ihtimalleri tekrar tekrar değerlendirmek, yeni bir sonuca ulaşmamızı sağlamadan zihinsel olarak yorulmamıza neden olabilir. Üstelik bu düşünceler, yaşanan durumu değiştirmediği halde kaygımızın artmasına ve olayın zihnimizde olduğundan daha fazla yer kaplamasına yol açabilir. Bazen bir konuyu çözmeye çalışırken kendimizi aynı düşüncelerin içinde dönüp dururken buluruz. Yaşananları tekrar tekrar düşünür, konuşmaları zihnimizde yeniden canlandırır ve farklı ihtimaller üzerinde dururuz. Ancak bütün bunlar yeni bir çözüm üretmek yerine bizi daha da yorabilir. Psikolojide bu durum ruminasyon, yani kişinin olumsuz düşüncelerini tekrar tekrar zihninde döndürmesi olarak tanımlanır. Nolen-Hoeksema, Wisco ve Lyubomirsky (2008) de bu konuda yapılan araştırmaları inceleyerek ruminasyonun olumsuz düşünceleri artırabildiğini ve kişinin sorunlara çözüm bulmasını zorlaştırabildiğini ortaya koymuştur.

Bir mesajın neden kısa olduğunu defalarca düşünmek, konuşmanın her ayrıntısını yeniden incelemek veya söylenen bir cümlede gizli bir anlam aramak bize kesin bir cevap vermeyebilir. Buna rağmen bu düşünceler, olayın bizim için daha önemli ve tehdit edici hale gelmesine katkıda bulunabilir. Böylece başlangıçta yalnızca bir ihtimal olan düşünce, tekrarlandıkça daha inandırıcı hissedilebilir. Ancak bir düşüncenin sık sık aklımıza gelmesi, onun doğruluğuna ilişkin yeni bir kanıt değildir.

Zihnimizin anlattığı hikâyeyle gerçek aynı şey mi?

Birinin sessiz kalması, mutlaka bize kızgın olduğu anlamına gelmez. Bir mesajın kısa olması, mutlaka ilgisinin azaldığını göstermez. Bir planın ertelenmesi de tek başına reddedildiğimizin kanıtı değildir. Bunların hepsi farklı anlamlara gelebilecek durumlardır. Elbette bazen ilişkilerde gerçekten sorunlar yaşanır ve karşı tarafın davranışındaki değişim önemli bir işaret olabilir. Buradaki amaç, her olumsuz ihtimali görmezden gelmek değil; bir ihtimali kanıtlanmış gerçek olarak kabul etmeden önce değerlendirebilmektir.

Belki de bu nedenle kendimize sorabileceğimiz en yararlı sorulardan biri şudur:

“Bunun gerçekten benimle ilgili olduğunu gösteren ne var?”

Bu soruyu sormak, hislerimizi geçersiz kılmak anlamına gelmez. Bir durum bizi üzebilir, kaygılandırabilir veya incitebilir. Fakat hissettiğimiz duyguyla o duyguyu açıklamak için oluşturduğumuz düşüncenin aynı şey olmadığını fark edebiliriz. Bazen elimizde yeterli bilgi yoktur. Bazen cevap, ancak karşı tarafla konuştuğumuzda ortaya çıkar. Bazen de bir süre belirsizliğin içinde kalmamız gerekir. Her soruyu hemen cevaplamak, her davranışın altında gizli bir anlam bulmak veya her değişimin sorumluluğunu üstlenmek zorunda değiliz.

Bazen bizi yıpratan, yaşananların kendisinden çok, onların bizim hakkımızda ne anlama geldiğini düşünerek kendimize yüklediğimiz anlamlardır.

Birinin davranışındaki değişimi kendi değerimizle ilişkilendirdiğimizde, farkında olmadan başkasının tutumunu kendimiz hakkında bir yargıya dönüştürebiliriz. Zamanla karşımızdaki kişinin neden böyle davrandığını anlamaya çalışırken, kendimizi de sorgulamaya başlarız. Peki, bir başkasının davranışı gerçekten bizim kim olduğumuzu belirleyebilir mi? Her sorunun cevabını bulamadığımızda, cevabı kendimizde aramak zorunda mıyız?

Belki bazen ihtiyacımız olan şey, kendimizle ilgili kesin bir sonuca varmak değil, henüz bilmediğimiz şeyler için kendimizi yargılamamaktır. Belki de kendimize yaptığımız en büyük haksızlık, henüz cevabını bile bilmediğimiz sorular yüzünden kendimizi suçlamaktır.

Ve bazen kendimize sorabileceğimiz en şefkatli soru gerçekten şudur:

“Ya sorun gerçekten ben değilsem?”

Kaynakça

  • Beard, C., & Amir, N. (2009). Interpretation in social anxiety: When meaning precedes ambiguity. Cognitive Therapy and Research, 33(4), 406–415. https://doi.org/10.1007/s10608-009-9235-0
  • Nolen-Hoeksema, S., Wisco, B. E., & Lyubomirsky, S. (2008). Rethinking rumination. Perspectives on Psychological Science, 3(5), 400–424. https://doi.org/10.1111/j.1745-6924.2008.00088.x
  • Topalalioğlu, S. (2025). Role of interpersonal sensitivity and cognitive distortions in the development of psychopathologies. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 17(2), 261–271. https://doi.org/10.18863/pgy.1484640
  • Yığman, F., & Fidan, S. (2021). Transdiagnostik faktör olarak belirsizliğe tahammülsüzlük. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 13(3), 573–587. https://doi.org/10.18863/pgy.827416
Eylül Keskin Eylül Keskin
Öğrenci Yazar
Uluslararası Final Üniversitesi Psikoloji Bölümü 4. sınıf öğrencisiyim. Bal Psikoloji’de gönüllü, Uşak Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde zorunlu stajımı tamamladım. Hastanede psikolojik test heyeti, yataklı psikiyatri, çocuk psikoloğu birimi ve Toplum Ruh Sağlığı Merkezi (TRSM) bünyesinde deneyim kazandım. Psikolojik değerlendirme süreçlerine, test uygulamalarına ve ruh sağlığı hizmetlerine yönelik çalışmalara katılarak teorik bilgilerimi uygulamayla destekleme fırsatı buldum.

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!