Pazartesi, Mayıs 11, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Yalom ve Uyanma Deneyimi: Sıradanlığın İçinde Bir Kırılma

“İnsan, nasıl yaşayacağını öğrenmek için neden çoğu zaman yaşamının ciddi biçimde tehdit edilmesini bekler?” Bu soru, Irvin D. Yalom’un varoluşçu yaklaşımında tekrar eden temel bir gerilimi işaret eder. Gündelik yaşam çoğu zaman kesintisiz bir akış gibi deneyimlenir; alışkanlıklar, roller ve sorumluluklar içinde sürdürülen bu düzen, çoğunlukla sorgulanmadan devam eder. Ancak bazı anlar vardır ki bu süreklilik kırılır. Kişi, kendi yaşamına dışarıdan bakıyormuş gibi bir mesafeye çekilir ve o ana kadar “normal” kabul ettiği şeyler artık aynı şekilde anlamını korumaz.

Yalom’un “uyanma deneyimi” olarak kavramsallaştırdığı durum tam olarak bu kırılma anına karşılık gelir. Uyanma deneyimi, ani bir duygusal yoğunluk ya da geçici bir farkındalık artışı değil; bireyin yaşamına dair kurduğu otomatik anlamlandırma sisteminin askıya alınmasıdır. Bu askıya alınma hâli, kişinin daha önce sorgulamadan sürdürdüğü seçimleri, ilişkileri ve yaşam tarzını yeniden değerlendirmesine yol açar. Bu nedenle uyanma deneyimi bir duygu durumu değil, bir algı değişimidir: kişi artık aynı hayatı aynı bilinç düzeyinde sürdüremez.

Bu deneyim her zaman büyük krizlerle ortaya çıkmaz. Elbette hastalık, kayıp ya da travmatik olaylar bu süreci tetikleyebilir; ancak Yalom’un vurguladığı nokta, uyanmanın yalnızca “büyük olaylara” bağlı olmamasıdır. Bazen sıradan bir an—bir konuşma, bir sessizlik ya da kısa bir duraksama—aynı etkiyi yaratabilir. Önemli olan olayın büyüklüğü değil, bireyin yaşamına dair otomatikliğin kırılmasıdır. Bu kırılma gerçekleştiğinde kişi, yaşamını yalnızca içinde bulunduğu bir akış olarak değil, aynı zamanda “nasıl yaşadığına” dair bir sorgulama alanı olarak da görmeye başlar.

Bu çerçeveyi Yalom; Güneşe Bakmak kitabında özellikle görünür hale getirir. Ölüm farkındalığıyla yüzleşen bireylerin yaşadığı dönüşümlerde, uyanma deneyiminin çoğu zaman bir tehdit aracılığıyla tetiklendiğini gösterir. Burada mesele hastalığın kendisi değil, onun yarattığı farkındalıktır. Yaşamın ertelenebilir olduğu varsayımı çöker. Kişi, uzun süredir “sonra” diyerek ertelediği seçimlerle yüzleşmek zorunda kalır. Zaman artık soyut bir kavram değil, geri döndürülemez bir gerçekliktir. Benzer bir süreç Bağışlanan Terapi içinde terapötik ilişki bağlamında daha mikro düzeyde gözlemlenir. Burada uyanma deneyimi büyük krizlerden değil, küçük ama yoğun anlardan doğar. Bir danışanın kendi hikâyesini ilk kez gerçekten duyması, bastırdığı bir duygunun adını koyabilmesi ya da terapistin sıradan görünen bir cümlesinin beklenmedik bir açıklık yaratması… Bu anlar dramatik değil, açığa çıkarıcıdır. Kişi kendi yaşamına dair daha önce fark etmediği bir boyutu görmeye başlar ve bu görme hâli geri döndürülemez bir farkındalık üretir.

Bu deneyimin daha somut anlaşılabilmesi için terapötik bağlamdan temsili bir örnek düşünülebilir. Otuzlu yaşlarının ortasında, işlevsel bir yaşam sürdüren bir danışan, terapiye belirgin bir kriz yaşamadan başvurur. İş, ilişkiler ve günlük sorumluluklar açısından düzenli görünen bir hayatı vardır. Ancak danışan, yaşamının içinde olmasına rağmen ona tam olarak “ait hissedemediğini”, sanki kendi hayatını içeriden değil de bir mesafeden izliyormuş gibi deneyimlediğini ifade eder. Süreç ilerledikçe bu durum bir tatminsizlikten ziyade daha temel bir sorgulamaya dönüşür. Bir seansta danışan, yaşamına dair seçimlerini anlatırken duraksar ve şu soruyu dile getirir: “Bütün bunlar olurken ben nerede vardım?” Bu soru, dramatik bir kırılmadan çok, otomatik yaşam anlatısının askıya alındığı bir farkındalık anına işaret eder.

Bu noktadan sonra danışan, yaşamını değiştirmeye yönelik ani kararlar almaktan ziyade, daha önce doğal kabul ettiği seçimleri yeniden düşünmeye başlar. Hangi yönelimlerin kendisine ait olduğu, hangilerinin alışkanlıklar ve beklentiler üzerinden şekillendiği belirginleşir. Yaşam artık otomatik biçimde sürdürülen bir yapı olmaktan çıkar; seçimlerin yeniden fark edildiği bir zemine dönüşür.

Yalom’un yaklaşımında uyanma deneyimi bir sonuçtan çok bir eşiğe işaret eder. Kişiyi doğrudan değiştiren bir süreç değildir; daha çok, kişinin yaşamını eski otomatikliğiyle sürdürmesini zorlaştıran bir farkındalık yaratır. Bu farkındalık, kişinin hayatını bir anda dönüştürmek zorunda değildir. Ancak artık aynı seçimleri, aynı kabulleri ve aynı yaşam tarzını “düşünmeden” devam ettirmek eskisi kadar mümkün değildir. Bu nedenle uyanma deneyimi, yaşamı radikal biçimde değiştiren bir kırılma olmaktan ziyade, yaşamın artık daha bilinçli bir şekilde görülmeye başlandığı bir açıklık alanı yaratır. Kişi aynı hayatı sürdürebilir; ancak artık o hayatı fark etmeden yaşaması mümkün değildir.

Hüsna Kısal
Hüsna Kısal
Hüsna Kısal, Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümünden 2025 yılında yüksek şeref öğrencisi olarak mezun olmuştur. Çeşitli sosyal sorumluluk projelerinde gönüllü olarak yer alarak insanı farklı durumlarda gözlemleme ve inceleme fırsatı edinmiş, İl Sağlık Müdürlüğü Toplum Ruh Sağlığı Biriminde yaptığı stajı başarıyla tamamlayarak deneyim ve bilgisini pekiştirmiştir. Lisans eğitimi boyunca bilişsel, sosyal ve klinik psikoloji alanlarında birçok projede araştırmacı olarak yer almıştır. Ekip arkadaşlarıyla birlikte tasarladığı ve TÜBİTAK tarafından desteklenen klinik psikoloji projesinde proje yürütücüsü olarak görev yapmaktadır. Şu anda yüksek lisans sürecine hazırlanan yazar, akademik ve mesleki çalışmalarına devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar