Tam Anlaşılma Fantezisi
İnsan ilişkilerinin, ister romantik bir birliktelik ister uzun yıllara dayanan bir arkadaşlık olsun, en derininde saklı duran ve çoğu zaman sessiz hayal kırıklıklarına yol açan arzularından biri “tam anlaşılma” beklentisidir. Gerek danışmanlık odasında gerekse gündelik yaşamın dinamiklerinde sıklıkla karşılaştığımız temel sitem; ötekinin bizi yeterince, tamı tamına kavrayamaması üzerinedir. İnsan, kendi zihninin derinliklerinde yankılanan karmaşık hislerin, korkuların ve arzuların bir başkası tarafından eksiksiz biçimde görülmesini, adeta bir zihinsel eşleşmenin gerçekleşmesini düşler. Ancak “tam anlaşılma fantezisi” olarak adlandırılabilecek bu durum, doğası gereği gerçekleşmesi imkânsız bir ideale dayanmaktadır. İletişim, duygularımızı veya düşüncelerimizi karşı tarafa olduğu gibi aktaran pürüzsüz bir kanal değildir. Aksine zihnimizin, dilimizin sınırlarının ve kişisel farklarımızın biçimlendirdiği dolaylı bir karşılaşmadır. Bu yazıda, söz konusu fantezinin imkânsızlığını ve bu imkânsızlığı kabul etmenin ilişkilerdeki özgürleştirici gücünü; farklı yazar, filozof ve düşünürlerin penceresinden ele alacağım.
Zihinden Dile Dökülen Kayıplar: Irvin Yalom ve Dilin Yetersizliği
Varoluşçu psikoterapinin öncülerinden Irvin D. Yalom, Aşkın Celladı adlı eserinde insani temasın bilişsel ve dille ilgili engellerine açıklık getirir. Yalom’a göre insan zihni öncelikli olarak imgelerle düşünen ve hisseden bir yapıya sahiptir. Birey iç dünyasını bir başkasıyla paylaşmak istediğinde, bu ham, çok katmanlı ve eşzamanlı zihinsel imgeleri önce çizgisel düşüncelere, ardından da dilin dar kalıplarına ve kelimelere dönüştürmek zorundadır. İmgelerden düşünceye, düşünceden de dile doğru gerçekleşen bu hiyerarşik ilerleyiş, kaçınılmaz kayıplarla ve ihanetlerle doludur. Duygunun özgün sıcaklığı ve zihinsel imgenin sınırsızlığı, döküldüğü sözcük kalıpları içinde budanır, biçim değiştirir ve eksilir.
Yalom, dilin bu yapısal yetersizliğini açıklarken edebiyat dünyasına başvurur ve Gustave Flaubert’in Madame Bovary romanındaki derin yakınmasını aktarır; “Gerçek şu ki ruhun doluluğu bazen dilin mutlak yavanlığı halinde taşabilir. Çünkü hiçbirimiz ihtiyaçlarımızın ve düşüncelerimizin ya da kederlerimizin tam ölçüsünü hiçbir zaman ifade edemeyiz.”
İlişkilerde yaşadığımız bir haksızlığı, derin bir üzüntüyü ya da güçlü bir ihtiyacı anlatmaya çalışırken hissettiğimiz o tıkanma tam da bu yüzdendir. İçimizdeki duygu yoğunluğu kelimelerin darlığına çarpar ve dışarıya ancak eksik bir özet olarak yansır. İlişkilerde bu durumu fark edememek, tarafların birbirini “isteyerek anlamadığı” veya “önemsemediği” yanılgısına düşmesine yol açar.
Anlamamanın Özgürleştiren Alanı: Adam Phillips ve Mükemmelliğin Zorbalığı
İlişkilerde tam anlaşılma arzusu ilk bakışta masum ve romantik bir yakınlık talebi gibi görünse de, psikanalist Adam Phillips bu beklentinin arka planında yatan potansiyel tehlikeye dikkat çeker. Kaçırdıklarımız isimli kitabında Phillips, kavrama ve anlama isteğinin sınırlarını sorgular. Yazarın ifadesiyle: “Anlamamak ve anlaşılmamak insanı mükemmelliğin zorbalığından kurtarır. İhtiyaç karşısında yapabileceğimiz en iyi şey her zaman anlamak değildir. Bütün zorbalıklar başka birinin ihtiyaçlarını tamı tamına anlamayı iddiası taşır.”
Adam Phillips’in bu sözü ilişkileri oldukça rahatlatan bir bakış açısı getirir. Karşımızdakini bütünüyle çözdüğümüzü iddia etmek, farkında olmadan onu kendi zihinsel sınırlarımıza sıkıştırmaktır. Partnerini her an tamı tamına bildiğini savunan bir anlayış; ötekinin değişme, sürpriz yapma ve mahremiyetini koruma hakkını elinden alır. Anlamanın sınırında kalmak ise karşı tarafa kendi olabileceği bağımsız bir alan bırakır. Dolayısıyla ilişkilerde her şeyi kavrama baskısından vazgeçmek, insanı ve ilişkiyi “mükemmelliğin zorbalığından” kurtararak daha esnek, hoşgörülü ve nefes alabilir bir bağ kurulmasına olanak tanır.
