Pazartesi, Ağustos 17, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Her Şey Gerçekten Bizimle mi İlgili ?

Her Şey Gerçekten Bizimle mi İlgili? Kişiselleştirme Eğiliminin Psikolojisi

Bir arkadaşımız mesajımıza geç cevap verdiğinde aklımızdan ilk ne geçer? “Meşguldür.” mü, yoksa “Bana kızdı galiba.” mı? Birinin günaydın demeden yanımızdan geçmesi, sosyal medyada paylaştığımız bir gönderiye beklediğimiz ilgiyi göstermemesi ya da bir ortamda insanların kendi aralarında konuşması… Günlük yaşamın oldukça sıradan parçaları olan bu durumlar, zihnimizde bazen bize dair hikâyelere dönüşebilir.

Oysa her olayın merkezinde biz olmayabiliriz.

İnsan zihni çevresinde olup bitenleri anlamlandırmaya çalışırken yalnızca olayları değerlendirmez; aynı zamanda bu olaylara anlam yükler. Özellikle belirsizlik içeren durumlarda zihnimiz, eksik bilgileri tamamlamak için geçmiş deneyimlerimizden, beklentilerimizden ve inançlarımızdan yararlanır. Böylece karşımızdaki kişinin davranışı ile bizim hakkımızda oluşturduğumuz yorum birbirinden uzaklaşabilir.

Psikolojide kişiselleştirme, kişinin kendi kontrolü dışındaki olayları kendisiyle ilişkili görme eğilimi olarak ele alınabilir. Örneğin bir arkadaşımızın sessiz olduğunu gördüğümüzde onun yorgun, dalgın veya kendi sorunlarıyla meşgul olabileceğini düşünmek yerine “Bana karşı bir problemi var.” sonucuna varabiliriz. Burada gerçekleşen olay ile olay hakkındaki yorum birbirine karışır.

Aslında problem çoğu zaman olayın kendisinden çok, olay ile ona verdiğimiz anlam arasındaki mesafedir.

Zihnimiz neden her şeyi kendimizle ilişkilendirir?

İnsan zihni belirsizliği sevmez. Bir durumun nedenini bilmiyorsak, zihnimiz bu boşluğu doldurmak ister. Bu nedenle özellikle sosyal ilişkilerde karşımızdaki kişinin davranışlarının nedenini hızlıca açıklamaya çalışırız.

Bu açıklamalar bazen geçmiş deneyimlerimizden etkilenir. Daha önce reddedilmiş, eleştirilmiş veya görmezden gelinmiş bir kişi, benzer bir durumla karşılaştığında nötr bir davranışı bile kendisine yönelik bir mesaj olarak yorumlayabilir. Böylece bugünkü olay, yalnızca bugünün olayı olmaktan çıkar; geçmişte yaşananların da etkisiyle değerlendirilir.

Burada zihin okuma adı verilen bilişsel eğilim de devreye girebilir. Karşımızdaki kişinin ne düşündüğünü sormadan bildiğimizi varsayabiliriz: “Kesin benim hakkımda kötü düşünüyor.”, “Benden hoşlanmadı.” veya “Bunu özellikle bana yaptı.”

Ancak zihnimizden geçen düşünce ile gerçekte olan şey aynı değildir.

Birinin mesajımıza üç saat sonra cevap vermesi bir olaydır. “Artık benimle konuşmak istemiyor.” düşüncesi ise bu olaya yüklediğimiz anlamdır. İkisini ayırabildiğimizde, zihnimizin ürettiği senaryolarla gerçeklik arasındaki farkı görmeye başlarız.

Peki bunu nasıl fark edebiliriz?

İlk adım, otomatik düşüncemizi yakalamaktır.

“Bana neden böyle davrandı?” diye sormak yerine, “Ben bu davranışı nasıl yorumladım?” diye sormak daha işlevsel olabilir.

Ardından kendimize birkaç soru yöneltebiliriz:

Bunun başka bir açıklaması olabilir mi?

Elimdeki kanıtlar ne söylüyor?

Karşımdaki kişinin davranışı gerçekten benimle mi ilgili?

Aynı olayı bir arkadaşım yaşasaydı ona ne söylerdim?

Bu sorular, düşüncelerimizi bastırmak için değil; onları tek ve kesin gerçek olarak kabul etmemek için kullanılabilir.

Çünkü amaç hiçbir şeyi kişisel algılamamak değildir. İnsan olmak, yaşadığımız olaylardan etkilenmeyi de beraberinde getirir. Asıl mesele, her davranışı kendimizle ilişkilendirmeden önce zihnimizin bize sunduğu alternatifleri görebilmektir.

Belki de bazen birinin sessizliği gerçekten bizimle ilgilidir. Ancak bazen de o kişi yalnızca kötü bir gün geçiriyordur. Bir mesajın geç cevaplanması reddedildiğimiz anlamına gelmeyebilir. Birinin yüz ifadesi bizim hakkımızda bir fikir taşımıyor olabilir.

Hayatımızdaki her olayın açıklaması biz değiliz.

Kendimizi merkeze koymak bazen özgüvenle değil, tam tersine kendimize yönelik aşırı dikkatle ilişkili olabilir. Sürekli “Benimle ilgili ne düşünüyorlar?”, “Acaba yanlış bir şey mi yaptım?” diye düşünmek, kişinin kendi zihinsel dünyasında yorucu bir döngü oluşturabilir.

Bu nedenle psikolojik farkındalık yalnızca “Ben ne hissediyorum?” sorusunu sormak değildir. Aynı zamanda “Bu hisse neden olan düşüncem ne?” ve “Bu düşüncem ne kadar gerçek?” sorularını da sorabilmektir.

Belki de kendimize hatırlatmamız gereken en önemli şeylerden biri şudur:

Her şey bizimle ilgili değil.

Bazen insanların davranışları onların hikâyesini anlatır; bizimkini değil.

Ve olaylarla düşüncelerimiz arasındaki bu küçük mesafeyi fark ettiğimizde, hem kendimizi gereksiz yere suçlamaktan hem de başkalarının davranışlarına taşıdığımız anlamların ağırlığından biraz olsun özgürleşebiliriz.

Ayla Alpfidan
Ayla Alpfidan
2001 doğumluyum. İstanbul Gelişim Üniversitesi Psikoloji bölümünden 2024 yılında mezun oldum. Lisans sürecimde üniversitenin blog ekibinde yazar olarak içerikler ürettim. Çocuk ve ergen psikolojisi ile oyun temelli yaklaşımlar üzerine ilgi duymakta, bu alanda kendimi geliştirmeye devam etmekteyim.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar