Kaybetmekten korkarak kaçtığımız hayat, belki de yaşayabileceğimiz hayatın kendisidir. Ama olmasa bile ne fark eder ki? Kaybetmekten neden bu kadar korkuyoruz? Oysa ki tarih kaybetmekten korkmayanları yazar.
Peki ilişkiler açısından kaybetmek nedir, kazanmak nedir?
Nejat İşler (Kaan), Ahu Türkpençe (Zeynep) ve Yiğit Özşener’in (Mete) başrollerinde olduğu Kaybedenler Kulübü’nde Kaan bir rakı sohbetinde şöyle der: “Rutine dönüşen her şey sıkıcıdır. O yüzden komşunun bahçesindeki çimen bize her zaman daha yeşil gelir.” Zeynep’in buna verdiği cevap ise neredeyse bütün hikâyenin karşı tarafını özetler:
“Rutine dönüşmeyen hiçbir şey kalıcı olamaz ki hayatında.”
İki cümle. İki ayrı hayat… Ve belki ikisi de kendi penceresinden haklı. Çünkü bazı ilişkilerde asıl mesele, taraflardan birinin yanlış düşünmesi değil, iki insanın yürümek istediği patikaların farklı olmasıdır.
Kaan için hayatın canlı kalması gerekir, Zeynep için ise hayatın anlamlı kalması. Kaan hareket ister, Zeynep devamlılık. Kaan belirsizlikten beslenir, Zeynep belirsizliğin içinde bir güven alanı yaratmak ister. İlişki denilen şey ise, tam da bu ihtiyaçların kesiştiği yerde başlar.
Birini Bize Sevdiren Şey, Sonra Neden Problem Olur?
Yatak odasındaki tartışmada Kaan’ın Zeynep’e söylediği cümlelerden biri çok şey anlatır:
“Bu serseriliğim sana başlangıçta çekici ve heyecanlı geliyordu.”
Aslında burada Kaan’ın kendisini savunmasından daha büyük bir şey var. İlişkilerin en eski paradokslarından biri: Bizi birine çeken özellikler, zamanla o kişiden değiştirmesini istediğimiz özelliklere dönüşebilir.
Özgürlüğüne âşık olduğumuz insanın biraz daha bağlı olmasını isteriz. Cesaretini sevdiğimiz insanın daha temkinli olmasını. Spontaneliğini sevdiğimiz insanın daha planlı olmasını. Serseriliğini sevdiğimiz insanın artık bizim için “adam olmasını”. Güçlü karakterini sevdiğimiz insanın daha uyumlu olmasını.
Ve bir süre sonra fark etmeden şunu yaparız: Bizi ona âşık eden parçaları törpüleyerek onunla daha iyi bir ilişki kurmaya çalışırız.
Mete’nin filmin sonunda yaptığı o sert tanımlama bu yüzden çarpıcıdır: “Kadınlar seni sen yapan özelliklere âşık olup sonra senden onları almaya çalışırlar.”
Bu yalnızca kadınlara ait bir davranış değildir. Erkekler de yapar. Bir kadının bağımsızlığına âşık olup sonra onun daha fazla kendisine bağlanmasını istemek. Onun güçlü karakterinden etkilenip sonra fazla güçlü bulmak. Onun sosyal oluşunu çekici bulup sonra başka insanlarla iletişiminden rahatsız olmak. Onun özgürlüğünü sevip sonra özgürlüğünün sınırlarını belirlemek istemek.
Bunların hepsi aynı çelişkinin farklı biçimleridir. İnsan bazen partnerinin özgürlüğüne âşık olur, sonra o özgürlüğün kendisi için yarattığı belirsizlikten korkar. Ama bu ilişkilerin içinde gerçekten var olan bir paradoksu anlatır: İnsan bazen partnerini değil, partnerinin kendisinde yarattığı hissi ister. Ve bir süre sonra paradoksal olarak partnerinin değiştiğini düşünür. Belki aslında değişen partneri değil, kendi beklentileridir. Heyecanın yerine rutini, yangının yerine şömineyi koymak ister. Oysa ki bu anlaşılabilir bir şeydir. Ancak karşı taraf bunu ne kadar istiyordur acaba?
Kötü Adamla Flört, İyi Adamla Evlilik
Buradan ilişkilerin başka bir tartışmalı alanına geçebiliriz. Kadınların “kötü adamlarla flört edip iyi adamlarla evlendiği” klişesine…
Bu cümle bilimsel bir yasa değil. Ama içinde gözlemlemeye değer bir ilişki paradoksu var. Çünkü çekicilik ile uzun vadeli ilişki uyumu aynı şey değil.