Yanlış Anlamanın Kaçınılmazlığı
Psikanalitik kuramın en özgün isimlerinden Jacques Lacan’ın dil ve özne teorisinde merkezi bir yer tutan “Her anlama bir yanlış anlamadır” tespiti, konunun derinliğini katlayan bir diğer köşe taşıdır. Psikanalizin derinliklerinden gelen bu kavramı bir dergi yazısı sınırları içinde gündelik hayata aktarmanın zorluklarının farkındayım; bu nedenle uzman hocalarımızın ve akademisyenlerimizin hoşgörüsüne sığınıyorum. Ancak bu söz, ilişkilerdeki iletişim kazalarını ve uyumsuzlukları anlamak adına son derece pratik bir anahtar sunar.
Lacan’a göre insan dilin içine doğar ve kendisini ancak Sembolik Düzen’in sunduğu gösterenler (kelimeler) aracılığıyla ifade edebilir. Ne var ki bir kelime, konuşan kişi ile dinleyen kişi için asla tamamen aynı duygusal ve geçmişsel karşılığa sahip değildir. İki insan iletişim kurduğunda, dinleyen özne karşı tarafın söylediği sözcükleri zorunlu olarak kendi bilinçdışı arzularının, geçmiş yaralarının, nesne ilişkilerinin ve savunma mekanizmalarının süzgecinden geçirerek alır. Dolayısıyla duyulan ve anlamlandırılan her cümle, aslında dinleyenin kendi zihinsel dünyasında yeniden inşa ettiği öznel bir yorumdur. Bu manada insan hayatındaki her anlama eylemi özünde bir “yanlış anlama” barındırır. Partnerimizin bir cümlesini dinlerken aslında kendi zihinsel şemalarımızla yanıt veririz. İlişkilerde kusursuz bir zihinsel örtüşme beklemek yerine, bu kaçınılmaz öznel yorum farkını kabul etmek, çatışmaları kişiselleştirmekten bizi korur.
Sözcüklerin Ötesinde Bir Karşılaşma: Emmanuel Levinas ve Stanislav Jerzy Lec
Kelimelerin tıkandığı bu noktada felsefi bir bakışa ihtiyaç duyarız. Nitekim Fransız filozof Emmanuel Levinas da iletişimi yalnızca bilgi alışverişi veya dilde anlaşmak olarak tanımlamaz. Levinas’a göre iletişim sadece konuşmak ya da anlaşmak değildir. Karşındakinin varlığını gerçekten görmek, onun “Öteki” olarak farklılığını kabul etmek ve ona etik bir sorumlulukla yaklaşmaktır. Gerçek iletişim “Seni anlıyorum” demekten öte, “Sen varsın, değerlisin, benden farklısın ve ben buna saygı duyuyorum” diyebilmektir. Levinas’ın bu yaklaşımı, partnerimizi kendi zihinsel dünyamızın bir uzantısı haline getirme çabasından vazgeçip onun bağımsız varlığını onaylamamızı öğütler.
Polonyalı şair ve yazar Stanislav Jerzy Lec’in tam da bu noktaya temas eden harika bir sözü vardır: “Tüm sözcükler tükendiğinde insan insanı anlamaya başlar.” Anlatmaya veya çözmeye çalışmayı bıraktığımız an, yalnızca sessizce bir arada durmanın ve hesapsızca kabullenmenin kapısı aralanır. Bir arkadaşımızın ya da sevgilimizin acısı veya coşkusu karşısında sözel ifadelerin yetersiz kaldığı anlarda, sadece yanında durmak, bakışmak ve varlığını onaylamak, kelimelerle ulaşılamayacak derinlikte bir yakınlık tesis eder.
Fanteziden Hakiki Temasa
Sonuç olarak, gerek çift ve aile terapisi süreçlerinde çalışılan gerekse gündelik ilişkilerimize yansıyan “tam anlaşılma fantezisi”ni esnetebilmek, ilişkilerin sağlığı için hayati bir adımdır. Yalom’un belirttiği dilden kaynaklanan zorunlu kayıpları, Phillips’in dikkat çektiği anlamama özgürlüğünü, Lacan’ın öznel filtrelerini, Levinas’ın etik kabulünü ve Lec’in sözcükler ötesi temasını bütüncül bir bakışla harmanladığımızda, ilişkilerde olgun ve gerçekçi bir yakınlık tanımına ulaşırız. Eksiksiz anlaşılma beklentisi, ilişkileri zamanla bir hayal kırıklığına dönüştürür. Oysa karşımızdakinin sınırlarını ve kendi özerkliğini kabul ettiğimizde, ilişki bu yıkıcı yükten kurtulur. Tam anlaşılmanın imkânsızlığını görmek iletişimin azaldığı anlamına gelmez; aksine farklılıkların kabul gördüğü daha esnek, samimi ve hakiki bir temasın başladığı yeri simgeler.

