Bazen hayatı değiştirmek değil, ona başka türlü bakmak gerekir.
Sabah uyandığınızı düşünün. Perdeleri açıyorsunuz, bitkilerinizi suluyorsunuz, kahvenizi alıyorsunuz. Aynı yollardan geçerek işe gidiyor, günün büyük bölümünü kimsenin özellikle fark etmediği bir işi yaparak geçiriyorsunuz. Öğle arasında aynı ağacın altında oturuyor, gökyüzüne ve yaprakların arasından süzülen ışığa bakıyorsunuz. Akşam eve dönüyor, birkaç sayfa kitap okuyor ve uyuyorsunuz. Ertesi sabah bütün bunları yeniden yapıyorsunuz.
İlk bakışta pek de “mükemmel” görünmeyen bir hayat. Wim Wenders’ın Perfect Days filmi ise tam burada, alıştığımız mutluluk tarifinin karşısına sessizce başka bir ihtimal koyuyor. Filmin başkarakteri Hirayama, Tokyo’da umumi tuvaletleri temizleyen, hayatını son derece düzenli bir rutin içinde sürdüren bir adamdır. Eski kasetlerini dinler, kitap okur, ağaçları fotoğraflar ve gündelik hayatın küçük ayrıntılarına dikkat eder. Hayatı büyük olaylardan çok küçük tekrarlarla ilerler.
Fakat film ilerledikçe bir soru belirir: Hirayama’nın hayatı gerçekten küçük mü, yoksa bizim büyük sandığımız hayatların çoğu gereğinden fazla mı kalabalık?
Sürekli başka bir yerde olma hâli
Modern hayat bize bunu doğrudan söylemese de çoğu zaman böyle hissettirir: Henüz yeterince iyi değiliz. Biraz daha kazanmalı, biraz daha başarılı olmalı, daha güzel bir evde yaşamalı, daha çok seyahat etmeli, daha fazla insan tanımalı ve daha iyi bir versiyonumuza dönüşmeliyiz. Bütün bunların sonunda ise bir gün gerçekten mutlu olacağımıza inanırız.
Böylece mutluluk yaşanan bir duygudan çok, ulaşılması gereken bir konuma dönüşür. Şimdiki hayatımız bir bekleme odasıdır; asıl hayat ise biraz sonra başlayacaktır.
Perfect Days bu düşünceyi tersine çevirir. Filmde dikkat çekici olan, Hirayama’nın hayatında çok az şey olması değildir. Asıl dikkat çekici olan, olan şeylerin tamamına gerçekten orada olarak eşlik etmesidir.
Bir ağacın yapraklarına bakarken yalnızca ağacın yanında bulunmaz. Müziği dinlerken yalnızca arka planda ses olsun diye dinlemez. Kitap okurken yalnızca zaman geçirmek için okumaz. O an ne yapıyorsa, bir süreliğine bütün dikkatiyle onu yapar.
Psikolojide buna yakın bir kavram olan savoring, olumlu deneyimleri fark ederek, onlara dikkat vererek ve onların duygusal değerini artırarak yaşama kapasitesini ifade eder. Gündelik yaşamda olumlu deneyimlere daha fazla dikkat vermenin psikolojik iyi oluşla ilişkili olabileceğini gösteren araştırmalar bulunmaktadır.
Belki de Hirayama’nın sırrı daha güzel bir hayata sahip olmak değildir. Sahip olduğu hayatın içinde daha fazla bulunabilmesidir.
Rutin neden bazen özgürleştirir?
Hirayama’nın hayatı tekrarlarla doludur. Aynı saatlerde uyanır, aynı işleri yapar, aynı yollardan geçer. Modern zihnin “monotonluk” olarak tanımlayabileceği bu tekrarlar filmde bambaşka bir anlam kazanır. Çünkü rutin her zaman hayatın fakirleşmesi anlamına gelmez.
Bazen rutin, zihnin sürekli karar vermek zorunda kalmadığı bir alan yaratır. Günün temel yapısı belirli olduğunda dikkatimizi hayatın daha küçük ayrıntılarına yöneltebiliriz. Bu nedenle mesele yalnızca “her gün aynı şeyi yapmak” değildir. Aynı şeyi yaparken ne kadarını gerçekten fark ettiğimizdir.
Hirayama’nın rutininde mekanik bir teslimiyet yoktur. Tam tersine, yaptığı şeylere karşı dikkat vardır. Bu nedenle film bize ilginç bir paradoks sunar: Özgürlük her zaman seçeneklerin çoğalmasıyla mı gelir?
Her an başka bir şey yapabilme ihtimalinin ortasında, hiçbir şeye gerçekten yerleşemeyebiliriz. Çok sayıda seçeneğe sahip olmak, her zaman daha fazla özgürlük hissi yaratmayabilir; kimi zaman zihinsel yükü de artırabilir. Belki de özgürlüğün bir biçimi, sahip olduğumuz seçeneklerin sayısını artırmaktan çok, seçtiklerimizin içinde gerçekten var olabilmektir.
Daha fazlasına sahip olmak neden her zaman daha fazlasını hissettirmiyor?
İnsan zihni değişime uyum sağlama konusunda şaşırtıcı derecede başarılıdır. Yeni bir ev, yeni bir telefon, yeni bir iş, yeni bir ilişki ya da uzun zamandır beklediğimiz başka bir şey ilk başta güçlü bir heyecan yaratabilir. Ancak zaman içinde yeni durum sıradanlaşmaya başlar. Psikolojide hedonik adaptasyon olarak ele alınan bu süreç, olumlu değişimlerin yarattığı duygusal etkinin zamanla azalmasına yardımcı olur.
Böylece hedef gerçekleşir. Sonra yeni bir hedef belirir. Ve zihnimiz yeniden ileriye bakar: “Bir sonraki ne?”
Bu döngü insanı hareketsiz bırakmaz; aksine sürekli hareket ettirir. Fakat hareket etmek ile ilerlemek aynı şey değildir.
Bazen hayatımızı iyileştirmek için yaptığımız her ekleme, aynı zamanda dikkatimizi bölmeye başlar. Daha fazla eşya, daha fazla seçenek, daha fazla bilgi, daha fazla mesaj, daha fazla plan, daha fazla hedef… Bir noktadan sonra soru “Hayatımda ne eksik?” olmaktan çıkar ve “Bunca şeyin arasında hangisini gerçekten yaşıyorum?” sorusuna dönüşür.
Hirayama’nın hayatı neden bize bu kadar yabancı geliyor?
Belki de çünkü onun hayatında modern insanın sürekli peşinde olduğu bazı şeyler yoktur: Gösteriş, acele ve sürekli kendini kanıtlama ihtiyacı. Ancak bu, Hirayama’nın hayatının kusursuz olduğu anlamına gelmez.
Film özellikle bunu romantikleştirmez. Hirayama’nın bir geçmişi vardır. Ailesiyle ilişkisi karmaşıktır. Hayatına beklenmedik insanlar girer. Rutini zaman zaman bozulur. Sessizliği her zaman huzurdan ibaret değildir.
Bu önemli bir ayrımdır. Çünkü film bize “her şeyi bırakın, sade yaşayın ve mutlu olun” demiyor. Daha incelikli bir şey söylüyor: İyi bir hayat, kusursuz bir hayat olmak zorunda değildir.
Anlam, hayatın bütün sorunlarının ortadan kalkmasıyla ortaya çıkmaz. Bazen anlam, sorunların ve eksikliklerin arasında bile hayatla kurduğumuz ilişkide oluşur.
Mutluluk ile kontrol arasındaki ince çizgi
Hirayama’nın yaşamındaki düzen ilk bakışta bir kaçış gibi de yorumlanabilir. Fakat filmdeki önemli noktalardan biri, onun rutininin yalnızca dış dünyayı kontrol etmekten ibaret olmamasıdır. Rutini bozulduğunda da hayatın içine yeniden girebilir. Yeğeni ortaya çıktığında, geçmişinden insanlar karşısına çıktığında veya beklenmedik bir olay yaşandığında hayat tamamen durmaz.
Bu nedenle onun huzurunu yalnızca “sakin bir yaşam” ile açıklamak eksik kalır. Burada özerklik daha önemli bir kavramdır. Öz-Belirleme Kuramı’na göre insanların iyi oluşunda özerklik, yeterlik ve ilişkilenme gibi temel psikolojik ihtiyaçların karşılanması önemli bir yere sahiptir.