Bir insan heyecan yaratabilir ama güven vermeyebilir. Başka biri güven verebilir ama başlangıçta aynı heyecanı yaratmayabilir. Birinde yüksek gerilim vardır. Diğerinde huzur. Birinde belirsizlik vardır. Diğerinde istikrar. Sorun şu ki insan bazen heyecanı aşk, huzuru ise sıkıcılık zannedebilir. Özellikle de uzun süre yüksek dereceden uyarılmaya alışmışsa ve dopamin tuzağına yakalanmışsa.
Oysa sağlıklı bir ilişkinin bir noktada heyecanı tamamen ortadan kaldırmadan huzur üretebilmesi gerekir. Burada “iyi adam” olmak da tek başına yeterli değildir. Çünkü iyi olmakla değerli olmak aynı şey değildir.
Gerçek Değerli Erkek Nerede?
Burada “alfa erkek” kavramını yeniden düşünmek gerekiyor. Bir alfa olarak Kaan değerli bir erkek midir? Kaan en sevdiği halısına bilerek dondurma döken Zeynep’i aldatarak cezalandırmak istemiştir. Oysa dürüstlük karşımızdaki ile ilgili değil, kendimizle ilgili bir “değerdir”.
Popüler kültürün anlattığı alfa çoğu zaman baskın, sert, ulaşılmaz, çok kadın tarafından arzulanan erkek figürüdür. Oysa gerçek hayatta yüksek sosyal değerin yalnızca baskınlıkla açıklanması mümkün değildir.
Gerçekten değerli bir erkek; kendine güvenebilir ama ezmeye ihtiyaç duymaz. Sınır koyabilir ama cezalandırmaz. Güçlü olabilir ama sert olmak zorunda değildir. Bağımsız olabilir ama bağ kurmaktan korkmaz. İsteyebilir ama ihtiyaçtan dolayı tutunmaz.
Ve belki en önemlisi: Gücünü sürekli kanıtlamak zorunda hissetmez.
Değerli bir alfa için ilişki, avcı karakterinin tamamen sona ermesi değildir. Avcılığın biçim değiştirmesidir. Artık amaç her yeni fırsatı kovalamak değil; değerli bulduğu şeyi seçmek, korumak ve büyütmektir. “Sözleşmeli Prens” kitabımda alfa avcı metaforunu daha detaylı açıklıyorum. İlişkinin temelinin sağlam olması, iyi bir arkadaşlık temeli atabilme karakterine sahip olmaktan geçer. Bu da kendi “değerlerine” sahip iki insan olabilmekle mümkündür.
Erkek İlişkide Neyi Kaybeder?
Bir erkeğin ilişkiye girdiğinde bazı seçeneklerden vazgeçmesi gerekebilir. Ama asıl vazgeçtiği şey yalnızca başka kadınlarla yaşanabilecek ihtimaller değildir. Bir miktar belirsizliğin geriliminden vazgeçer. Sürekli yeni olana yönelme özgürlüğünden vazgeçer. Kendi hayatını tamamen kendi kurallarına göre düzenleme imkânından vazgeçer. Bir anlamda “avcı” rolünün bir bölümünü bırakır.
Fakat burada kritik soru şudur:
Avcılık gerçekten hayatın amacı mıydı?
Modern hayat erkeğin rekabet, risk ve itiraz kapasitesini törpüleyebilir. Fakat mesele bütün bunlara karşı çıkmak değil; insanın kendi anlamını ve değerini kaybetmeden nasıl yaşayacağını bulabilmesidir.
Sürekli fahiş bir hayat yaşamak, sürekli ödül peşinde koşmak amaç mıdır? Yoksa bir noktada insanın aradığı şey, ödülün kendisinden çok, o güce ve karaktere sahip olduğunu bilmek midir?
Çünkü kendisini sürekli kanıtlamak zorunda olmayan bir erkek için tek bir kadını seçmek yenilgi değildir. Tam tersine: Seçebilmek kadar seçtiğinin arkasında durabilmek de güçtür.
Peki Kadın Neyi Kaybeder?
İlk bakışta kadın ilişkide erkek kadar büyük bir şeyden vazgeçmiyor gibi görünebilir. Ama o da başka bir şeyi kaybedebilir: Seçen tarafta olmanın verdiği heyecan. Test etmek, onu çeken birini tartmak ve merak duygusu, kadının da zamanla özlediği şeyler olabilir.
