Salı, Eylül 29, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Artık İnsanlara Değil, Algoritmalara mı Bağlanıyoruz?

Giriş

Yakın bir arkadaşınızla nasıl tanıştığınızı hatırlıyor musunuz? Büyük ihtimalle bir sınıf, bir iş yeri, ortak bir tanıdık ya da tesadüfen aynı sırada beklemek gibi bir şey vardı işin başında. Şimdi bugün başlayan bağlara bakalım. Kaydırdığınız bir profil, akışınızda beliren bir video, “sizin için önerilenler” listesindeki bir isim… Pek çok ilişki artık daha kimseyle tanışmadan, bir sıralama sisteminin vereceği karara göre şekilleniyor.
Bu durum çoğu zaman şu soruyla özetleniyor: Artık insanlara değil, algoritmalara mı bağlanıyoruz? Soru çarpıcı ama yanıltıcı, çünkü iki şeyi birbirine rakip gibi sunuyor. Oysa çoğu insan, ekranın karşısında hâlâ başka insanlarla ya da insanların ürettiği içeriklerle bağ kuruyor. Yani bağlandığımız şey büyük ölçüde değişmedi.

Değişen, bağlanmanın koşulları. Algoritmalar yalnızca ne izleyeceğimizi seçmiyor. Kimlerle karşılaşacağımızı, kimin görünür olacağını ve neye ilgi duyacağımızı da dolaylı biçimde belirliyor. Bu yazıda şu tezi savunacağım: Algoritmalar bağlandığımız şeyin yerini almıyor, bağlanmanın koşullarını düzenliyor. Bu fark küçük görünebilir. Ama “teknoloji bizi insanlardan uzaklaştırıyor” yollu genel kaygıyla, “teknoloji bağ kurma biçimimizi yeniden kuruyor” tespiti arasında, hem bireysel hem toplumsal açıdan önemli bir mesafe var.

Bağın Kendisi Değil, Koşulları Değişiyor

1. Karşılaşmanın mimarisi: Kimi görüyoruz?

Geleneksel toplumsal yaşamda karşılaşmalar mekâna ve ortama bağlıydı. Aynı mahallede oturur, aynı okula gider, aynı iş yerinde çalışırdık. Bu karşılaşmalar sınırlıydı ama bir özelliği vardı: büyük ölçüde bizim seçimimiz dışında gerçekleşirdi. Sosyolojide “zayıf bağlar” olarak bilinen, yani yakın çevremizin dışındaki tanıdıklıkların, yeni fikir ve fırsatlara açılan kapılar olduğu uzun zamandır tartışılır. Bunlar çoğunlukla tesadüfle kurulurdu.

Algoritmik ortamlarda karşılaşma ise hesaplanmış bir işleme dönüşüyor. Bir platform, geçmiş davranışlarımıza bakarak hangi profilin, hangi içeriğin ya da hangi topluluğun bizi daha uzun süre orada tutacağını tahmin ediyor ve onu öne çıkarıyor. Bunun sonucu olarak önümüze çıkan kişiler rastgele bir örneklem değil, bize benzediği varsayılan bir seçki oluyor.
Burada psikolojinin iyi bilinen bir bulgusu devreye giriyor: Benzerlik çekicidir. Tutumları, değerleri ya da yaşam tarzı bizimkine yakın olan insanlardan daha kolay hoşlanırız. Algoritma bu eğilimi keşfetmiyor, hızlandırıyor ve ölçeklendiriyor. Sonuçta benzer olanla karşılaşma ihtimali artarken farklı olanla karşılaşma ihtimali azalıyor. Bunu literatürde filtre balonu ya da yankı odası gibi kavramlarla tartışıyoruz. Bu kavramların ne kadar güçlü etkileri olduğu konusunda araştırmalar hemfikir değil. Yine de temel sezgi sağlam: Görünür olan dünya, gerçekte olduğundan daha homojen hâle gelebilir.
Bunun bir de bağ kurma tarafı var. Karşımıza çıkan kişilerin bize zaten benzediği bir ortamda, ilişkiler daha kolay başlıyor ama daha az sınanıyor. Farklı bir bakış açısıyla uğraşmak, anlaşmazlığı taşımak, birini gerçekten anlamaya çalışmak ilişkiyi derinleştiren deneyimlerdir. Bu deneyimlerin fırsatı sessizce azalabilir.