Hirayama’nın hayatında da bunun izlerini görmek mümkündür. İşini kendi özeniyle yapar, neye dikkat edeceğine kendisi karar verir, kendi küçük dünyasını kurar. İnsanlarla bağ kurar ama hayatını sürekli başkalarının onayına göre düzenlemez.
Dolayısıyla filmdeki sadelik, yalnızca “daha az şeye sahip olmak” değildir. Hayatımız üzerinde ne kadar söz sahibi olduğumuzla da ilgilidir.
Belki sorun hayatın sıradan olması değil
Hepimiz sıradan günler yaşarız. Aynı kahvaltı, aynı yol, aynı masa, aynı iş, aynı sokak… Fakat çoğu zaman sıradanlığın kendisinden değil, ona nasıl baktığımızdan yoruluruz.
Bir ağacın her gün orada olduğunu fark etmemekle, her gün aynı ağaca bakıp onda değişen ışığı fark etmek aynı deneyim değildir. Bir kahveyi içmekle gerçekten tadını almak aynı şey değildir. Bir insanla konuşmakla gerçekten onu dinlemek aynı değildir. Bir günün içinden geçmekle, o günü yaşamak aynı değildir.
Belki de modern hayatın en sessiz kayıplarından biri budur: Bir şeyleri deneyimlerken onları fark edememek.
Dikkatimiz sürekli bir sonraki uyarana yönelirken, içinde bulunduğumuz an giderek arka plana çekilir. Bir mesajı cevaplarken başka bir bildirime, bir videodan diğerine, bir düşünceden diğerine geçeriz. Zihin sürekli hareket halindedir; fakat biz gerçekten nerede olduğumuzu fark etmekte zorlanabiliriz.
“Daha fazlası” yerine “daha derin” bir hayat
Perfect Days izleyicisine büyük bir reçete sunmuyor. Bize işimizi bırakmamızı, şehirden uzaklaşmamızı ya da minimal bir yaşam kurmamızı söylemiyor.
Daha rahatsız edici bir soru soruyor:
Belki de hayatımızı değiştirmeden önce, onunla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmemiz gerekiyordur.
Çünkü bazen daha büyük bir eve değil, bulunduğumuz odada biraz daha fazla bulunmaya ihtiyacımız vardır. Daha fazla tatile değil, elimizdeki birkaç dakikayı gerçekten yaşamaya; daha fazla insana değil, bazı insanlarla daha sahici bağlar kurmaya; daha fazla seçeneğe değil, seçtiklerimize biraz daha dikkat etmeye ihtiyaç duyabiliriz.
Belki de mesele daha büyük bir hayata sahip olmak değil, içinde olduğumuz hayatın daha fazla farkında olmaktır.
Kusursuz gün diye bir şey var mı?
Filmin sonunda Hirayama’nın yüzündeki ifade değişir. Hayatı çözülmüş değildir. Geçmişi silinmemiştir. Ertesi gün yine işe gidecektir. Aynı yolları kullanacak, aynı görevleri yapacak, muhtemelen aynı ağacın altında oturacaktır.
Fakat bütün bunların içinde başka bir şey vardır: farkındalık.
Belki “perfect days” tam da bu yüzden mükemmel günlerdir. Kusursuz oldukları için değil, yaşandıkları için.
Bir hayatı değerli yapan şeyin ne kadar hareketli, gösterişli veya sıra dışı olduğu sorusunu bir kenara bıraktığımızda geriye daha zor bir soru kalır:
Elimizdeki hayatı gerçekten yaşıyor muyuz?
Belki mutluluk, hayatımızın başka türlü olmasını beklemeyi bıraktığımız anda başlamaz. Ama belki ilk kez, hayatımızın zaten içinde bulunan şeyleri görebildiğimiz anda ona biraz daha yaklaşırız.
Hirayama’nın baktığı ağaç aynı ağaçtır. Güneş aynı güneştir. Yol aynı yoldur.
Fakat bakış değiştiğinde, aynı hayat artık aynı hayat değildir.