Kadını başlangıçta çeken şey erkeğin maceracı, ulaşılmaz, özgür ve biraz da tehlikeli oluşuysa, erkek ilişki içinde daha bağlı ve öngörülebilir hâle geldikçe o heyecanın bir kısmı kaybolabilir.
Kadın güven ister. Ama güven belirsizliği azaltır. Belirsizlik azalınca da heyecan bazen azalır.
İşte ilişkinin paradoksu burada ortaya çıkar: Aradığımız güven, bizi heyecanlandıran belirsizliği ortadan kaldırabilir. Ama bu, huzurun sıkıcı olduğu anlamına gelmez. Belki de henüz huzurun içindeki heyecanı keşfetmemişizdir.
Rutinden Kaçmak Nereye Kadar?
Kaan’ın trajedisi belki de burada başlar. Rutinden kaçmak ilk başta özgürlük gibi hissedilebilir. Bir ilişki. Sonra başka bir ilişki. Yeni bir şehir. Yeni bir insan. Yeni bir gece. Yeni bir heyecan. Yeni bir başlangıç.
Fakat her yeni başlangıç bir süre sonra kendi rutinini oluşturur. Çünkü sürekli değişim denen şey de, eğer hep aynı tekrarlardan ibaretse, bir süre sonra sıkıcı bir rutin haline gelir.
Sorun bazen rutinde değildir. Sorun, insanın hayatında hiçbir şeyi yeterince uzun süre yaşayamamasıdır.
Çünkü her ilişkinin bir başlangıcı vardır. Her başlangıcın heyecanı vardır. Sonra tanıma gelir. Sonra alışma. Sonra gündelik hayat. Sonra gerçek karakterler ortaya çıkar. Sonra ilişki emek ister. Değerli olan şey hangisidir? Nereye sıçrayacağını kestiremediğimiz bir yangın mı? Yoksa emek vererek kurduğumuz bir şömine mi? Birisi yakar, diğeri ısıtır.
Ve tam burada insanın önüne bir seçim gelir:
Yeni bir heyecan mı, yoksa eski heyecanın içinden yeni bir derinlik mi?
Belki olgunlaşmak, sürekli yeni bir çimen aramaktan vazgeçip elindeki bahçenin nasıl yeşertileceğini öğrenmektir.
Her rutin sıkıcı değildir. Bazı rutinler huzurdur. Sabah huzur duyduğun birinin yanında uyanmak. Akşam eve geldiğinde senin hangi aktiviteyi sevdiğini bilen birinin olması. Birlikte o yemeği yapmak. Kalabalık bir ortamda sadece bir kelimenin birbirinize yükselmeye yetmesi. Aynı şakaya yıllar sonra gülmek. Konuşmadan anlaşabilmek. Birbirinin sessizliğini de tanımak…
Bunlar ilk buluşmanın heyecanını taşımaz. Ama başka bir şey taşır: Derinlik.
Belki de aşkın ilk dönemindeki heyecan ile yıllar sonra oluşan huzur arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz. Asıl mesele, ikisini aynı ilişkide yeniden üretebilecek iki insan hâline gelebilmektir. Huzurun içinde heyecan üretebilmek. Ünlü dizi “How I Met Your Mother” serisinde Lily ve Marshall’ın sık sık barda birbirlerini tanımıyormuş gibi davranarak yabancı biriyle flört eder gibi yaptıkları sahneler diziyi sevenlerin hemen aklına gelecektir.
Bazen hata, karşındakini kendi istediğin kişiye değiştirmeye çalışmaktan çok, değişimin ne anlama geldiğini yanlış anlamaktır. Çünkü bir ilişki kurmak insanın kendisini tamamen kaybetmesi değildir. Ama tamamen aynı kalması da değildir. İlişki, iki insanın birbirini daha iyi versiyonuna dönüştürdüğü bir alandır.
Soru şudur:
Ne kadar dönüşeceğiz ve neyi koruyacağız?
Kaybedenler Kulübü’nde Zeynep Kaan’ın hayatında bir yuva arıyordu. Kaan Zeynep’in hayatında özgürlüğünü kaybetmekten korkuyordu. İkisinin de korkusu gerçekti. İkisinin de ihtiyacı gerçekti. Ama ihtiyaçların gerçek olması, aynı hayatın içinde birlikte karşılanabilecekleri anlamına gelmez. Bazen iki insan birbirini çekebilir, hatta sevebilir, ama aynı yöne gitmez.
Bir rock müzik grubunun turne otobüsüyle güneye gittiğinizde hissettiğiniz heyecan, en sevdiğiniz müziğin rock müzik olduğu anlamına gelmez. Hatta belki güneye bile gitmek değildir nihai hedefiniz aslında. Asıl mesele, iki durak yanlış yöne gitmiş kendine sövüp duran birisi olarak değil; bu deneyimin keyfini yaşamış, almanız gerekeni cebinize koymuş ve kendinize zarar vermeden “feraseti gelişmiş biri olarak” o otobüsten inebilmektir.
Bu her ilişkinin içine balıklama atlamak iyidir anlamına gelmez. Sadece bazen yanlış metroya binmenin, yolu kaybetmenin, hiç aklımıza gelmeyecek birisi ile yarım saat oturmanın o kadar da kötü bir şey olmadığı anlamına gelir.
Kaybetmekten Neden Bu Kadar Korkuyoruz?
Belki yazının asıl sorusu burada. Kaybedenler Kulübü’ne girmek gerçekten kötü bir şey mi? Kendini kaybedecek kadar uzaklara gitmeden bir otobüsten inebilmek kayıp mı yoksa kazanç mı? Kontrollü bir kayıp bazen kazanç olabilir mi? Güzel kaybetmek diye bir şey var mı?
Bir ilişkinin bitmesi. Bir insanın hayatımızdan çıkması. Bir hayalin gerçekleşmemesi. Birinin bizi seçmemesi… Bunların hepsi kayıp gibi görünür. Ama kayıp yalnızca eksilmek değildir. Bazen alan açmaktır, çoğalmaktır.
Bazen kayıp, size uygun olmayan hayatın içinden çıkabilmenin bedelidir. Bazen bir insanı kaybettiğimizde onunla birlikte kendimizin bir versiyonunu da kaybederiz. Ama aynı zamanda başka bir versiyonumuzun ortaya çıkması için alan açılır.
İnsan bazen “ancak kaybettiği zaman” şunu öğrenir: Neyi gerçekten istediğini. Neye tahammül edemediğini. Neyi yanlışlıkla aşk zannettiğini. Nerede kendinden vazgeçtiğini. Nerede fazla tuttuğunu. Nerede çok erken bıraktığını.
Ve belki en önemlisi: Bir daha neyi seçmeyeceğini.
Kaybet, Yine Kaybet, Daha Güzel Kaybet
Hayatın amacı hiç kaybetmemek değil. Kaybetmemek için insanın kazanacak riski hiç almaması gerekir. Hiç âşık olmamak. Hiç bağlanmamak. Hiç güvenmemek. Hiç denememek. O zaman hiç kaybetmeyiz. Ama kazanacağımız hiçbir şey de olmaz.
Bu yüzden belki mesele kaybetmemek değil. Daha bilinçli kaybetmektir. Yani bir ilişkide kendini kaybetmemek. Yanlış bir insanı kaybetmekten korkmamak. Bir ilişkinin bitmesini hayatın bitmesi sanmamak. Ve her kaybın ardından aynı insan olarak ayağa kalkmamak. Yeni biri olarak kalkmak.
Biraz daha seçici. Biraz daha sakin. Biraz daha güçlü ve sağlam. Ama biraz daha yumuşak. Biraz daha kendini bilen biri olarak.
Belki “Kaybedenler Kulübü”nün gerçek mezuniyeti de budur. Bir gün artık kaybetmekten korkmadığında. Bir insanı kaybetmemek için kendini kaybetmediğinde. Yalnız kalmamak için yanlış ilişkide kalmadığında. Heyecan uğruna huzuru, huzur uğruna da kendini feda etmediğinde…
Ve nihayet karşındaki insanı değiştirmeye çalışmadan onunla aynı patikada yürüyüp yürüyemeyeceğini anlayabildiğinde…
Gerçek kazanç kaybetmekten korkmamaktır. O zaman kulüpten mezun olursun. Ve belki hayatın en güzel tarafı da burada başlar. Çünkü kaybetmekten korkmayı bıraktığında, ilk kez gerçekten “seçebilmeye” başlarsın.
Bazen kazanmak istediğin insanı kaybetmeden, kendini bulamıyorsun. Bazen bir ilişkiyi kaybetmeden, nasıl bir ilişki istediğini anlayamıyorsun. Bazen yalnız kalmadan, aslında neden yalnız kalmaktan korktuğunu göremiyorsun. Ve bazen kaybetmek, hayatın sana verdiği en pahalı ama en öğretici derstir.
Kaybet. Yine kaybet. Ama kaybedeceksen bile, her seferinde; biraz daha güzel kaybet.