2. Neye ilgi duyuyoruz? Tercihin kökeni

İkinci soru daha kaygan bir zemin: Algoritma yalnızca karşılaşacaklarımızı mı belirliyor, ilgimizi de mi?

İlgi, kendiliğinden ortaya çıkan bir içsel özellik gibi düşünülür. “Ben şunu severim” cümlesi, bir nevi kimlik beyanıdır. Ama psikolojik araştırmalar ilgilerin çoğunlukla maruz kalmayla geliştiğini gösteriyor. Bir şeyle ne kadar sık karşılaşırsak ona o kadar aşina oluruz, aşinalık da hoşlanmayı artırır. Buna basit maruz kalma etkisi diyoruz. Bir müzik türü, bir hobi, bir düşünce tarzı, sık gördükçe “bana ait” hissi kazanabilir.

Algoritmik akışlar tam da bu mekanizmanın üzerinde çalışıyor. Bize hangi konuların gösterileceği, hangilerinin gösterilmeyeceği, ilgi alanlarımızın hangi yönde büyüyeceğini etkiliyor. Elbette bu tek yönlü bir süreç değil. Algoritma davranışımızı okuyor, biz de önerilere tepki veriyoruz ve bu döngü kendini besliyor. Kimin kimi şekillendirdiğini ayırmak zor. Burada iki uç yorumdan kaçınmak gerekiyor. Birincisi, ilgilerimizin tamamen algoritmaların ürünü olduğunu, insanın pasif bir alıcı olduğunu söyleyen yorum. İkincisi, algoritmaların yalnızca zaten var olan tercihleri yansıttığını, dolayısıyla etkisiz olduğunu söyleyen yorum. İkisi de gerçeği fazla basitleştiriyor.
Daha makul bir çerçeve şu: Algoritma, ilgimizin yönünü belirlemekten çok, hangi ilgilerin gelişme şansı bulduğunu belirliyor. Bir ilgiyi hiç görmediyseniz onu keşfetmeniz zorlaşır. Bu da özellikle kimliğin şekillendiği dönemlerde, yani ergenlik ve genç yetişkinlikte, daha kritik bir mesele hâline geliyor. Ben kimim, neyi severim, hangi gruba aitim gibi sorulara verilen yanıtlar, kısmen önüme konan seçeneklerin sınırlarında oluşuyor.

3. Bağın kolaylaşması: Sürtünmesiz ilişkinin cazibesi

Üçüncü konu, bağlanmanın kendisi. İnsan ilişkileri doğası gereği sürtünmelidir. Bir mesajın cevaplanmaması, planların iptal olması, bir yanlış anlaşılma, karşı tarafın kendi ihtiyaçları olması… Bunlar ilişkinin kusuru değil, karşılıklılığın bedelidir. Bağlanma kuramı da güvenli bağın, ilişkide ortaya çıkan sıkıntıların onarılabilmesine dayandığını vurgular. Yani bağ, sorunsuzluktan değil, sorunlarla başa çıkabilmekten doğar.

Algoritmik ortamlarda ise bu sürtünme büyük ölçüde azalıyor. Her an ulaşılabilir içerikler, bizi hiç hayal kırıklığına uğratmayan öneriler, tam istediğimiz şeyi tam istediğimiz anda sunan akışlar var. Psikolojide bunun ilgili bir örneği parasosyal etkileşim. İlk kez 1950’lerde televizyon izleyicileri üzerinden tanımlanan bu kavram, izleyicinin karşısındaki kişiyle sanki karşılıklı bir ilişkisi varmış gibi hissetmesini anlatır. Sosyal medyada bu his çok daha güçlü. Bir içerik üreticisi her gün “sizinle konuşuyor”, sizi tanıyormuş gibi davranıyor, siz de onu tanıdığınızı hissediyorsunuz. Oysa ilişki tek yönlü.
Burada dikkat çekici olan şu: Parasosyal bağlar kendi başına sağlıksız değil. Pek çok insan için yalnızlığı hafifleten, ait olma hissi veren, hatta gerçek ilişkilere köprü olan deneyimler olabiliyorlar. Sorun, bu bağların kolaylığının gerçek ilişkilerin zorluğuyla kıyaslandığında bir tür ölçüt kaymasına yol açabilmesi. Sürekli erişilebilir, tepkisiz, talepsiz bir ilişki modeline alıştıkça, karşılıklılık gerektiren ilişkiler daha yorucu görünmeye başlayabilir. Bu bir yasa değil, bir risk. Kimin için, hangi koşullarda gerçekleştiği ise hâlâ araştırılan bir soru.
Ayrıca bağlanmanın ekonomik boyutunu da unutmamak gerekiyor. Bu platformlar bizim dikkatimiz üzerinden gelir elde ediyor. Önerdikleri şey, bizim için en iyisi olmak zorunda değil, bizi en çok tutacak olan. Bu iki hedef zaman zaman örtüşür, zaman zaman ayrışır. Fark ettiğimizde daha bilinçli seçimler yapabiliriz.

Sonuç

Başlıktaki soruya dönelim: İnsanlara değil, algoritmalara mı bağlanıyoruz? Verebileceğim en dürüst yanıt, hayır ama sorunun içinde önemli bir sezgi var. Bağlandığımız şeyler hâlâ insanlar, ilgiler, topluluklar ve hikâyeler. Ama bu bağların nasıl başladığı, hangilerinin gelişme şansı bulduğu ve hangilerinin bize kolay geldiği artık büyük ölçüde görünmeyen bir düzenin elinde.
Bu tespit iki yönde de abartılabilir. Algoritmaları her şeyin sorumlusu ilan etmek, insanı edilgen bir varlık olarak resmediyor ve gerçek bir özneliği yok sayıyor. Algoritmaların etkisini hiç hesaba katmamak ise, günlük hayatımızın altyapısını görmezden gelmek anlamına geliyor. İkisinin arasında, ortada duran ve daha faydalı olan bir tutum var: fark etmek.

Fark etmek somut şeyler anlamına geliyor. Bir içeriğe ilgi duyduğumuzda, bunun kendi merakımızdan mı yoksa sürekli önümüze konmasından mı geldiğini bir an sormak. Akışımızda hiç görmediğimiz türden insanlar ve fikirler olup olmadığını merak etmek. Sürtünmesiz ilişkilerin rahatlığını, sürtünmeli ilişkilerin derinliğiyle dengelemeye çalışmak. Bunların hiçbiri teknolojiyi bırakmayı gerektirmiyor. Yalnızca teknolojiyle ilişkimizde biraz daha bilinçli bir konum almayı gerektiriyor.

Belki de asıl soru “algoritmalara mı bağlanıyoruz?” değil, “bağlanma koşullarımızı kim, hangi amaçla tasarlıyor ve biz bunun ne kadar farkındayız?” sorusu. İnsan bağlarının değeri, hiçbir zaman bağın nasıl başladığında değil, başladıktan sonra ona ne yaptığımızda yatıyordu. Bu hâlâ büyük ölçüde bizim elimizde.

Hüsna Oktay
Hüsna Oktay
Atlas Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunudur ve aynı üniversitede Klinik Psikoloji Yüksek Lisans eğitimine devam etmektedir. Psikolojik süreçleri toplumsal bağlam içinde değerlendirebilmek amacıyla İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde ikinci lisans eğitimini sürdürmektedir. Klinik yetkinliğini Ebru Şalcıoğlu’ndan aldığı Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) eğitimiyle güçlendiren Oktay, çeşitli klinik ve hastane stajları ile gönüllü destek çalışmalarında görev alarak saha deneyimini zenginleştirmiştir. Klinik ve sosyolojik perspektifleri bir araya getirerek kanıta dayalı çalışmalar üretmeye odaklanmaktadır. Psikolojiyi bilimsel temelde anlaşılır ve ulaşılabilir kılmayı amaçlayan çalışmalar yapmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar